Annemin eşyalarına dokunmaya kalkma, dedi Kemal boğuk bir sesle.
Bu kıyafetler annemin sana ne hakla topladın? diye sordu, sesi de buz gibi ve yabancıydı.
Atacağız Kemal. Neye lazım bunlar bize? Dolabın yarısı onun eşyalarıyla dolu, bana alan gerek. Kışlık yorganları, yastıkları koyacağım buraya, ev dağıldı zaten, her şey orda burda, diye homurdandı Elif, pratik görünümlü bir şekilde merhume kayınvalidesinin mütevazı bluzlarını, eteklerini ve hafif elbiselerini askıdan indirerek.
Hatice Hanım çocukluğundan beri kıyafetlerini itinayla askıya asardı; hep düzenli dursun, ütüsü bozulmasın diye uğraşırdı. Oğlunu da böyle alıştırmıştı. Ama Elifin dolabında her daim kargaşa hâkimdi: sabahları aradığı gömleği, bluzu bulmak işkenceye döner, giyecek hiçbir şeyim yok! diye söylenir, komik bir halde kırış kırış bermudalarını buharlı ütüyle düzeltirdi. Hepsi, sanki inekten çıkmış gibi perişan dururdu.
Kemal henüz üç hafta önce annesini son yolculuğuna uğurlamıştı. Hatice Hanım ciddi tedaviye muhtaçtı ama umut neredeyse yoktu. Kemal annesinin yanına almış, son bir ayda gözlerinin önünde eriyip gitmişti. Şimdi işten gelip annesinin kıyafetlerinin ortalığa atılmış olduğunu görünce donakaldı. Böyle mi olacaktı yani? Annesine verilen değer bu muydu? At gitsin ve hemen unut gitsin?
Bana niye öyle bakıyorsun? Heykel gibi dikip kalmışsın, Kemal, dedi Elif bir adım geri çekilip.
O elbiseleri dokunmayacaksın, dişlerinin arasından, öfkesini zor tutarak fısıldadı Kemal. Kan beynine sıçradı, elleri titredi.
Bize ne o eski eşyalardan, diye bağırdı Elif sabrı tükenerek, ne yapacaksın, evde müze mi kuracaksın? Annen öldü, kabul et artık! Keşke yaşarken ona böyle sahip çıksaydın, daha çok ziyarete gelseydin, o zaman bilirdin ne kadar hasta olduğunu!
Kemal, Elifin bu acımasız sözleriyle darmadağın oldu. Sanki sırtından kamçı yemiş gibi sarsıldı.
Çekil önümden, sana zarar vermek istemiyorum, dedi boğuk, kesik bir nefesle.
Elif burun kıvırdı:
Beni tehdit mi ediyorsun? Hepiniz aynı delisiniz…
Elifin lügatında, kendi fikrinden başkasını savunmak delilik demekti.
Ayakkabılarını çıkarmadan, Kemal antredeki dolaba yürüdü, en üst bölmeyi açtı. Tabureye çıkıp, klasik kareli göçmen çantasını indirdi. Taşındıkları zaman yedi sekiz tanesini kullanmışlardı. Annensinin kıyafetlerini, gelişi güzel değil, özenle, dikdörtgenler halinde katlayıp yerleştirdi. Annensinin montu ve bir poşete koyduğu ayakkabıları en üste koydu. Yanında üç yaşındaki minik oğlu Ali, babasına yardım ediyor, arada kendi oyuncak traktörünü de çantanın arasına sıkıştırıyordu. Sonra Kemal antredeki çekmecede anahtarı bulup cebine attı.
Baba, nereye gidiyorsun?
Kemal, acı bir tebessümle kapı koluna uzandı.
Az sonra dönerim oğlum, annene git sen.
Dur! diye fırladı Elif oturma odasının kapısında, Nereye gidiyorsun? Akşam yemeği hazır olmak üzere!
Teşekkür ederim, annenle ilgili tavrınla doydum zaten.
Hadi ama, ne takıntı yaptın şimdi, ıvır zıvır için kendini paralıyorsun. Çıkart şu ayakkabılarını, saat kaç oldu, nereye gidiyorsun?
Kemal hiç arkasına bakmadan çıktı. Arabaya bindi, mahallenin dışına kadar sürdü. Direksiyonda yolu düşünmüyordu bile; projeler, yaz tatili planları, sosyal medya, her şey geride kalmıştı. Kafasında ağır, yavaş bir acı: Anne… İşlerin, planların, racon kesen şakaların arasında sadece birkaç şey dokunulmazdı çocuklar, eşi ve annesi… Annesinin ölümü yüzünden kendini suçluyordu; ilgisizlik, geç kalmışlık, sürekli başka meşgaleler… Hatice Hanım sıkıntılarını belli etmezdi, oğluna yük olmamak isterdi, bir de Kemal zamanla telefona da seyrek cevap verir olmuştu.
Yolun üçte birinde, bir yol kenarı lokantasında kısa bir mola verdi, tostunu bitirdi, üç saat hiç durmadan sürdü. Akşam güneşinin turuncu çizgileri bulutları yararken fark etti yalnızca: Sanki güneş ufka tutunuyor, düşmemek için çırpınıyor gibiydi. Karanlıkta, köyün girişine vardı, toprak sokakların arasında epey dolandı; çocukluk ve gençliğinin geçtiği annesinin evine park etti.
Karanlıkta bir şey seçilmiyordu. Kapıdaki sürgüyle epey uğraştı; telefonunun ekran ışığını kullandı. Eliften beş cevapsız arama. Bugün kimseyle konuşacak hali yoktu. Telefonu sessizde kalmalıydı. Bayat mevsimine dönmüş iğde kokusu havası doldurmuş, gecenin ortasında çiçekler solgun beyaz parlıyordu. Eve girerken, annesinin bahçede giydiği terlikleri, ikinci kapı yanında, mavi, yıpranmış, iki kırmızı tavşanlı ev ayakkabıları duruyordu. Sekiz yıl önce doğum gününde Kemal almıştı annesine. Bir an öylece baktı, sonra derin bir iç çekip, yeni kapının anahtarını çevirdi.
Merhaba anne, beni bekledin mi?
Hayır, bu evde artık onu bekleyen kimse yoktu.
Evde rutubet ve eski ahşapların kokusu vardı, sanki küf her yere sinmişti. Sürekli soba yakılmazsa hemen nem kapardı ev. Komodinin üzerinde bir tarak ve birkaç parça makyaj malzemesi; yanındaki askıdan, marketin ekonomik fiyat etiketiyle makarna torbası sarkıyor. Salonda yenice kanepe ve televizyondan başka her şey eski. Mutfakta, buzdolabının açık kalan kapısı sanki evi terk edenin sessizliğine işaret. Karşı odada annesinin yatağı hâlâ duruyor, üstünde dağ gibi yastıklar, özenle örtülmüşler. Kemal yanına oturdu.
Eskiden burası Kemalin odasıydı, köşede kardeşinin yatağı, pencere önünde çalışma masası vardı. Şimdi annesi masanın yerine dikiş makinesi koymuş, boş kalan yatağın yerine dolap yerleştirmiş annesi terziydi, dikiş ve nakış en büyük zevkiydi.
Tam bir sessizlik ve çaresizlikle Kemal eski şifonyere baktı; orada bir hayalet varmış gibi geldi ona. Gözleri cam gibi boştu. Elleriyle başını kavradı, iki büklüm oldu, yüzünü dizlerine gömüp inledi. Beyaz örtüye yığıldı ve sessizce hıçkırıklara boğuldu.
Hiçbir şey diyemeden annesinin elini son gününde tuttuğunu, kelimelerin boğazına takıldığını düşündü. Annesi Bakma bana öyle oğlum, çok mutluydum sizinle deyip gözleriyle veda ettiğinde, teşekkür edemedim, onları ne kadar sevdiğimi, minnetimi anlatamadım diye kahroldu. Çocukluğunun huzuru için, o sıcacık yuvaya her zaman sığınabildiği için Oysa sadece bir teşekkür ederim sözü bile yetmezdi, anlatamazdı.
Ama o sadece başında oturdu, dili tutuldu. Bazen insanın bütün kelimeleri boş gelir, yavan gelir söylemek bile utandırır. Hisleri ifade etmeye yetmez kelimeler, hele bizim çağımızda. Sahte sözler, sert laflar, çabuk tükenir; samimiyet eksiktir.
Kemal, gece boyunca ışıkları kapattı, soyunmadan yatağa uzandı, yatağı bozmamaya gayret etti. Bir sandalyedeki yün battaniyeyi buldu, üstünü örtüp derin uykuya daldı. Şaşırdı, uykusu ne kadar huzurlu ve tatlıydı. Sabah tam yedide, sanki alarm çalmış gibi uyandı. Ne olursa olsun, hangi saatte yatarsa yatsın, mutlaka yedide uyanırdı; işe hazırlık vakti.
Arabadan çantayı almak için dışarı çıktı. Karşıdaki kavaklar yeni açmış taptaze yeşiliyle, baharın genç sultanları gibi dizilmişti. Dallarında güneşin ilk ışıkları güç toplamaktaydı. Kapıda bir süre durdu, serin havayı ciğerlerine çekti; kuş sesleri, toprak kokusu, ne güzel Ne kadar şanslıydı taşra köyünde büyümüş olmakla. Esnedi, kaslarını gevşetti, içeri girip annesinin dolabına çantayı taşıdı.
Çantasından annesinin kıyafetlerini teker teker çıkarıp yerleştirdi, askıya astı, ayakkabılarını da aşağıya koydu. Her şey tamamdı. Bir adım geri çekildi, her şey annesinin gözüyle bakacak kadar düzenli miydi? Gözünde, annesi o kıyafetlerle gülümsüyordu. O hep öyle, sıcak bir ana gülüşüyle bakardı ona; Seviyorum derdi gözleriyle. Kemal, anne kokusunu içine çekti, giysileriyle sarıldı. Sonra, öylece dolabın önünde anlamsızca dikildi. Bu kıyafetlerle şimdi ne yapacağını bilemedi. Derken, gerçek hayata döner gibi telefonunu çıkardı.
Merhaba Fatih Bey. Bugün işe gelemeyeceğim. Ailevi bir durum Siz halledersiniz değil mi? Sağ olun.
Eşine de mesaj attı: Sinirlendim, kusura bakma. Akşam dönerim. Öptüm.
Bahçedeki taş yol boyunca çiçekler açmıştı; nergisler tam zamanıydı, laleler yeni yeni renk vermişti. Kemal iki çeşit çiçek topladı, biraz da kuşkonmaz. Sonunda üç demet yaptı. Çünkü mezarlıkta onu üç kişi bekliyordu. Marketin önünden geçerken hatırladı; sabah kahvaltı da yapmamıştı. Süt, ekmek, bir de çikolata aldı.
Kemal, yine mi buradasın? dedi manav teyzesi Şermin şaşkınlıkla.
Anneme geldim, diye güçlükle cevapladı Kemal.
Ben anladım Beyaz peynir almaz mısın? Her zamanki gibi taze, annen hep buradan alırdı.
Kemal bir an şaşırdı; kadının dalga geçtiğinden korktu. Yok, aslında içten ve dobra bir insandı.
Neyse, ver bir kalıp, uzandı cüzdanına. Sen nasılsın Şermin teyze?
Ohoo, el sallayıp iç çekti yaşlı kadın, Sorma Oğlum Alper her zamanki gibi, yine kafayı çekmiş serseri
Kahvaltısını mezarlıkta, aile mezarlarının başında yaptı. Nergisler, laleler, kuşkonmaz sıralanmıştı: kardeşi, babası, annesi. Kardeşi ilk ölen olmuştu çatıdan düşüp boynunu kırmıştı; yirmi yaşındaydı. Sonra beş yıl önce babasını, şimdi de annesini toprağa vermişti. Onların mezar taşlarında boydan boya çiçekler ve çikolatalar konuyordu. Annesinin mezarına bir parça da beyaz peynir koydu. Kemal içinden onlarla sohbet etti.
Kardeşiyle yaptıkları yaramazlıkları, babasıyla sabahın alaca karanlığında olta atmaya gittikleri günleri tek tek hatırlıyordu. Babası oltayı yemle fırlatır, tam kovboylara taş çıkartır gibi hareket ederdi.
Ve annesi! Köy boyunca bağıra bağıra çağırırdı: Kemaal, yiyeecek! Sesi öyle yüksekti ki, köyün diğer ucunda bile duyulurdu. O anlarda mahcup da olsa şimdi o sesi duymak için neler vermezdi…
Kemal, annesinin yeni dikili duran geçici mezar taşını düzeltti. Toprağı henüz kabarıktı, güneşin altında koyu bir yumru gibi.
Anneciğim, affet beni… Sana layık olamadım. Ayrı yaşıyorduk, ama sensiz dünya bomboş. Şimdi sana, babama söylemek istediğim ne çok şey var Ne değerli insanlardınız. Biz Elifle öyle benciliz ki her şey kendimize olsun istiyoruz. Size minnettarım. Canım kardeşim, sana da
Artık gitme vaktiydi. Kemal patikanın kenarından, taze çimli çiğdemleri ağızında ezerek köyün ilk sokağına yürüdü. Karşısına Şermin teyzenin oğlu Alper çıktı; bir hayli içmişti ve perişan haldeydi.
Vay Kemal! Yine mi geldin? dedi sırıtarak.
Kendi ailemi ziyaret ettim. Sen hâlâ devam mı?
Ne yapalım, bugün dünya Kaplumbağa Günü, dedi cebinden çıkardığı yırtık masa takviminden bir yaprak göstererek.
İyiymiş dedi Kemal gülerek. Alper, annenin kıymetini bil. O altın gibi kadındır. Sonsuza dek yanında olmayacak. Aklında tut.
Kemal, sersem bırakıp ayrıldı. Alper arkasından şaşkınca baktı, sonra seslendi:
Tamam, kanka Hadi hoşçakal.
Ben de, hoşça kal, dedi Kemal arkasına bakmadan.




