Kocam, arkadaşlarına hizmet etmem gerektiğini söyledi; ben de parka yürüyüşe çıktım.

Veli bana kız arkadaşlarımı halletmen lazım dedi ve ben de dışarı, parkta dolaşmaya çıktım.

Naz, ne yapıyorsun böyle? Çocuklar yarım saat içinde gelecek, biz de bir şeyler hazırlamamız lazım. Patatesi soğanla kavur, onlar hep böyle sever, turşuyu getir, anne senden kalanları al. Sucuğu ince ince doğra, ama güzel görünsün, bir dilim gibi, geçen seferki gibi kalın olmayacak.

Veli, evde spor eşofmanını ve eski tişörtünü giyip, mutfak kapısında oturmuş, saati izliyordu. Naz iki ağır market poşetini içeri taşıdı, poşetler çinilin üstüne çarptı. Omuzları ağrıyor, kışlık çizmeleri yanıyorbugün alışveriş çok yoğundu, bayram öncesi herkes rafları boşaltıyor, adeta zincir kırılmış gibi.

Veli, bu çocuklar kim? nazikçe sordu, dış giydiği kabanın fermuarını açarken. Parmakları soğuktan donmuştu, otobüs beklerken. Cuma akşamı, ben neredeyse can çekmiş durumdayım. Akşam sadece yemek yiyip film izleyelim diye düşünmüştüm.

Ah, işte başlıyor, kocasının gözleri yuvarlandı, iç çekti. Can çekmiş, yorgun falan, herkes çalışıyor. Ben de hiç temizlik yapmıyorum. Serkan aradı, Tolga ve Veysel de yanına gelir, yüz yıldır görmemiş gibiyiz. Arkadaşlarımı kapıdan içeri almamam mı saygısızlık?

Beni gündüz arayıp haber veremez miydin? dedi Naz.

Aniden oldu! Neden bu kadar büyütüyorsun? Sadece atıştırmalık hazırlayacağız. Yemeye gelmiyorlar, sadece muhabbet edecekler. Barda bir şişe rakı var, sen sadece çabuk bir salata yap, zenger ya da karides, ne istersen. Bir de sıcak bir şey unutma; işte bu çocuklar işten sonra çok aç.

Naz, içinde bir yerde, göğüs kafesinde şişen bir öfke balonunu hissetti. Her zamanki gibi demek, bir dakikası bile oturmadan, bir anda ocağa geçmek, bulaşık ve tava arasında koşmak, salata doğramak, masayı kurmak demekti. Akşam boyunca temiz tabakları getirmek, kirli olanları götürmek, çocukların ekmeğine bakmak, yağlı şakaları dinlemek ve yüksek sesli kahkahalar. Gece yarısı ayrıldıklarında, dağınık bulaşık, dumanlı mutfak ve yapışkan bir zemin kalacaktı.

Veli, ben pişirmeyeceğim, dedi kararlı bir sesle, gözlerine bakarak. Yorgunum, duş alıp uyumak istiyorum. Arkadaşların açsa, pizza sipariş et ya da mantı kendin yap.

Veli bir an şaşırdı, kaşları kalktı.

Ne? Pizza mı? Çocuklar ev yapımı yemek ister. Söz verdim, hanımefendi masayı kuracak. Serkan hâlâ senin böreklerini hatırlıyor. Beni insan önünde rezil etme. Ne düşünürler? Kadınıma bir şey yapamaz mı?

Yapamaz mı? Naz bir an ürperdi, sırtından bir soğuk geçerek. Sen beni ev işçisi mi sanıyorsun, yoksa hizmetçi mi?

Çarpıtma! Veli kızdı, sesi sertleşti. Sen kadını, evin hanımısın. Misafirleri karşılamak senin görevin. Ben para kazanıyorum, evde her şey bende. Ayda bir kez arkadaşlarımla oturup bir şeyler içebilir miyim? Kadın hizmet etsin, sıcak bir ortam yaratsın. Çok mu talep ediyorum? Paketi getir, dağıt. Patatesi yıka, tavuk fırına, bir şeyler pişsin. Rakıyı buzdolabına koy, buzu eritsin.

Veli odanın kapısını çarparken, TV sesini duydu. Oturup kanepede oturdu, tamam dedi. Her şey bitti; kız karşımda bir komutan gibi mutfağa atlayacaktı.

Naz koridorda haber spikerinin fısıltısını dinledi, kepesini çıkardı. Dağınık saçları yüzüne çarptı. Bahçıvan gibi diye, kocasının sözleri kulaklarında çınladı. Yirmi yıllık evlilikte, ideal bir eş, iyi bir ev hanımı, şefkatli bir eş, anlayışlı bir dost olmayı başarmıştı. Kocasının garaj buluşmalarını, annesinin öğütlerini, dağıtılmış çoraplarını, eksik tuzlu çorbasını hep sabırla tolardı. Düşünüyordu, bundan evlilik, uzlaşma, sabır ve köşe köşe yuvarlanmaktır.

Market poşetlerine baktı: tavuk, salata malzemeleri, süt, ekmek Hepsi ağır ve ellerine çekiciydi.

Başını eğdi, ama poşetleri boşaltmak için değil, dışarı çıkmak için giydi. Kabanın fermuarını kapattı, şapkayı taktı, kazı yakarak saçı başına sardı, atkısını düzeltti.

Oda kapısını bir kez çaldı.

Veli.

Veli ekrandan gözlerini ayırmadan el salladı:

Ne var, tuz bulamadın mı? Üst rafta.

Gidiyorum.

Nereye? nihayet başını çevirip şaşkın bir ifadeyle sordu. Market mi? Bir şey mi unuttun? Ekmek aldık mı, mayonez var mı?

Hayır, parka gidiyorum. nazikçe cevapladı.

Hangi parka? Veli kanepeden fırladı. Delirdin mi? Saat yediden, karanlık, soğuk. Misafirler yirmi dakikada gelecek! Masayı kim kuracak?

Sen, sakin bir sesle karşılık verdi. Sen çağırdın, sen kur. Patates lavaboda, tavuk poşette, bıçak tutacak, tarifi internetten bul.

Dur! bağırdı Veli, ayağa kalkarak. Ne yaptın? Hangi park? Hemen dön! Mutfakta ol! Ben kime söyledim?

Naz dinlemedi. Kapıyı çarparak kapattı, metal kilidi bir silah sesi gibi çaldı. Merdivenden hızla indi, asansöre takılmadan, Velinin arkasından çekip gitmesinden korktu. Merdiven boştu; Veli şok içinde, ağzı açık oturmuştu.

Dışarıda ince, iğne gibi kar taneleri yağıyordu, rüzgar yaka altına işliyordu. Nazın içi adrenalin ve uzun zamandır unutulmuş bir özgürlük hissiyle yanıyordu. Hızlıca yürüdü, neredeyse koşuyordu, evin ışıklı pencerelerinden kaçıp, kocası muhtemelen arkadaşlarına ne söyleyeceğini düşünüyordu.

Park iki blok ötede, eski bir şehir parkıydı; geniş yürüyüş yolları, yüksek ıhlamurlar hâlâ çıplaktı, rüzgarda sallanıyordu. Az az yürüyen insanlar, köpekleriyle, eve koşan işçiler, bir bankta telefonuna bakan genç çift…

Naz bir yan yolun lambasına yaklaştı, ışıklar arasındaki gölgeler kar üzerine tuhaf bir oyun sergiliyordu. Bir an yönünü değiştirdi, nefesini tutarak, kalbi boğazında çarpıyordu.

Ne yaptım ben? diye bir panik düşüncesi çalkalandı.

Küçük bir çocuğun kafanı yemek gibi tutma gibi eski atasözleri aklına geldi: sabrın sonu selamettir, adamın kadını başı çadırdır. Anneleri gönül al, canı sıkma derdi.

Telefon çaldı. Ekranda Velinin fotoğrafı, Veli diye işaretlenmişti. Tek seferlik reddetti, yine çaldı, yine. Kapatıp cebine koydu. Sessizlik sadece rüzgar ve karın çıtırtısı.

Gölette su siyah, donmamış bir bölge vardı, ördekler yüzüyordu. Buz ince bir kenar oluşturmuştu. Naz ellerini soğuk korkuluklara koyup aşağı baktı.

Geçen seferki ziyareti hatırladı; Tolga sarhoş olmuş ve annesinin hediye ettiği vazoyu kırmıştı. Veli sadece gülmüş, tamam olur demişti. Yeni bir şey almazdı. Serkan, o akşam tabakları toplarken, Velinin sırtına dokunup göze alçakça bir şaka yapmıştı: Şanslı Veli, böyle bir eş var, hem yemek yapar, hem masaj yapar. Veli görmemişti, belki görmezmiş gibi davranmıştı. Naz, yere gömülmek isterken, sadece hafif bir gülümseme verip mutfağa döndü. Beni rezil etme diyerek…

Yapmayacağım, fısıldadı karanlıkta. Bir daha yapmayacağım.

Alleyde yürümeye devam etti; soğuk yanaklarını çınlatıyordu, ama bir nebze keyif veriyordu. Midesi guruldadı, bir şey yiyememişti.

Parkın ortasında, sarı bir ışıkla parlayan küçük bir kafe vardı, kahve ve poğaça satıyordu. Naz pencereye yaklaştı.

İyi akşamlar, gülümseyen genç kız, örgülü şapkasıyla selamladı. Ne istersiniz? Biraz ısıtmak ister misiniz?

Bir büyük cappuccino, lütfen. Naz vitrinden bir salyangoz kurabiyesini ve tavuklu sandviçi işaret etti. Çok güzel bir seçim.

Kahve sıcak, elleri buz gibi, ama içi eridi. Bir bankta oturdu, ışığın altında, kar taneleri düşüyordu.

Sandviç sıcak, peynir eriyordu, tavuk sulu. En lezzetli akşam yemeğiydü; çünkü yalnız, kimseye hizmet etmemişti, kimseyi memnun etmemişti. Dışarıdan geçen yaşlı bir çift, el ele tutuşmuş, birbirine gülümsüyordu. Kadın Sıkılma, Savaşım, üşürsün diye takıldı, adam da Sıcak seninle, gülüm dedi. Naz düşündü: Biz de böyle yaşar mıyız? Yaşlılıkta el ele tutuşur muyuz? Cevap içini korkutuyordu: Veli muhtemelen öncülük eder, şikayet eder, o da çantayı taşır, beline yağ yakıtı sürer.

Kolunda bir saat titredi; 10.000 adım hedefine ulaşmıştı. Ne komik bir tesadüf! Evden çıkmış, aktivite hedefini tutturmuştu.

İki saat geçti, parkı üç kez dolaştı. Bacakları yorgun değil, yürüyüşten yorgun; kahve içti, poğaçayı yedi. Soğuk kalın montuna işliyordu. Eve dönmek zorundaydı; geceyi bankta geçirmezdi.

Eve yaklaştıkça adımları ağırlaştı. Üçüncü kattaki daire penceresinden ışıklar yanıyordu: mutfak, oturma odası

Lift çıkıp anahtarları çıkardı, elleri titredi. Derin bir nefes alıp kapıyı açtı.

İçeri girdikten hemen bir yanık yağ, tütün kokusu ve ucuz kolonya kokusu yükseldi. Girişte yabancı ayakkabılar; misafir gelmiş demekti. Çamaşır askısında bir yığın ceket.

Mutfaktan yüksek sesli konuşmalar ve kahkahalar geldi.

Ben ona diyorum ki, sınırı aşma! Serkan bağırdı. Kadın yerini biliyor olmalı! Veli iyi, şaşırmadı!

Naz çizmelerini çıkarıp kabanını astı, mutfağa yürüdü.

Masada konserve kutuları, sardalya, kılavuz, sosis gazete üstünde; bir tavada yanmış patates; etrafında boş bira şişeleri ve yarım kalmış rakı şişesi.

Veli, kapıya dönük oturmuş, turşu tutmuş bir çatal sallıyordu.

Evet, o sadece markete koştu yalancı bir sesle fırça etti. Lezzetli bir şey getirecek. Benim Ozanım dedi, sen altın gibi.

Naz öksürdü. Adamlar başlarını çevirdi.

Vay be! Geldi! Serkan haykırdı, yağlı bir gülümseme yayıldı. Hanımefendi! Biz bekliyorduk! Veli sen rakı peşinde koştun mu?

Veli yavaşça döndü, yüzü kızarmış, gözleri bulanık. Eşi gördükten bir an korktu, sonra ev sahibiyim diye düşündü, kaşlarını çattı.

Nereye gittin? bağırdı, oturmakta zorlanıp tekrar sandalye üzerine oturdu. Çocuklar oturuyor, bekliyor! Yemek yok! Patates yandı! Beni kandırdın, Ozan!

Naz masayı, dökülen biraları, çöp sigarayı ve favori kahve fincanını izledi.

İyi akşamlar çocuklar, buz gibi bir sesle söyledi. Balos bitti.

Ne demek? Tolga kahkaha attı. Daha yeni başlıyoruz. Ozan, ne yapalım? Patatesim ölümcül bir şey!

Hepsini dışarı atın Naz sesini yükseltti. Saat on. Yarın işe gideceğim. Veli, misafirleri devir.

Sen… bana komuta etme! Veli masayı tekmeledi. çatal havada bir an uçtu, yere düştü. Bu benim evim! Arkadaşlarım! Sen kimsin ki onları kovasın? Mutfak gel ve pişir! Yoksa

Yoksa ne? Naz bir adım öne çıktı. Vurursun? Boş ver, polis ararım, dava açarım, boşanırım. Bunu ister misin?

Sessizlik çınladı. Serkan bile gülmeye son verdi. Naz, bir zamanlar uysal, gülümseyen, itaatkar kadının yerine, şimdi bir çelik gibi duruyordu; soğuk gözleriyle bir güç yayarak.

Veli Tolga homurdandı, ayağa kalktı. Belki de zamanıdır, ben de gidiyorum. Hoşça kal.

Kal! Veli kükredi. Kimse çıkmayacak! Ozan şimdi her şeyi düzeltecek. Ozan, üçe sayıyorum

Bin kez say, Naz pencereye koştu, pencereyi açtı. Soğuk hava dumanlı odanın içine doldu. Havalandırma lazım, koku ahır gibi.

Korktun mu? Veli, sandaleyi devirdi. Seni besledim, giyindim, ve

Besledin? Naz acı bir kahkaha attı. İki işte çalışıyorum, Veli, arabamızınİki işte çalışıyorum, Veli, arabamızın bakımı bile senin sorumluluğunda, ama ben artık kendime bir hayat kurmaya karar verdim.

Rate article
Lifequest
Kocam, arkadaşlarına hizmet etmem gerektiğini söyledi; ben de parka yürüyüşe çıktım.