Kanka, şöyle bir şey oldu. Yavuz, İstanbuldaki yeni dairesinin yirmi ikinci katındaki devasa panoramik penceresine yaslanmış, dışarıdaki akşam ışıklarını izliyordu. Altındaki cadde, ateş gibi parıldayan sokak lambalarıyla bir nehir gibi akıyordu. Arabalar boncuk gibi, trafik ışıkları küçük yakut ya da zümrüt gibi ışıldıyordu. O an kendini, uçan bir şahinin tepeden bakışı gibi hissetti; nihayet kendi kanadını bulmuş gibi.
Başarıları birikmişti. Uzakta, bir fabrika bacası dumanları yükseliyordu; o fabrikayı bir zamanlar iflastan kurtarmıştı. İsmi iş dünyasında duyulmuş, hem korkulmuş hem saygı görmüş, arabası, saati, yeni bir BMW gibi lüks eşyaları her yerindeydi. Tüm hayalleri, hiçlikte pazarlarda torba torba çuval taşırken beslediği, şimdi gerçek olmuştu.
Her şey plan gibi gidiyordu; ama akşam olunca, pencereye daha sık oturup o büyük, sessiz, boş bir tapınaktaki gibi bir hışırtı duyuyordu. Telefonu, sadece iş için çalan ikinci bir çalışma cihazı, camın üzerindeki konsolda titreşti. Ekranda bir yabancı numara. Reklam aramaları sık sık geliyordu, ama bu sefer bir an için elini çekti; belki yeni bir müşteri?
Alo? dedi yorgun ama hâlâ iş adamı bir ses tonuyla.
Seste bir nefes, ardından uzun yıllar sonra duyduğu bir kadın sesi çıktı.
Yavuz? Ben ben İrem, senin eski sınıf arkadaşın.
Başını soğuk cama yasladı. İrem, matematik derslerinde yanında oturan, ince yapılı, iki topu çene çene bir çiçek gibi taşıyan, yükseklikten ziyade köklerin sağlam olmasını sözüyle gülümseyen kızdı. O zamanlar sadece alaycı bir gülümseme atıyordu. Kökler mi? Uçmak gerekirken! diyerek.
İrem, ne haber? diye çıkardı. Neden aradın?
Belki para, bir iş, bir yardım bekliyordu, ama İrem başka bir şey söyleyecekti.
Annemin köy evindeki eşyaları ayırıyordum, eski notlarını ve bir kitabı buldum. Strugatskinin Pazartesi Cumaya Başlar kitabı Sen o kitabı, birinci dönemde kaybetmiştin. Ben de buldum, geri vermedim. Özür dilerim, zamanım olmadı.
Yavuz suskun kaldı. Kitap, eski bir hayal, bir bilim kurgu, normal sihirbazlar hikâyesi hatırası aklına geldi; gençken bir bilim insanı, mucit olmak isterken.
Belki alırım? diye sordu, at, atma demeyi düşünse de.
Annemin köyü Şirincede, hatırlamıyorsun mı? dedi İrem. Orada bir dağ evi var. Daha önce gelmiştin.
Yavuz, o çamur kokulu, ateş başı, basit elbise giymiş kızın, genç, yoksul, ama hayalleri büyük bir gençliğini hatırladı.
Tamam, adresi ver. Bir bakıp gelirim. diyerek beklemediği bir karar verdi.
Kendi arazi araçlarıyla kırsal yollarda ilerlerken, zaman sanki geri akıyormuş gibi hissetti; gençliğinin ucuz kolonya kokusu, heyecanı. Köy evi hafızasındaki gibi, ama çit eğilmiş, arazi otla kaplanmıştı. İrem kapıya çıktı, neredeyse hiç değişmemişti; süsleme yok, sade bir elbise, derin ve bilge bir bakış, aynı sıcak gülümseme.
İçeri gel, çay hazır. dedi.
Mutfakta eski bir çaydanlık, kahve ve çayın dumanı yükseliyordu. İrem, yerel bir fabrikada muhasebeci olarak çalıştığını, köyde bir evde oturduğunu, bir kızı ve torununu büyüttüğünü, eşinin yıllar önce bir kazada öldüğünü anlattı. Gökyüzüyle borsa haberleri onun dünyasına başka bir gezegenden gelmiş gibi görünüyordu.
Elindeki karton kapaklı, yıpranmış kitabı uzattı. Sayfalar sararmış, kenarlarında Yavuzun gençlik çizerleri vardı. Kalbi hafif bir sızıyla çarptı; sanki yıllardır susturulmuş bir tel titredi.
Sakladığın için teşekkür ederim dedi boğuk bir sesle.
Ne yapacağım ki? diyerek omuz silkti. Bir şey atmak zor, sanki içinde bir tuzu var.
Sence bu hayat boş mu? aniden, kendi içinde bir sertlik hissiyle sordu. Özür dilerim, ama bu sessiz, sıradan hayat hiç bir olay yok, bir ölçü yok. Pişman olmadın mı?
İrem ona bakıp, suçlayıcı değil, hafif bir hüzünle cevapladı.
Ölçü değişir, Yavuz. Şu pencereye bak dedi, dışarı eski bir elma ağacını işaret etti. Bu ağaç dedem dikmiş, yan tarafta babamın inşa ettiği kulübe var. Kızım bu ağaç altında oyun oynar, şimdi torunum koşar. Benim dünyam bu. Pişman değilim, sadece yaşıyorum.
Yavuz, çürümüş kulübeyi, sade ahşap evi, eğilmiş ağacı izlerken, bir düşünce çarpıntısı hissetti. Bir gökdelen inşa etmişti, ama kendi ağacı yoktu; kimseye bir sıcaklık, bir anı bırakmamıştı. Zirvelere ulaşmıştı ama kökleri yoktu.
Parti akşamı geldi, ama yatırımcılarla akşam yemeğini iptal etti. Dağ evine, yıpranmış Strugatski kitabını yanına alıp, motoru çalıştırdı. Şehrin ışıkları hâlâ yukarıda yanıyordu, ama artık kendini bir avcı kuşu gibi hissetmiyordu; kaybolmuş bir yolcuydu.
Evine döndü, pencereye oturdu; altındaki insanlar bir yabancı hayat yaşıyor gibiydi. Kitabı eline alıp, pütürlü kapağını okşadı, rastgele bir sayfayı açtı: Herkesin mutluluğu bedava, kimse kırılmasın! diye bir satır vardı. Neredeyse geceye kadar oturup, büyük, kayıtsız bir şehirde ışıklar sönene kadar bu satırı okudu. İlk kez, yükseklerde uçmak yerine, bir ağaç dikmek, kendi toprağını bulmak istedi.
Sabah uyanınca içinde bir şey kırılmış gibi hissetti. O beyaz, minimalist daireye bir kez daha baktı; mobilya az, duvarlarda pahalı tablolar; orası bir yaşam değil, bir konaklama yeri. Telefonu eline aldı, sekreter tuşuna bir an basmak istedi, sonra vazgeçti. Başka bir numara çevirdi.
Alo, İrem? Yine ben, Yavuz. bir an durakladı, sözlerini topladı. Biraz daha uğrayabilir miyim? Bir şey soracağım var.
İrem hafif bir şaşkınlıkla ama kabul etti.
İki saat sonra, yine tozlu kırsal yollarda, bu sefer gazı yavaş tutarak, tanıdık manzaralara bakarak sürdü. İrem onu aynı verandada karşıladı, sakin gülümsemesi hâlâ aynıydı.
Şehrin içinde olmalıydın, biliyorum dedi. Bir işin değil mi?
İş bekler, dedi Yavuz ve aniden: Dağ evini satıyorsun, ne kadar?
İrem fiyatı söyledi; Yavuz için sadece birkaç bin lira, yani civciv parası gibiydi.
Satıyorum dedi, ama bir şartla.
İrem şaşkın bir bakışla, Ne koşulu? diye sordu.
Burada kalacaksın. Sahibi, yöneticisi nasıl söylersen. Ben sürekli burada olamam, ama bu yerin bir ruhu olsun, ben de geldiğimde bir ağaç dikebileyim.
İrem, onun bu çılgın sözlerine bakıp, bir karışım güven, şaşkınlık, umut gördü.
Yavuz, aklın yerinde mi? sonunda içini çekti. Neden bu harabe?
Gökdelenler var benim, alaycı bir gülümseme ile cevap verdi. Ama böyle bir yer yok. Bir başlangıç noktası alıyorum. Ne dersin?
İrem gözlerini ağaca, nehre giden patikaya çevirdi.
Tamam dedi sessizce. Ama bir şart. Gerçekten geleceksin, ağacı ekecek, nedenini hatırlayacaksın.
Şekilsiz bir anlaşma, bir el sıkışması, avukat ve sözleşme olmadan. Yavuz, hayatındaki en önemli anlaşmayı imzaladı sanki.
Şehre geri döndü, cam ve beton kulede görüşmeler, sözleşmeler, milyonlar kazandı. Fakat akşamları pencereye bakınca, artık üstünlük hissetmek yerine, elinde bir akşam çayıyla, elma ağaçlarının ve kesilmiş çimenlerin kokusunu hayal ediyordu. Yıpranmış Pazartesi kitabını ara sıra okur, gençliğinde bir çocuğun dünyayı mutlu etmeye çalıştığını hatırlardı.
İlk zamanlarda dağ evine yatırım projesi gibi bakıp, tabletle notlar alır, tamir listeleri yapardı. İrem ona reçel, taze sebzeler getirir, ara sıra kapı çerçevesine yaslanıp bu garip, kokulu ayakkabılı adamı izlerdi. Bir yağmurlu akşam, işten kaçıp mutfakta çay ve yaban mersini reçeli içince, konuşma akmadı; iş konuları tükenmişti, ama kişisel sorular bir duvar gibi önündeydi.
İrem, ona bir anda sordu:
Hatırlıyor musun, Satrancıda Şekspiri tartıştığımızı? Sen Hamletin tembel bir dahi olduğunu söylerdin, ben de onun sadece mutsuz bir çocuk olduğunu.
Yavuz, fincanını bırakarak ona bakınca, bir kere daha o kızın gözlerini gördü; sadece bir muhasebeci değil, gözleriyle dünyayı alevlendiren o kız.
Hatırlıyorum hırıltılı bir sesle. Hâlâ doğru olduğumu düşünüyorum.
Ben ise o da gülümseyerek, gözlerinde kırışık ışıklar toplandı. aynı fikirdeyim.
Bu gülümseme, iş dünyasındaki soğuk bir selamdan çok, gerçek bir dostluğun işaretiydi.
Zamanla daha çok gelmeye başladı, tablet yerine kitaplar getirdi, rafları kendisi tamir etti. Kitaplar, eski ve yeni, hayat, okuma, değerler üzerine uzun uzun konuşuldu. Bir akşam, İremin torununa okuduğu Küçük Prens kitabını izledi; lambanın ışığı yüzünü altın gibi süslerken, Yavuzun içi bir sıcaklıkla doldu, o anı kaybetmek istemedi.
Yavuz, artık İremin yardımıyla odun keser, lavabo tıkanıklığını açar, domates bağlarını toplar oldu. Onun sakin bakışı, Yavuzu bir başarısızlık değil, yeni bir keşif yolcusu gibi hissettirdi. İlk kış geldi, yeni yıl öncesi karla kaplı dağ evi, bacadan çıkan duman, çam ve pişmiş elma kokusu. İrem iki kişilik bir masa kurdu, Yavuz onun ellerini izlerken, evde olduğunu, kesin ve sonsuza kadar evde olduğunu anladı.
Arkasından sarıldı, omzuna koydu, saçlarının arasına bir dokunuş yaptı. İrem bir an durdu, sonra rahatça kucakladı, elini Yavuzun üzerine koydu.
Kal, dedi low bir sesle. Bir istek değil, bir gerçeklik.
Gidip gelmeyeceğim dedi, en hafif ve en doğru kararı verdi.
Günlerce konuşup, geçmişi, korkuları, umutları paylaştılar; elini ısıtıcı elleriyle okşadılar, gri saçlarını okşadılar. Bu bir kıvılcım değil, sürekli yanıp sönmeyen bir alevdi, ömrünün sonuna kadar ısıtacaktı.
Sabah uyandığında, pencereye güneş vurmuştu. İrem yanındaydı, yüzü huzur dolu. Çatı katındaki soğuk, kar gözlerini kamaştırıyordu. Telefonu bir türlü çalmadı; on binlerce kaçırılmış çağrı vardı ama Yavuz bir kez daha tuşları kapattı.
Artık şehirde uçan bir şahinden değil, köklerini toprağa derinleştiren bir insandı ve bu, onun en büyük zaferiydi.




