Sen – Gerçek Bir Hazinesin!

Eskiden, Kadıköydeki küçük dairemizde hayat bir nevi tiyatro sahnesi gibiydi; her perde yeni bir çelişki getirirdi. O akşam, işten yorgun argın eve döndüm, bir şeyler yiyip, Nazanın yanında sakin bir akşam geçirmek istedim. Fakat yerine, benim dışımda bir çocuğun başıma gelince, oturup çocuğu beslemek zorunda kaldım.

Yine mi? dedi İsmail, ceketini çabukça çıkarıp sandalyeye bırakarak. Senin çocuğun da bir gün benimkine benzemeyecek mi? Çocuk ne zaman bu kadar çabuk büyür? dedi, gözleri hafifçe bir iki kez kırpıldı. Ben de Bence de bu hoşuma gitmiyor diye mırıldandım, ama Nazanın Oğlumun tırnaklarını kestirmem lazım, salona çocuğumla gidemem demesiyle işin içi daha da çetinleşti.

Nazan, bir yandan makarna haşlarken, bir yandan da Yine mi bu? diye içini çekti. Annem de var, ama her gün ona bakamaz. Sen de bir şey yapamaz mısın? diye sordu İsmail, sesinde hafif bir kızgınlıkla. Sen de herkes için, ama kendin için ne yapacaksın? diye yanıtladı.

İsmail bir an kaşlarını çattı, ardından derin bir nefes alıp rahatladı. Eşin düşman değil, sadece güvenilir bir yardımcı, dedi, yüz ifadesi yumuşadı. Nazan, sen onu boynundan koparmadıkça, hâlâ o dağınık kalacak. Ve bu sadece senin hatan, çünkü seni taşıyan da senin. diye ekledi.

Nazan, mutfağa dalmış gibi yaparak, aslında kocasının sözlerinin doğruluğunu kabul ediyordu. Ne amca çocuğunun ikinci annesi olmak istiyor ne de aile içinde patlamalar yaratmak. Tüm bu karışıklık, bir gün aniden başladı:

İkinci soğuk algınlığım var, Savaşı kucağıma almalı, eczaneye gitmeliyim, dedi Nazan bir sabah çığlık attı. Çocuğu tek başıma bırakamam, yardım edebilir misin?

Böylece Nazan, düşünmeden harekete geçti; ablası Olcay Şahin acil bir durumdayken, bir an önce yardıma koştu. Sonra bu yardımlaşma bir hâlâ haline geldi. Telefonu tamirden almalı miyim? diye Olcay aradı. Markette malzemeler kaldı mı? diye Nazan bir kez daha görev aldı. Teslimat noktasına paket geldi mi? diye Olcay, Nazanın koşuşturmasını bir kuryenin telaşına benzetti.

Nazan, uzaktan çalışarak esnek bir program elde etmişti; ama evden otele 15 dakikalık yol, trafikteki bekleyiş ve sırada duran birkaç dakikayı eklediğinde bir saatten az bir zaman kaybedemedi. Şimdi ise geceleri, ev sessiz olduğunda, akşamları işine koyuluyordu. Kocası memnun değildi, Nazan da aynı fikirdeydi. Bir gün Olcay’a, Poyrazla ne durumdasınız? Yardımcı olur mu? diye nazikçe sordu, bir paket elinde.

Olcay cevap verdi: Poyraz çalışıyor, yorgun gelir; iki çocukla oturur da bana bir anlık dinlenme şansı verir. O an, Olcayın kocasıyla barışını korur, dışarıdaki insanları düşünmezdi. Anne de yanımızda, diye ekledi Olcay, fakat annemle işin içi bitti. O bir baş ağrısı kaynağı, her konuşması bir tavsiye, ben de susamışken susuz kalıyorum.

Bütün bunlar arasında Olcay, Kendi aileme yük olmak zorunda değilim, başka birine zorlamak da zor. diyerek nazik bir itirafta bulundu. Nazan ise, Kendi ailemi zorlamak daha kolay, diye iç çekti.

Bir sonraki gün Olcay, Salona randevu aldım, Nazan gel, bir saat çocuğa bak, dedi. Sesindeki emrediş hâli, Nazanın sabrını zorladı. Neden planlarımı değiştirip senin tırnaklarını kestirmeme izin veriyorsun? diye içinden geçti. Olcay, bugün mümkün değil, üzgünüm, diye bir yanıtla karşılık verdi. Nasıl mümkün olamazsın? Ben senin tüm sorunlarını çözmek zorunda değilim, benim de bir hayatım var, diye bir defa daha itiraz etti.

Olcayın annesi de aramaya başladı: Neden ona ilaç almaya gitmesini istedim, o da bir şeyler almalı! Şimdi salona gitti, bu gerçekten acil mi? dedi. Kadınlar güzel görünmek ister, diye Nazanın babası cevap verdi. Anlama, anladın mı?

Nazan kaşlarını kaldırdı; kimse onun yerine geçemezdi. Annesi, Sen gençsin, ayakta durmalısın, ben de yalnızım, dedi. Yaşım hâlâ genç, bu işin üstesinden gelirim, diye Nazan bir kez daha kendini hatırlattı. Genç, çocuğu olmayan, hâlâ evde oturan diyerek duyduğu sözlerden sıkılmıştı.

O gün, Nazan içindeki dirençle ayakta durdu ve yardım etmeyi reddetti. Karşılığında annesi ve Olcay bir haftalık sessizliğe büründü; sanki o hiç var olmamış gibi davrandı. Diğerleri sakin kalabilirdi, ama Nazan kendini bulamıyor, aileyle barış yollarını arıyordu.

Bir hafta sonra Olcay tekrar aradı: Çocukla oturur musun, manikür yaparken? Nazan, nefret ettikçe kabul etti; aileyi kaybetmekle sabrı birleştirmek zorundaydı. Kocası, Nazara çok yumuşak, bazen sert; dikkat et yoksa asla ayrılmazsın, dedi.

Nazan gece geç saatlerde, Artık dayanamıyorum; çocuk ateş yükseliyor, ben bir kurbağa gibi koşturuyorum! diye içinde taşıdığı sıkıntıyı telefonda döktü. Bizim işimiz çok sıkı, programlar izleme, öğle yemeği bile yok, diye İsmail sesini kesti. Sessizlik içinde Olcay bir zayıf nokta arıyordu; Lütfen bir kez daha, son kez, birini bul ya da izin al, diye yalvardı.

Nazan, tek seçenek kalmadığını hissetti, bir çıkış yolu aradı. Poyraza, Anneye numarasını verir misin? diye mesaj attı. Poyraz onayladı, anne geldi; mesajları bıraktığı an, Nazan bir kahkaha attı: Ne kadar çılgınca oldun! diye Olcay yazdı. Neden onu bana yönlendirdin? diye sordu Olcay. Yardım istedim, onu çağırdım, diye Nazan, bir şey olmamış gibi yanıtladı.

Olcay yanıt vermedi, Nazan bir zafer hissetti; bu küçük zaferdi ama zaferdi. Olcay hâlâ bir şeyler söyleyecek, annesi yine memnun olmayacaktı; ama artık kız kardeşi kendi ayakları üzerinde duracaktı, gerçek yardımı isteyenlere doğru bir yol bulacaktı.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o zamanlar her bir an, bir kendi kendine çekiç vurma hikayesiydi; ama sonunda öğrendik ki, aile içinde bir denge kurmak, bir çocuğu tutmak kadar zor, bir tırnağı kesmek kadar ince bir sanatmış. Türk Lirası değerindeki her dakika, o çalkantılı günlerin bir parçasıydı ve şimdi, hatıraların içinde, o anları bir hüzünle ve bir tebessümle anımsarım.

Rate article
Lifequest
Sen – Gerçek Bir Hazinesin!