İki Yüzü Yalnızlığın
Aylin Yıldırım, aynanın karşısında alt dudağını ısırırken durdu. Parmakları sinirle bir tutam saçı toparlıyor, mükemmel bir topuz hâline getiriyordu; sanki hayatının en önemli sınavını geçmek için bu detaylar hayatiydi.
Otuz beş yaşındaydı. Reklamlarda çiçek açma dönemi denilen, günlük not defterlerinde ise kriz olarak adlandırılan bir yaş. Başarılı bir kariyeri, şehrin ortasında modern bir dairesi, her konuda sohbet edebileceği dostları vardı; küresel politika mı, yeni nemlendirici krem mi, her şeyin tartışılacağı bir ekip.
Akşam kapı kapanıp telefon suskunlaştığında, sessizlik dalgalar gibi yükselir, şehrin gürültüsünden daha yüksek bir sestir.
Yine bir randevu diye içini çekti, yansımasındaki silueti süzdü.
Üzerinde ince bir elbise, hafif bir makyaj, topuklu ayakkabılar Hepsi özenle seçilmişti; sanki bir insanla buluşmak yerine, puanları yüksek bir sınava giriyormuş gibi hissediyordu.
Aylin ne istediğini biliyordu. Sadece bir ilişki değil, gerçek bir aşk. Ruhunun en gizli köşelerine işleyen, kelimeye ihtiyaç duymayan, sadece bir bakış, bir dokunuşla anlaşılabilecek bir şey. Fakat her yeni kafede, yeni bir erkeğin oturmasıyla içindeki alaycı ses çınlardı:
Acaba o da bir önceki gibi mi çıkacak?
En son onun ile neredeyse gerçek olabileceğini düşünmüştü. Ama günlük hayatın sıradanlığı, duygularını konuşmaktan kaçınması ve Aylinin düzeltme, anlama, uyum sağlama çabaları ilişkiyi yıktı. Psikoloji kitapları, seminer notları, her hatasını bir matematik problemi gibi çözmeye çalıştı. Ne kadar çok anladıkça, yeniden açılma korkusu da büyüdü.
Belki çok fazlasını istiyorum? diye fısıldadı telefon ekranına bakarken.
Yeni bir mesaj çaldı. Tanışma sitesinden gelen ilginç bir adam. Zeki, esprili, profilde kırmızı bayrak yok. Aylin gülümsedi, ama dudakları ince bir çizgiye çekildi.
Ya hayal kırıklığına uğrarsa?
Yine boşluk Yine gece, sessizlik, ayna ve cevaplanmamış bir soru.
—
İçinde bulunduğu kafede, yumuşak kanepeler vücudunun şekline uyuyordu, taze çekilmiş kahve ve vanilya kokusu birbirine karışıyordu. Elinde yeni bir kitap, bir cümleye takıldığında hafif bir kıvrım bırakıyordu sayfalara.
Kırk iki yaşındaydı. Pasaportta bir rakam, fakat içinde enerji denizinin dalgaları kabardı; en büyük maceraların henüz önünde olduğunu hissediyordu.
Aynen, bir kez daha yalnızsın? dedi sesini tanıdığı Nazan, iş çıkışı dağınık saçlarıyla, latte sipariş ederken.
Aylin kitabını kapattı, kapakta renkli bir soyut tablo görüldü. Evet, dedi, gülümsemesi göl yüzeyindeki sakin bir güneş gibi. Ama yalnız değilim.
Arkadaşlarının, tanıdıklarının, rastgele sohbet edenlerin şaşkın bakışlarını yakaladı. Nasıl olur? Çekici, zeki, ilginç bir kadın ve hâlâ yalnız mı? Ama artık açıklama yapmıyordu. Sevgi, prens beklemekten değil, balkonda sabah kahvesi, aniden yapılan deniz gezileri, gözlerini kamaştıran projelerden geliyordu. Dostları onun maskesiz hâlini tanıyordu.
Geçen haftaki yakışıklı? dedi Nazan, tatlı bir çatal sallayarak. Jazz konserine davet eden?
Güzel, dedi Aylin, gülerek. Ama kimseye uymak zorunda değilim. Bekçiye nazikçe bir kahve getirirken, Eğer yanımda olmak isterse, koşturursun. Ben ise hâlihazırda… gittiğim yoldayım, diye ekledi, kitabın bir sayfasına parmağını sürükleyerek.
Yalnızlık kelimesi ona uymuyordu. Özgürlük, yaz ayı meltemi kadar hafif, eski bir meşe kökleri kadar sağlamdı. Yarın nereye döneceğini seçebilmek, kendisiyle barış içinde uyanıp uyuyabilmek sadece var olmak.
—
Aylin kapıyı kapattı, terliklerini çıkardı ve yatağın kenarına oturdu. Akşam elbisesi hâlâ bir başkasının parfümü ve restorandan kalan aromalarla doluydu; bir anda saçma bir hal aldı. Randevu iyiydi nazik bir sohbet, ilginç konular, seçkin yemekler. Ancak adam elini uzattığında, içi bir an sıkıştı. Korku değildi, sadece bir anlayış bir kez daha kibar, zeki, doğru bir adam ve bir kez daha göğüslerdeki buz gibi boşluk.
Pencereye yaklaştı, soğuk camı avucuyla bastı. Şehir ışıkları yanıyor, hayat bir yerde çalkalanıyor, insanlar buluşup ayrılıyor. Aylin ise lüks eşyalarla çevrili mükemmel dairesinde, kendini kaybolmuş hissediyordu.
Neden bu kadar zor? diye sordu karanlık camdaki yansımasına fısıldadı. Soru havada asılı kaldı, yine cevapsız.
Bu sırada şehir diğer ucunda, Aylinin dostu Nazan, balkonunda örme bir sandalyeye uzanmış, bir kadeh kırmızı şarap ve ayda bir yaktığı sigarayı tutuyordu. Gece meltemi saçlarını savururken, hoparlörlerden hüzünlü bir caz tınısı yükseliyordu.
Gözlerini kapadı, müzik bedenini sarmaladı. Aklında başarısız randevular ya da gerçekleşmemiş hayaller yoktu; sadece şimdi: şarap damakta, gece serinliği, şehir ışıkları bir mücevher gibi dağılmıştı.
Nazan prens beklemiyordu. Uzun zamandır anladı ki, hiçbir masal kahramanı kendisinden daha mutlu olamaz. Her akşam, her şafak, her an ona aitti. Bu yalnızlık değildi; kendini bulmuş bir özgürlüktü.
Kadehini kaldırdı, sessiz bir kadeh kaldırışı yaptı; kraliçenin tahtı yoktu; krallığı ise mutlu olduğu yerdeydi. Bu akşam on birinci kat balkon, iyi bir şarap ve yıldızlarla süslü bir geceydi.
İki kadın, iki evren.
Aylin ve Nazan. Aynı şehirde, aynı havayı soluyordu, ama tamamen farklı gerçekliklerde yaşıyorlardı.
Aylin, elini uzatmış bir şekilde yürürken içinde bir boşluk taşırdı; her randevu, yeni bir tanıdık, ona eksik bir şey bir ait olma, sıcaklık, bağlanma hissi getirmesini umuyordu. Aşkı dışarıdan, eksiksiz bir bütün hâline gelmesini beklerdi. Ne kadar çok aradıysa, içindeki boşluk o kadar büyürdü.
Nazan ise kollarını açık tutarak yürür, dünyası zaten doluydu. Anılar, özgürlük, basit şeylerin sessiz sevinci Aşkı aramazdı; onu yayardı. Bu yüzden insanlar ona yakın olmak isterdi; yanında olmak kolaydı. Prens beklemez, hayali kaleler inşa etmez; sadece yaşar. Ve bu yaşamda her şey yer bulur: yalnızlık, karşılaşmalar, vedalar, yeni yollar.
Belki bir gün yolları kesişir. Belki Aylin, boşluğun sevgiden değil, kendini sevmeyi bilmemekten kaynaklandığını fark eder. Belki Nazan, değişmek zorunda olmayan, sadece yanına yürüyen birini bulur. Ya da hiç olmayabilir.
Şimdiden iki hikaye, aynı soruya iki farklı yanıt.
Aşk, arayanlara gelmez; açık bir kalple yaşayanlara rastlar beklemek için değil, vermek için.
En önemli şey, boşluğunu dolduracak birini bulmak değil, kendin bütün olmak. O zaman aşk bir kurtuluş değil, sadece mutluluktur.




