Bu fotoğraf nereden? diye sordu, yüzü soluklaşan İbrahim bir anda duvarındaki kayıp babasının fotoğrafını gördü…
İşten eve döndüğümde annemi balkonda çiçekleri sular gibi sularken buldum. Asma saksıların önüne eğilip yaprakları özenle düzenliyordu. Yüzü, huzurlu bir sabah ışığıyla aydınlanmış gibiydi.
Anne, sen arı gibi çalışıyorsun, dedim, ceketimi çıkardım, omzuna sarıldım. Bir bütün gün ayakta mı kaldın?
Hangi iş, gülerek cevap verdi. Ruhum dinleniyor, bak hele, her şey nasıl çiçek açıyor. Koku, sanki balkon değil de bir botanik bahçesi gibi.
İncecik bir kahkaha attı, her zamanki gibi sıcak. Çiçeklerin kokusunu içine çekerken, çocukken komünalda yaşadığımız günleri hatırladım, tek bahçemiz bir kalanço saksısıydı, sürekli yaprak dökerdi.
Zaman geçti. Şimdi annem, ona yıldönümünde hediye ettiğim köy evinde sık sık vakit geçiriyor. Küçük bir kulübeydi, ama büyük bir bahçesi var: baharda fide, yazın sera, sonbaharda hasat ve kışın baharı beklemek.
Fakat annemin gözlerinde her zaman sakin, aydınlık bir hüzün saklı. Bu hüzün, en büyük hayali gerçekleşene kadar kaybolmayacak: beklediği, bir ömür boyu aradığı babasını görmek.
Babam bir sabah işe gitti ve bir daha dönmedi. O zaman ben sadece beş yaşındaydım. Annem anlatırdı: o sabah babam saçına bir öpücük kondurup, bana göz kırparak şöyle demişti: İyi ol, evlat. ve ardından belki bir daha dönmez diye bir şey bilmeden gitti.
Polis raporları, aramalar, komşuların fısıltıları Belki kaçtı, Başka bir evliliği var, Bir şeyler oldu gibi söylentiler dolaşırken annem tek bir şeyi tekrarlıyordu:
O, sadece birden fazla gitmez. Dönemez.
Bu düşünce otuz yılı aşkın bir süredir beni terk etmedi. Baba sadece bırakamaz. Bir şeyler eksikti.
Lise sonrası teknik üniversiteye girdim; içten içe gazeteci olmayı hayal ediyordum ama geçim sağlamak için ayakta durmam gerekiyordu. Annem hastanede temizlik görevlisi, gece vardiyaları alıyor, ayakları şişse de gözleri uykusuzluktan kırmızı olsa da hiç şikayet etmezdi.
Her şey yolunda, İbrahim. En önemlisi öğrenmek, dedi.
Ben de çalıştım. Geceleri kayıp kişileri veri tabanlarında arar, arşivleri inceler, forumlara yazar, umut ışığını söndürmezdim; aksine bu, beni ayakta tutan bir güç oldu. Anneme bir dayanak olmak için güçlü olmam gerektiğini biliyordum.
İlk iyi işimi aldığımda annemin borçlarını ödedim, birikimlerimi topladım ve sonunda o köy evini aldım.
Şimdi dinlenebilirsin anne, dedim.
Gözyaşları içinde ağladı, utanmadı. Ben de onu kucaklayıp fısıldadım:
Bunu bin kez hak ettin, sana çok teşekkür ederim.
Ailem, evde yemeklerin kokusuyla, pazar günleri bir araya gelen misafir sesleriyle, çocukların kahkahalarıyla dolu bir yuva hayali kuruyordum. Şimdilik kendi işimi kurmak için çalışıyor, çocukluğumdan beri el becerilerimle şeyler yapıyordum.
Ama kalbimde bir tek hayal kaldı: babamı bulmak. Bir gün onun evine girip şöyle söylemek:
Affedersiniz Daha önce yapamadım.
O zaman her şey yerli yerine otururdu, bağışlanır, üçümüz de kucaklaşır, gerçek bir bütün olurduk.
Nadir uzun yanmalı jel mum 14TL. Siteyi ziyaret edin.
Bazen babamın sesini duyduğumu düşündüm: Hadi bakalım, kahramanım, uçalım mı? diye ellerimi yukarı kaldırırdı.
O gece bir daha rüyamda gördüm onu; nehir kenarında eski bir paltosuyla beni çağırıyordu. Yüzü sisli, gözleri aynı gri tonlardaydı, tanıdık.
İşim stabil, ama tek maaşla kendi işimi kurmak zor. Akşamları bilgisayar ve akıllı ev sistemlerini kuruyordum; bir evden diğerine gidip yazıcı, router, güncelleme gibi işler yapıyordum. Yaşlılara sabırlı, açıklayıcı davranışım takdir topluyordu.
Bir gün tanıdığım bir aile, şehir dışında bir köşk ve güvenlik sistemine ihtiyacı olduğunu söyledi:
Saat altı sonrası gelin. Ev sahibi orada, her şeyi gösterecek, dedi.
Zamanında vardım. Beyaz sütunlu, büyük pencereli bir evdi. Kapıyı genç bir kadın, 25 yaşında, nazik bir elbise içinde açtı.
Usta mısınız? İçeri gelin, her şey babamın ofisinde. O bugün yok ama siz her şeyi kurmalısınız, dedi hafif bir gülümsemeyle.
Ev ışıl ışıldı, zarif bir koku yayılıyordu. Salonda bir piyano, duvarlarda tablolar, kitaplıkta raflar, çerçeveli fotoğraflar. Ofis ise koyu ahşap, yeşil lamba, büyük bir masa, deri bir koltuk.
Araçlarımı kurarken duvara bakıp bir fotoğraf gördüm: beyaz bir elbise, çiçekli saç, yanında gri takım elbiseli bir adam. Gülümseyen yüzler. Yıllar değişmiş olabilirdi ama iç sesim kesin bir şey söyledi: bu benim babam.
Ayağa kalkıp yaklaştım. Gri gözler, tanıdık yanaklar, dudağın yanındaki çukur Kaçırmak mümkün değildi.
Affedersiniz Bu fotoğraftaki kim? sessizce sordum.
Kadın şaşkınlıkla baktı.
Bu benim babam. Siz onu tanıyor musunuz?
Kelime bulamadan, fotoğrafı izledim sanki bir hayal gördüm. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki kadın bunu duyar.
Sanırım olabilir, zor bir nefesle söyledim. Acaba, anne babanız nasıl tanışmış? Özür dilerim, belki tuhaf geliyor ama benim için çok önemli.
Kadın utangaçça yanıtladı:
Babam normal bir mühendisdi. Annemi bir tatilde tesadüfen tanıdık, sonra aşık olduk
Bana su verdi, sonra mutfağa gitti. Ne yaptığımı kendim bile anlamadım. Belki etik değildi, belki yasaktı. Bilgisayarımı açıp araştırmaya başladım.
Kişisel klasör şifreliydi. Doğum tarihimle girdim ve işe yaradı. İçinde eski fotoğraflar, belgeler ve adı olmayan bir metin dosyası vardı.
Metin, uzun bir mektup gibi başladı:
İlk günden yanlış olduğunu biliyordum. Sen güzel, akıllı, zengin ve aşık bir kadın oldun. Ben ise hiçbir şey değildim. Yalan söyledim bekar olduğumu, bir ailem olmadığını. Kısa bir ilişki olacağını düşündüm. Ama sen beni ailesine damat olarak tanıttın, düğün hazırlıkları başladı Kaçmak istedim ama artık kaçamıyordum. Senin güvenin, babanın parası beni bağladı. Yeni belgeler verildi, evlilik kaydı olmadan pasaport yaptım. Gurur duymazdım ama herkesin daha kolay yaşaması için bu yolu seçtim. Lida unutacak. Oğlum daha küçük, anlayamayacak. Şimdi kendimi tanımıyorum. Refah içinde yaşıyorum ama her sabah kahve içerken hainim diye düşünüyorum. Geri dönüş yok.
Gözlerim bulanıklaştı. Koltuğa yaslanıp bir süre boşluğa baktım. Ne hissetmeliyim? Öfke mi, hüzün mü?
Karşımdaki, on yıllık bir ihanet, annemin tek para biriktirip ikinci evliliğe girmeden hayatını bana adadığı bir geçmişti. Baba ise lüks içinde, sorumluluktan kaçmış biriydi.
İşi bitirip beyaz bir zarfla para aldım, arabaya çıktım. Nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Kapıyı kapatıp ellerim titriyor, üç gün kelimeleri bulamıyordum. Anneme:
Bir şeyler mi oldu, İbrahim? Sen yabancı gibisin dedim.
Her şeyi anlattım: ev, fotoğraf, laptop, okuduğum tarih.
O sessizce dinledi, gözlerini kapadı, ellerini sıkıca birleştirdi.
Sessizlik hâkim oldu, sonra pencereye yürüdü, uzakta bir yere bakarak:
Biliyor musun bu beni hafifletti, dedi.
Şaşırdım:
Hafifletti mi?
Evet. Yıllarca Neden? sorusuyla boğulmuştum. Acaba bir sıkıntısı var mı? Belki kötü bir şey mi olur? şimdi anlıyorum, o sıkıntıda değildi. Başka bir hayat seçti.
Masaya oturdu, ellerini masaya koydu. Gözlerinde gözyaşı yoktu, sadece yorgunluk; uzun bir yolculuktan sonra gelen bir yorgunluk.
Artık beklemeye gerek yok, İbrahim. Korkmam lazım değil, kaçırdığım bir şeyi. Ben özgürüm.
Özür dilerim, bulduğum için, fısıldadım.
Başını salladı:
Özür gerekmez. Hayat her zaman daha iyiye yönelir. Belki hemen anlamıyoruz.
Beni kucakladı; çocukken bisikletimden düştüğümde yaptığı gibi.
Sen benim en büyük hediyemsin, dedi. Düşündü, O da beni sana hediye etti. Yani hiç boşa gitmedi.
O akşam gölet kenarında oturdum, günbatımının pembe renkleri gökyüzünü boyarken. Şöyle düşündüm: Babamı görmek istemiyorum. Söz, açıklama, boş özürler istemiyorum.
Babam artık bir yabancı malikanede yaşamıyor; çocukluğumun sıcak, saf bir imgesi. Orada kalmalı, anılarda.
Yaşamak, kötülüğü tutmak değil, geçmişi bırakabilmek demektir. O akşam her şeyi tamamen bıraktım.
Bugünden aldığım ders: Hayat, bir çiçeği sulamak gibi sabır ve sevgi ister; ama bazen kökleri koparmak, yeni toprak bulmak gerekir. Bu farkındalık, özgürlüğün anahtarıdır.




