Güzel bir gün olsun, Deniz eğilip Zeynepin yanağına hafifçe dokundu.
Zeynep otomatik bir şekilde başını salladı. Yanağı kuru ve soğuk kalmıştı ne sıcaklık ne de bir huzursuzluk. Sadece deri, sıradan bir temas. Kapı kapandıktan sonra ev sessizliğe büründü.
Bir süre daha koridorda durup kendi içine kulak verdi. Ne zaman olmuştu bu? İçinde bir şeylerin şak diye kırılıp sönmesi ne zaman başlamıştı? İki yıl önce, Deniz evlilik yıl dönümlerini unuttuğunda banyoda ağlayışını anımsıyordu Zeynep. Geçen sene, Denizin yine Defneyi kreşten almaya gitmemesiyle içini kemiren öfke hâlâ aklındaydı. Birkaç ay önce hâlâ konuşmaya, anlatmaya, rica etmeye çalışıyordu.
Şimdi bomboştu. Tertemiz, huzursuzluktan uzak, yanmış bir tarla gibi apaydınlık bir boşluktu içi.
Zeynep mutfağa geçti, kendine bir fincan Türk kahvesi koyup masaya oturdu. Yirmi dokuz yaşındaydı. Yedi yıldır evliydi. Ve şimdi usulca soğuyan kahvesiyle baş başa, kocasını ne zaman, nasıl sevmeyi bıraktığını bile fark etmeden, kendi başına bu gerçeği tatlı bir hüzünle sezmiş buluyordu.
Deniz aynı rutine devam ediyordu. Kızını kreşten alacağını söyleyip almıyordu. Banyodaki musluğu onaracağını söylüyor, ama musluk üç aydır damlatıyordu. Bu hafta sonu nihayet hayvanat bahçesine gideceklerine yemin ediyor; cumartesi arkadaşlarıyla alelacele bir iş çıkarıyor, pazar günü ise bütün gün koltukta pinekliyordu.
Defne, babasının ne zaman kendisiyle oynayacağını sormayı bırakmıştı. Beş yaşındaki kız çocuk, artık babanın arada sırada akşamları gelip televizyonun karşısında oturduğunu öğrenmişti anne ise sığınak olmuştu ona.
Zeynep artık kavga çıkarmıyor, yastığa baş gömüp sessizce ağlamıyordu. Durumu düzeltmek için planlar kurmuyordu. Sadece Denizi hayatının denklemlerinden çıkararak yaşamaya başlamıştı.
Araba muayenesine mi gitmeli? Kendisi hallediyordu. Balkon kapısı bozuldu mu? Usta çağırıyordu. Defnenin yıl sonu gösterisi için kar tanesi kostümü mü lazımdı? Geceleri Deniz horlarken, Zeynep elde makasla dikiş dikiyordu.
Aile, aynı çatının altında paralel hayatlar süren iki yetişkinin oluşturduğu garip bir yapıya dönüşmüştü.
Bir gece, Deniz yatakta ona yanaşınca Zeynep usulca çekildi, başının ağrıdığını söyleyip uzaklaştı. Ardından yorgunluk bahanesiyle, olmadık rahatsızlıkları öne sürerek aralarına görünmez duvarlar ördü. Her hayırla bu duvar daha da yükseldi.
Varsın başkasını bulsun, diye düşünüyor, içi serin bir düşünceyle doluyordu. Bana bir sebep versin. Anneme, kayınvalideme açıklanacak, herkesin anlayacağı açık bir sebep. Anlatması kolay olsun
Çünkü annesine Sırf kocam hiç gibi olduğu için ayrılıyorum, demek kolay değildi. Ne dövüyordu, ne içki içiyordu, eve düzenli maaş getiriyordu. Evin yükünü tek başına çekmesi herkes gibi ona da normal geliyordu. Çocukla fazla ilgilenmemesi de zaten erkeklerin çocuklarla arası ne zaman iyi olmuş ki denilerek geçiştiriliyordu.
Zeynep bankada ayrı bir hesap açtı, maaşının bir kısmını oraya aktarmaya başladı. Spor salonuna yazıldı kocası için değil, kendisi için ve yeni bir hayat için Boşanmanın kaçınılmazlığı ufukta yükselirken
Her akşam Defne uyuduktan sonra, Zeynep kulaklıklarını takıp İngilizce podcastler dinliyordu. İş yeri yabancı müşterilerle çalışıyordu ve iyi bir İngilizce, ona yepyeni kapılar açabilirdi.
Haftanın iki gecesi mesleki gelişim kursuna gidiyordu. Deniz homurdanıyor, Defneyle kendisinin ilgilenmesi gerektiğini söylüyordu ilgi dediği dizüstü bilgisayarla çizgi film açmak ve kendisinin telefona dalmasıydı.
Zeynep, hafta sonlarını Defneyle geçiriyordu. Parklar, çocuk oyun alanları, sütlü tatlılar satan kafeler, sinemada çizgi film seansları Defne bunun annesiyle kendisine ait bir zaman olduğunu çoktan öğrenmişti. Baba, evin mobilyası kadar uzaktaydı.
Boşansak, kızım hiçbir şey kaybetmeyecek, diye kendini ikna ediyordu Zeynep. Hayatı neredeyse olduğu gibi kalacak.
Bu düşünceye tutunmuştu; sanki bir kurtarıcı gibi.
Ve sonra bir şey değişti.
Zeynep hemen idrak edemedi ne olduğunu. Sadece bir akşam, Deniz kendiliğinden Defneyi yatırmayı teklif etti. Sonra, kızı kreşten almak istediğini söyledi. Ardından, hiç söylenmeden, basit bir makarna-peynir yemeğini pişirdi.
Zeynep, eşine şüpheyle bakıyordu. Neydi bu şimdi? Vicdan mı azaplandı? Birdenbire gelen pişmanlık mı? Henüz bilmediği bir suçun kefaretini mi ödemeye çalışıyordu?
Günler geçti, Deniz eski hâline dönmedi. Sabahları erken kalkıp Defneyi kreşe götürüyordu. O çoktandır bozulan musluğu tamir etti. Defne için yüzme kursu ayarladı; cumartesileri kızını derslere kendi götürdü.
Baba, baba bak artık ben de suya dalabiliyorum! Defne tüm evde bir yüzücü gibi dolanıyordu.
Deniz onu yakalayıp tavana doğru kaldırıyor, kızın kahkahası tüm odayı dolduruyordu.
Zeynep bu sahneyi mutfaktan izliyor ve onu tanımakta güçlük çekiyordu.
Pazar günü Defneyle ben ilgileneyim, dedi bir akşam Deniz. Hani senin arkadaşlarınla buluşman vardı?
Zeynep ağır ağır başını salladı. Aslında öyle bir buluşma yoktu, sadece kafede biraz yalnız kalıp kitap okumak istemişti. Ne zamandır telefon konuşmalarını dinlemeye başlamıştı ki?
Haftalar birbirini, aylar onu izledi. Deniz geri adım atmadı, tekrar eski ihmalkarlığına dönmedi.
O İtalyan lokantasında bize masa ayırttım, dedi bir gün. Cuma akşamı için. Annem Defneye bakacak.
Zeynep dizüstü bilgisayarından başını kaldırıp baktı.
Sebep ne?
Öylesine. Seninle akşam yemeği yemek istiyorum.
Kendi kendine merak gidermek için kabul ettiğini düşündü ve ne planladığını görmek istedi.
Restoran loş ışıklı, sıcak atmosferli, canlı müzikliydi. Deniz onun en sevdiği şarabı sipariş etti; Zeynep hayretle, eşinin hangi markayı sevdiğini hâlâ hatırladığını fark etti.
Değiştin sen, dedi Zeynep doğrudan, lafı dolandırmadan.
Deniz bardağı elinde döndürdü.
Körmüşüm. Bildiğin dalgın aptalmışım.
Bunda yeni bir şey yok.
Biliyorum, dedi Deniz, kederli bir gülümsemeyle. Aile için çalışıyorum diye kendimi kandırdım. Paraya, daha büyük eve, daha iyi arabaya ihtiyacımız var sandım. Meğer kendimden kaçıyormuşum. Sorumluluktan, evin gündelik telaşından, hepsinden.
Zeynep, konuşmasına izin vererek sessiz kaldı.
Sen değiştin. Her şey sana fark etmiyormuş gibi oldu. Bu kavgalardan çok daha korkutucuydu biliyor musun? Bağırdın, ağladın, hakkını savundun normaldi. Sonra bir an yokmuşum gibi oldum.
Bardağı masaya koydu.
Az kalsın sizi kaybediyordum. Seni ve Defneyi. Ancak o zaman neyi eksik yaptığımı anladım.
Zeynep uzun uzun karşısındaki adama baktı. Yıllardır beklediği cümleleri şimdi söylüyordu. Çok mu geçti? Yoksa henüz geç değil miydi?
Ben boşanacaktım, dedi sesi kısık. Bir bahane bulmanı bekledim.
Denizin rengi soldu.
Allahım, Zeynep
Para biriktiriyordum. Ev bakıyordum.
Bilmiyordum ki bu kadar
Bilmen gerekiyordu, diye böldü Zeynep. Burası senin ailen. Ne olup bittiğini görebilmen gerekiyordu.
Sessizlik ağırlaştı, garson yanlarına yaklaşmaya cesaret edemedi.
Bunu düzeltmek için uğraşmaya hazırım, dedi nihayet Deniz. Yeter ki bana bir şans ver.
Bir şans.
Bir şans, hak ettiğimden fazla.
O gece restoran kapanana kadar orada oturdular. Her konuyu konuştular Defneyi, parayı, ev işlerini, kimseden ne beklediklerini Yıllar sonra ilk defa, gerçekten konuşuyor, öylesine kelimeler savurmuyorlardı.
İyileşme süreci yavaştı. Zeynep ertesi sabah kocasının kollarına atılmadı. Bekleyerek, gözlemleyerek, sürekli bir pürüz arayarak yaklaştı. Deniz ise kararlılıkla devam etti.
Hafta sonları mutfağı üstlendi. Kreşin veli gruplarını öğrendi. Defnenin saçlarını örmeye başladı eğri büğrü, ama kendi elleriyle.
Anne bak! Babam bana ejderha yaptı! Defne mutfağa kutulardan ve renkli kâğıtlardan yapılma tek kanadı sarkık ejderhasını gururla getirirdi.
Zeynep, bu acemi, komik ejderha maketine gülümseyip bakarken
Altı ay hızla geçti.
Aralık ayıydı; birlikte Zeynepin anne ve babasının köydeki eski evine gitmişlerdi. Odun ve tarçın kokusuyla yoğrulmuş eski bir ev, karlar altında bahçe, gıcırdayan ahşap bir sundurma.
Zeynep pencere kenarında, elinde çayıyla otururken bahçede Denizle Defnenin kardan adam yaptığını izledi. Defne direktif yağdırıyordu burun buraya, gözler daha yukarı, atkı yamuk! Deniz ise kızını sürekli havaya kaldırıyor, avaz avaz güldürüyordu. Defnenin sesi tüm köyde yankılanıyordu.
Anne! Anne gel! Defne el sallıyordu.
Zeynep montunu giyip dışarı çıktı. Kar güneşte parlıyordu, soğuk yanaklarını kızartmıştı, tam o anda yandan yumuşak bir kartopu geldi.
Babam attı! hemen ispiyonladı Defne.
İhanetçisin, dedi Deniz gülerek.
Zeynep bir avuç karı toplayıp Denize attı, isabet ettiremedi. Birlikte kahkahayla güldüler ve üçü birden kendini kar yığınına bırakarak zamanı, kardan adamı, soğuğu, bütün dertleri unuttu.
Gece, Defne kanepede çizgi film bitmeden uyuyakalmıştı. Deniz onu usulca kucağına aldı, yatağına yatırırken üstünü örttü, saçlarını düzeltti.
Zeynep şöminenin başında, elinde yumuşacık bir bardak çay, ellerini ısıtarak oturdu. Dışarıda hâlâ hafif hafif kar yağıyordu; dünya bembeyaz bir battaniyenin altına gömülmüştü.
Deniz yanına oturdu.
Ne düşünüyorsun?
İyi ki yetişememişim
Deniz neyi kastettiğini sormadı, anladı. Birlikte olmak, her gün biraz emek istiyordu. Büyük kahramanlıklar değil, küçük ve gerçek şeylerdi önemli olan: Birbirini duymak, yardım etmek, dikkat etmek, desteklemek. Zeynep bunun kolay olmadığını, zor günler, yanlış anlaşılmalar, küçük tartışmalar yine olacağını biliyordu.
Ama o anda, şimdi, eşi ve kızı yanındaydı. Gerçek, somut, canlı
Defne uykulu gözlerle yanlarına geldi, koltukta ikisinin arasına yerleşti. Deniz ikisini birden kucakladı, Zeynep ise bazı şeylerin uğrunda mücadele edilmeye değer olduğunu düşündüZeynep kucağına sokulan küçük kolları hissetti. Bir anlığına üçüne de sessizlik çöktü; sadece şöminenin çıtırtısı ve dışarıdaki rüzgârın sesi vardı. Zeynep başını Denizin omzuna yasladı, Defnenin minik elini avucuna aldı. O an, geçmişin acılarını ve geleceğin belirsizliğini küllere bıraktı. Bazen, en büyük hayaller, bir çocuğun güvenli uykusunda, karanlık bir gecede üç kalbin yan yana atışında bulunurdu.
Deniz usulca Zeynepin elini sıktı, Defne rüyasında gülümsedi.
Artık biliyordu: Hayat eskisi gibi olmayacaktı. Ama o kar beyazı gecede, tuttukları eller, söyledikleri sözlerden daha güçlüydü; iyileşmek cesaret istiyordu, sürdürmek sadakat.
Ve Zeynep, içinin eşi görülmemiş bir huzurla dolduğunu ilk kez o akşam fark ettişimdi, tam burada, başladığı yere geri dönmeden bambaşka bir hikâyenin kapısından geçtiği anda.




