Ali yine işte geç kalmıştı. Elif masanın başında oturmuş, soğuyan akşam yemeğine bakıyordu. Fırında kızarmış tavuk ve kekik kokusu, iki saat önce yaktığı mumun hafif kokusuyla karışmıştı; şimdi balmumu düzensiz damlalar gibi akıyordu, sanki gözyaşları gibi. TV hava durumunu mırıldanıyordu ama Elif duymuyordu. Onun yerine, binanın asansörünün gıcırdamasını, merdivenin üstündeki adımları dinliyorduacaba bu ses onun mu?
Ama kapı açılmadı.
Arama yapabilirdi. Neredesin? ya da Endişeliyim diyebilirdi. Ama ne fayda? Ali hep aynı şekilde cevap verir: Yakında geliyorum ya da Beni rahatsız etme. Sonra gelir, telefonuna gömülür ve aralarında o ağır sessizlik asılı kalırsanki ikisi de ayrı iki kişiymiş gibi.
Beş yıldır birlikte yaşıyorlardı.
Dün Elifin yakın arkadaşı Derya, oğlunun vaftiz fotoğrafını gönderdi. Arka planda mutlu yüzler, şık bir elbise, Deryanın kocası Murat çocuğu kucağında tutuyordu. Bugün ise akışta ortak arkadaşlarının düğün fotoğrafı belirdi.
Ne zaman siz? diye soruyorlardı.
Biz acele etmiyoruz, diyordu Ali.
Ama Elif bu acele etmiyoruz sözünden sıkılmıştı.
Gerçekten benimle evlenmek istiyor musun?
Ali yeni girip ceketini çıkardı, buzdolabından bir bira çekti. Soru ona aniden çarptı; eli yarı yolda dondu.
Tabii ki istiyorum, diye cevap verdi, ama sesi boğuk, sanki kelimeler boğazında takılmıştı. Şu an bu soruya cevap vermek için en uygun an değil.
Peki ne zaman? dedi Elif çatalı eline almış, sanki çatalı ilk defa görür gibi. Ne zaman bir daire alacaksın? Terfi alacak mısın? Yoksa ikimiz de kırkına yaklaşınca mı?
Ali, bir şişe etiketine bakar gibi, bir umut aramaya çalıştı.
Sakın endişelenme, tamam mı? Çok yordum.
Ben de yordum, diye fısıldadı Elif.
Ali hâlihazırda duşta, arkada kalan sessizlik yoğun bir sis gibi her ikisini de yıllar boyunca boğmuştu.
Ali büyürken aile birliğinin çöküşünü izledi. Babasını hatırlıyordu; bir zamanlar neşeli, güçlü, beş yaşındaki Aliyi duvara kadar iten bir adamdı. Sonra alkol kokusuyla dolu, boş bakışlarla annesine tabak atarak bir başka insan haline gelmişti.
Böyle bir baba olmamak daha iyi, diye bir keresinde bir arkadaşına söylemişti.
O anda kendine bir söz vermişti: Eğer aile kuracaksam, kesinlikle böyle bir aile olmasın. Ama kendinden emin değildi.
Elif, annesinin tam tersiydisakin, sabırlı, çığlıklara yatkın olmayan biri. Yine de
Her defasında evlilik konuşması açtığında, Ali şu düşünceye kapılıyordu: Acaba yanılıyor muyum? İçimde bir canavar uyuyor mu?
Günün yorgunluğunda elleri yumruğa dönüşürken, babasının gibi hissediyordu. Elif bir şey istediğinde sinirleniyordu. Eline ya da sesine hiç dokunmamıştı ama derin bir korku hâlâ içinde bir yerde çınlıyordu:
Ya bu sadece bir başlangıçsa?
Bir keresinde zor bir tartışmadan sonra Elif doğrudan sordu:
Baban gibi olmaktan korkuyor musun?
Olmam, diye sertçe yanıtladı Ali.
O zaman sorun ne?
Sorun, onun yerine yeterince iyi olabileceğimden emin olmamam.
Elif sessizleşti, sonra Alinin elini tuttu:
Kimse mükemmel adam beklemiyor. Sadece denemeni istiyorum.
Ali ise denemek demek, bir başkasının hayatını mahvetmek demek gibi geldi. Bu korku sevgiden bile ağırdı.
Önce ayağa kalkmam lazım, diye duştan çıktı, havluyla kendini sildi. Her şeyin mükemmel olmasını istiyorum.
Elif masada bekliyordu. Gözlerinde bir anlayış ve yorgun hayal kırıklığı karışımı vardıbu konuşmayı yüzüncü kez yapıyorlardı.
Peki senin mükemmel tanımın ne? diye sordu, suçlayıcı bir ton yok, sadece içten bir merak vardı.
Ali donakaldı. Mükemmel kelimesini sık sık söylemişti ama hiç içini sorgulamamıştı. Aklında geniş bir daire (halâ metroya yakın rahat bir iki odalı daireyi kiralıyorlardı), yeni bir araba (eski Toyotası beş yıldır sorunsuz hizmet veriyordu), yönetici pozisyonu (maaşı Moskova ortalamasının üç katıydı) gibi görüntüler beliriyordu.
Cevap vermedi. Çünkü bir anda fark etti: Mükemmel bir reklam pankırı gibiydi; parlak dışı, içi boş. Sanki bir mucize anını bekliyormuş gibi; yıldızlar bir araya gelecek, maaş ikiye katlanacak ve bir anda ideal bir eş, baba, geçim sağlayıcı hâline dönüşecekti.
Elif, yüz ifadesinde bir dönüş bekliyordu, çünkü Alinin bu özelliğinikendi gerçekçi olmayan beklentilerine kendini hapsetmesiniiyi biliyordu.
Bilirsin, dedi sonunda, sözcüklerini özenle seçerek, ideal an hiç gelmez. Biz de… burada, şu an mutlu olabiliriz. Sadece olduğumuz gibi.
Ali evine baktıbirlikte biriktirdiği kitaplıkları, seyahat fotoğraflarını, koltuğun içinde uyuyan kedisi Miskini. İlk defa düşündü: Mükemmel şartlardan değil, ikimizden mi bahsetmeliyiz? Ama bilinmezliğe adım atma korkusu hâlâ suskunluğunu korudu.
Bir uzaktan kumandayı tuttu, televizyonu kapattı, telefonunu eline aldı ve konuşmanın bittiğini belli etti.
Ali Elifi seviyordu. Kahvaltıda onun aptal esprilerine gülmeyi, uyurken battaniyeyi çeken Elifi hafifçe şikayet etmeyi, evin her köşesine bırakılan yarım çay fincanlarını gördükçe gülümsemeyi sevmişti. Ama sessizliği de seviyordu.
Elif bir hafta sonu ailesine gittiğinde, odada kalan o derin sessizliği. Kendi alışkanlıklarınıçorapları yere atmak, ışıkları kapatmamak, gece üçe kadar oyun oynamak, arkadaşlarıyla aniden balığa çıkmakseviyor, Neden evlilik cüzdanına bir damga vurmayalım? diye soruyordu, bulaşıkları yıkarken onun omzuna sarılıp. Zaten birlikteyiz, yeterli değil mi?
Elif daha fazlasını istiyordu. Pırlanta yüzük de, gösterişli bir balo da değil; ona seçim hissi lazım, her sabah bilinçli bir karar verebilmek; sadece tesadüfen değil, gerçekten istemek.
Damga, sorumluluk demek değil, derken gözlerine baktı. Tüm olası hayatlar içinde bu hayatı seçmek demek.
Ali gözlerini kaçırdı. Zaten onu seçmişti; çoktan seçmişti. Ama sonsuz kelimesi hâlâ bir son gibi gözünde büyüyordu. Zira kayıtlara girince, sorumlulukların gölgesinde o kaygısız genç, istediği her yere gidebilen bir çocuk kalıyordu.
Ya boşanırsak? diye aniden patlayan bir soru, uzun süredir içinde taşıdığı bir kelimeydi artık dışarı fışkırıyordu. Ali pencereden dışarı baktı; şehrin ışıkları ona farklı bir tablo çizerken, avukat faturaları, bölüşülecek eşyalar, boş daireler aklına geldi.
Ne? Elif donakaldı.
Bu çok pahalı. Kredi, nafaka diye metodik bir şekilde konuştu, sanki bir iş planı hazırlıyor gibi. Bilirsin, bir arkadaşımın durumu böyleydi, yarısını satmak zorunda kaldı, çocuğa bile para vermek zorunda
Elif sessizce ayağa kalktı ve acı bir kahkaha attıneredeyse duyulmaz bir ses, bir geminin batış anındaki son nefes gibi. Boşanmayı planlarken evlenmekten korkuyorsun, dedi, sesi kızgın değildi; yorgun bir anlayış vardı. En komik şey ne biliyorsun? Boşanmayı kayıplar olarak görüyorsun, ama şimdi birbirimizi kaybetmek, senin için soyut bir kavram.
Ali döndü; gözlerinde bir şaşkınlık vardı, beklemediği bir tepkiyeydi bu. Kavga, ağlama, sessiz bir kırgınlık beklemişti; ama bu net açıklık değildi.
Ben sadece dedi, kelimeler boğazında takıldı. Ne söyleyecekti? Her iki tarafı korumak mı? Her ihtimali önceden düşünmek mi? Bu bir mazeret olur muydu? İkisi de bunu biliyordu.
Elif yavaşça yanına geldi, uzanmış bir elin kadar mesafede durdu. Yüzü sakin, gözlerinde yeni bir kararlılık vardı.
Şu an bizim nasıl ayrılacağımızı düşünüyorsan, düşük bir sesle fısıldadı, zaten ayrılıyoruz; sadece kağıda dökmemişiz.
Arkasını dönüp odadan çıktı, Aliyi hesapları, korkuları ve aniden gelen bir farkındalıkla baş başa bıraktı: geleceği planlamak şimdiki anı yok edebiliyordu.
Son
Ayırdılar bir hafta içi sıradan bir gün gibi; tartışma, kırık tabak yoktuElif işten bir saat erken çıktı, sessizce eşyalarını toplamaya başladı. Ali eve geldiğinde onu çantada gözüktü.
Git? diye kapıda titredi.
Elif özenle kazakları katladı; Alinin en çok beğendiği tarzda. Hareketleri kesin, kararlıydı; bu kararın aniden alınmadığını belli ediyordu.
Evet, dedi gözlerini kaçırmadan. Şehir merkezinde yeni bir daire buldum.
Ali sanki yerden bir şey çekildi gibi hissetti. Bu sahneyi yüzlerce kez hayal etmişti, ama şimdi hazır değildi. Hiç hazır değildi.
Belki demeye çalıştı, ama Elif sözünü kesti:
Hayır, Ali. Olmaz. Sana bir ay zaman verdim, o konuşmadan sonra. Sen denemedin bile.
Çantanın kapağını kapattı; bu ses kapı çarpması kadar yüksek çaldı.
Elif gitmişti çünkü onu sevmeyi bırakmamıştı. Aşk bir anda yok olmaz; ama onun korkusu, sorumluluktan kaçması, sevgiden daha ağırdı. Evlenmekten korkmuyordu; karar vermekten korkuyordu, evet demekten, o anın sonrasında gelen hayatı kabul etmekten.
Ömür boyu söz vermemi beklemiyordum, diyerek kapıdaki son sözünü söyledi. Tek istediğim, şu an burada, beni seçmen. Ama sen hiçbir zaman karar vermedin.
Ali tek başına kaldı, aniden çok büyük bir dairede. Özgürlük artık çok yüksek sesle çınlıyordu. Telefonda Elifin numarası beş kez silinmişti.
Tamamen özgürdü. Ne istersen yapabilirdi; arkadaşlarıyla hafta sonu kaçmak, işte geç saatlere kadar kalmak, çorapları yere bırakmak… Ama o gece, kanepede uzanıp tavana bakarken, Elifin uyurken battaniyeyi çeken sesini hatırladı.
Hangisinin daha korkunç olduğunu bir türlü anlayamadı; onu kaybetmek mi, yoksa kendini kaybetmek mi? Şimdi onun yokluğunda, bir şey fark etti: Gerçek Ali, sabah kahvaltısında onun aptal şakalarına gülen yanı; Özgür Ali ise kaçıp saklandığı bahane listesiyle bir çocuk kalmıştı.
Sabah mutfakta onun yarım içilmiş çay fincanını gördü. Otomatik olarak yıkayıp dolaba koydu; bir anda anladı ki, artık kimse bu fincanları evin her köşesine bırakmayacak.




