Anahtar Avucumda: Bir Apartman Dairesinde Yağan Yağmurun Sesinde, Yalnızlığın ve Acının İçinde, Kendi Gücünü Eski Bir Kapı Anahtarı ve Üç Konserve Kutusuyla Yeniden Keşfeden Mühendis Mihail’in Küçük Zaferleri

Elde Anahtar

Yağmur, apartman dairesinin camına usulca vuruyor, sanki zamanı tüketen eski bir çalar saat gibi. Mehmet, çökmüş yatağının ucuna ilişmiş, kendini olduğundan da küçük ve görünmez kılmaya çabalıyordu sanki, kendi kaderinden gizlenmek ister gibi.

Bir vakitler atölyede çalışmaya alışmış, güçlü olan elleri şimdi bitkin, çaresizce dizlerinin üstünde duruyordu. Parmakları, arada bir, tutunamadığı bir hayali yakalamak istercesine sıkılıp açılıyordu. Gözleri duvara değildi yalnızca; eskimiş duvar kâğıdında, umutsuz rotalarının bir haritasını görüyordu: şehir hastanesinden özel tanı merkezine giden yorgun yollar. Bakışları, rengi solmuş bir film karesi gibi donuktu.

Yine bir doktor, yine baştan savmacı bir Artık yaş ilerledi, ne bekliyorsun? cevabı. Hiç öfkelenmiyordu. Çünkü öfke enerji gerektiriyor; onda ise zerresi kalmamıştı. Sadece yorgunluk.

Sırtındaki ağrı artık bir belirti değildi yeni bir manzaraydı onun için, her düşüncenin ve hareketin arka fonu, güçsüzlüğünün beyaz gürültüsü, başka her sesi bastıran.

Verilen her tavsiyeye uyuyordu: ilaçlarını içiyor, merhem sürüyor, fizik tedavi odasındaki soğuk muayene masasında perişan bir mekanizma gibi yatıyordu.

Ve tüm bu zaman boyunca bekliyordu. Pasif bir teslimiyetle, neredeyse dini bir umutla, bir gün birinin, devletin, usta bir hekimin, dâhi bir profesörün, elini uzatıp onu bu büyük bataktan çıkaracağı günün gelmesini bekliyordu.

Yaşam ufkuna bakıyor, ama yalnızca cama çarpan gri yağmurdan başka bir şey göremiyordu. Eskiden hem işte hem evde her problemi çözen Mehmetin iradesi, şimdi tek işlevine inmişti: Dayanmak ve dışarıdan bir mucize beklemek.

Ailesi… Vardı aslında, ama hızla, sessizce silindi hayatından. Zaman akıp gitti anlamadan. Önce kızı gitti akıllı ve çalışkan Derya, iyi bir hayat için İstanbulun yolunu tuttu. Mehmet de onun kararına karşı çıkmamıştı; biricik kızına her şeyin en iyisini istemişti. Baba, işe girince size yardım edeceğim, demişti telefonda. Gerçi bu çok da önemli değildi.

Sonra eşi gitti. Mahalle bakkalına değil, sonsuza kadar. Reyhan, çaresizce ve acımasız bir kanserle üç ayda eridi gitti, geride Mehmete hastalıklı bir sırtın ve suskun bir suçluluğun ağırlığını bırakarak. Kendi kendine; yarı ayakta-yarı yatakta, hala hayatta olduğunu kabullenemiyordu.

Ama o, onun dayanağı, enerjisi, Reyhanı gözlerinin feri kaçana dek, vadisinden kopana dek, sonuna kadar bakımını üstlenmişti. En son hastanede, ellerini sıkan Reyhan, Dayan Mehmet… dediğinde gözyaşlarını tutamadı: Tamamen kırılmıştı.

Derya arıyor, yanına taşınmasını istiyordu. Ama orada ne işi vardı, yabancı bir evde? Hem kendisini de yük etmek istemiyordu. Kızı ise bir daha geri dönmeye niyetli değildi.

Artık onu sadece Reyhanın kız kardeşi, Feriha arada ziyaret ediyordu. Haftada bir, adeta planlı bir borç öder gibi; bir kutu içinde çorba, biraz bulgur pilavı ya da makarna ile köfte ve yeni bir kutu ağrı kesici bırakıyordu.

Nasıl gidiyor Mehmet? diye sorup montunu çıkarırken, Mehmet başını sallıyor: İdare eder. O temizlik yaparken sessizce izliyordu, sanki evdeki düzen, kendi bozulan hayatına da sirayet edecekti. Sonra Feriha gittiğinde, geride yabancı bir parfüm kokusu ve sessiz bir görev duygusu bırakıyordu.

Mehmet minnettardı. Ama tarifsiz bir yalnızlığın pençesinde. Onun yalnızlığı fiziki olmaktan öte; kendi acizliğinin, hüznünün ve sessiz öfkesinin ördüğü duvarlardan oluşan bir hücreydi.

Bir akşam, içini boğan bir kasvetin gölgesinde, yerlere bakarken kapı anahtarıyla karşılaştı. Muhtemelen en son sağlık merkezinden dönerken bırakmış, fark etmeden düşürmüştü.

Sıradan bir anahtar. Düz bir metal. Ona bakarken bir anahtardan fazlasıymış gibi geldi; sanki bir cevap saklıyordu içinde. Yerde öylece duruyordu. Bekliyordu.

Bir anda dedesini hatırladı. Sanki hafızasında bir ampul yanmış gibi net bir parıltıyla… Dedesi, Mustafa Bey, gömleğinin içine sıkıştırdığı boş kolunu unutup, tek eliyle ve eğilmiş bir çatal yardımıyla inatla ayakkabı bağlardı. Ağır ağır, kararlı ve sonunda zaferine kıkırdar, Bak Mehmet, gör, araç hep yakınındadır. Bazen hurda sandığın şey dostundur, derdi.

Çocukken, Mehmet bütün bunları dedesinin teselli hikâyelerinden sanırdı. Dede kahramandı çünkü; kahramanlar imkânsızı yapardı. O ise sıradan bir insandı ve sırtına, yalnızlığına açtığı savaşa böyle kahramanlık numaraları sığmazdı.

Şimdi, yere bakarken, o sahne bir masaldan çok bir azara dönüştü. Dede beklemezdi, avucundaki kırık çatalı kullanır, pes etmeyen aklıyla meydan okurdu. Ne acıyı ne kaybı; asıl güçsüzlüğü mağlup ederdi.

Mehmet ise ne almıştı? Yalnızca sessiz, acı bir bekleyişi; birilerinin lütfuna bırakılan kederini. Bu düşünce içinde bir kıvılcım çaktı.

Ve şimdi bu anahtar… O eski metal parçası, dedenin sözlerini yankılandıran suskun bir emir gibiydi. Usulca kalktı o tanıdık iniltisiyle, boş odaya karşı utanarak…

Şıpıdak ayaklarla iki adım attı, gerindi. Eklemlerinin sesi, patlamış cam gibi. Anahtarı aldı. Sonra doğruldu, sırtındaki ağrının iğnesi bildik, acımasızca yüreğine saplandı. Dişlerini sıktı, dalga geçmesini bekler gibi… Fakat, pes edip yatağa dönmek yerine, yavaşça duvara doğru yürüdü.

Ne düşündü, ne hesapladı; sadece arzusunun peşinden giderek, duvara sırtını döndü. Anahtarın körelmiş ucunu, en çok ağrıyan yere bastırdı. Ve dikkatlice, nazikçe, tüm vücuduyla anahtara yük verdi.

Bir “masaj” yaratılsın diye değildi; bu bir tıbbi yöntem de değildi. Bu, acıya karşı acı ile güç uygulamaktı, gerçekliğe gerçeklik ile cevap vermekti.

Bir noktada, bu güçler savaşında, yeni bir acı değil de, garip, derin bir hafiflik buldu sanki içindeki bir düğüm bir milim gevşedi. Sonra anahtarı biraz yukarıya, sonra aşağı kaydırdı ve yeniden bastırdı. Bunu yineledi.

Her hareketi, vücudunun cevabını dinleyerek, ağır, temkinliydi. Buna tedavi denemezdi; bu pazarlıktı. Anahtar ise masadaki tıbbi bir alet değil, pazarlığın aracıydı.

Biraz tuhafça, biraz aptalcaydı belki. Anahtar mucize değil. Ama ertesi akşam, ağrı geri gelince yeniden denedi. Ve yine. Bastırdığı bazı noktalar, tuhaf bir hafiflik getirdi, sanki içeriden kendi mengenesini gevşetiyordu.

Sonra kapının pervazını esneme için kullanmaya başladı. Komodinin üzerindeki su bardağı, ona su içmesi gerektiğini hatırlattı. Sadece su sağlıklı ve bedava.

Mehmet, elleri kucağında beklemekten vazgeçti. Elinde ne varsa onu kullandı: anahtar, kapı pervazı, hafif esneme hareketleri ve kendi azmi. Artık bir deftere notlar tuttu; acısını değil, anahtarın küçük zaferlerini: Bugün ocakta beş dakika daha ayakta durabildim.

Pencere kenarına, çöpe atmaya kıyamadığı üç boş konservede, apartmanın bahçesinden getirdiği toprakla dolu küçük saksılar hazırladı. Her birine birer küçük soğan yerleştirdi. Bu bir bostan değildi. Bunlar, ona emanet edilen üç kutu hayattı.

Bir ay geçti. Muayenede, doktor yeni filmlerine bakıp kaşlarını kaldırdı şaşkınlıkla.

Farklılık var. Egzersiz mi yaptınız?

Evet, dedi Mehmet sakince. Elde olanla çalıştım.

Anahtardan hiç söz etmedi. Doktor anlamazdı belki. Ama Mehmet biliyordu. Kurtuluş gemiyle gelmedi. O, yerde duruyordu, ufka bakıp beklerken.

Bir Çarşamba günü, Feriha çorbayla geldiğinde kapıda durakladı. Pencere kenarında, üç konservenin içinde taze yeşil soğanlar vardı. Oda artık rutubetle ve ilaçlarla değil, umutla karışık başka bir kokuyla doluydu.

Şey… bu ne? diyebildi sadece, camın önünde durup güvenle ayakta duran Mehmete bakarak.

Mehmet, o sırada bardaktan minik bostanını suluyordu, döndü ve gülümsedi.

Bahçe, dedi kısaca. Biraz duraksayıp ekledi: Çorba için taze ister misin? Kendi mahsulüm.

O akşam, Feriha daha uzun kaldı. Beraber çay içtiler, Mehmet sağlık şikâyeti etmeden, artık her gün apartman merdiveninde bir kat daha çıkabildiğini anlattı.

Kurtarıcı, Keloğlan gibi büyülü bir doktor olarak gelmedi. O, anahtarda, kapı pervazında, teneke kutuda ve sıradan bir merdivende saklanmıştı.

Ne acıyı, ne kaybı, ne yaşı sildi. Yalnızca eline araç verdi savaşı kazanmak için değil, gündelik küçük mücadelelerini sürdürebilmek için.

Ve işte, gökten altın bir merdiven inmeyip, gözün önündeki beton basamakları fark ettiğinde, çıkmanın kendisinin hayat olduğunu anlıyor insan. Yavaşça, destekle, adım adım ama hep yukarı.

Ve pencere önünde, üç konserve kutusunda, taptaze soğan filizleniyordu. Dünyanın en güzel bahçesiydi o.

Rate article
Lifequest
Anahtar Avucumda: Bir Apartman Dairesinde Yağan Yağmurun Sesinde, Yalnızlığın ve Acının İçinde, Kendi Gücünü Eski Bir Kapı Anahtarı ve Üç Konserve Kutusuyla Yeniden Keşfeden Mühendis Mihail’in Küçük Zaferleri