Sanırım Aşk Bitti: Üniversite Yıllarından Büyük Hayallere, On Beş Yıllık Evlilikten Boşanma Kararına Uzanan Bir Türk Kadınının Gerçek Hikayesi

Bazen düşünüyorum da, sanki o eski aşk geçti gitti.

Bu bölümün en güzel kızı sensin, demişti o zaman, bana Kadıköy metro çıkışındaki pazardan aldığı papatyaları uzatırken.

Ben papatyaları gülerek aldım. O çiçekler, yaz ve garip bir huzurlu doğruyla kokuyordu. Emir karşımda durmuş, ne istediğini çok iyi bilen bir insan gibi bakıyordu. Ve istediği kişi bendim.

İlk buluşmamız Maçka Parkında olmuştu. Emir yanında bir battaniye, termosla çay ve annesinin yaptığı ev yapımı sandviçlerini getirmişti. Akşam karanlığına kadar çimlerin üstünde oturmuştuk. O gün onun, başını geriye atarak güldüğünü, elime dokunurkenki o sözde tesadüfi temaslarını ve bana sanki koca İstanbulda başka kimse yokmuşçasına bakışını unutamam.

Üç ay sonra Fransız bir komedi filmine götürdü beni; hiçbir şey anlamasam da onunla birlikte kahkahalara boğuldum. Altı ay sonra ailesiyle tanıştırdı. Bir yıl geçtiğinde ise kendi evine davet etti, birlikte yaşamamızı istedi.

Zaten geceleri hep birlikteyiz, dedi bir akşam, parmaklarıyla saçlarımı okşarken, neden iki ayrı eve kira ödüyoruz?

Kabul ettim. Para için değil tabii; yanında hayat anlamlı geliyordu.

Kiralık tek odalı evimiz pazar günleri mercimek çorbası, temiz ütülü çarşaf ve huzur kokuyordu. Ben onun sevdiği köfteleri, aynen annesinin yaptığı gibi bol dereotu ve sarımsaklı pişirmeyi öğrendim. Emir akşamları bana dergilerden iş dünyası ve ekonomi yazıları okurdu; hep kendi işini kurmanın hayalini kurardı. Ben de çenemi elime dayar, her kelimesine inanırdım.

Planlar yaptık. Önce birikim, ardından peşinat, sonra kendi evimiz, sonra bir araba Tabii çocuklar da bir kız, bir oğlan.

Hepsine vakit var, derdi Emir, saçlarımdan öperken.

Ben de başımı sallardım; yanındayken hiçbir şeyden korkmazdım.

… On beş yıl geçti. Hayatımız alışkanlıklarla, düzenlerle, eşyalarla doldu. Güzel bir mahallede, park manzaralı bir ev aldık. Yirmi yıllık konut kredimizi erken kapatmak için tatil, dışarıda yemek gibi şeylerden vazgeçtik. Gümüş gri bir Toyotamız oldu Emir kendi seçmiş, sıkı pazarlık yapmış ve her cumartesi aracın kaputunu parlatmaya doyamazdı.

İçimde sıcak bir sevinç dalgası yükselirdi. Her şeyi kendi başımıza başarmıştık; aile desteği, torpil, şans yoktu. Sadece çalışmak, biriktirmek, sabretmek ve beraberdik.

Ben hiç şikâyet etmedim. Çok yorulduğum, metroda uyuklayıp son durağa kadar gittiğim günlerde bile. Bazen her şeyi bırakıp güneye, denize kaçmak istesem de, vazgeçtim. Emir, biz bir takımız derdi ve ben inanırdım.
Onun iyiliği her zaman önceliğim oldu. Bunu kural gibi içselleştirdim, sanki DNAma işledim. Kötü bir iş günü mü? Ona yemek hazırlar, çay koyar, dinlerdim. Patronu ile tartıştıysa? Saçını okşar, her şeyin düzeleceğine inandırırdım. Kendini değersiz hissettiğinde? Doğru kelimeleri bulur, onu karanlıktan çekip çıkarırdım.

Sen benim limanım, dayanağımsın, derdi böyle zamanlarda.

Gülümserdim. Birinin limanı olmak, bundan daha güzel ne var ki?

Zor zamanlarımız olmadı mı, oldu. İlk ağır sınavımız evlendikten beş yıl sonra geldi. Emirin çalıştığı şirket battı. Üç ay evde oturup iş ilanı bakındı, her gün daha da içine kapandı.

İkincisi daha da sarsıcıydı. Ofiste arkadaşları ona tuzak kurdular, hem işini kaybetti hem de ciddi miktarda borca girdi. Arabamızı satmak zorunda kaldık borcu ödemek için.

Yine de ona tek söz etmedim, kin, sitem yoktu. Ek işler aldım, geceleri çalıştım, kendimden kıstım. Sadece onun ruh haliyle ilgileniyordum yıkılacak mı, özgüvenini kaybedecek mi diye endişelendim.

Sonra Emir toparlandı. Daha iyi bir iş buldu. Yine aynı arabadan aldık. Her şey düzeldi.

Bir yıl önce mutfakta otururken nihayet yıllardır içimde tuttuğum düşünceyi onunla paylaştım:

Artık zamanı gelmedi mi? Düşünsene, artık genç değilim. Daha fazla ertelersek…

Emir başını salladı, ciddi ve kararlıydı.

Hazırlanalım o zaman.

Nefesimi tuttum. Yıllarca erteleyip durduğum, hayal ettiğim an gelmişti.

O anı bin kez gözümde canlandırmıştım: Küçücük bir elin avucumu tutuşu, bebek pudrası kokusu, salonda atılan ilk adımlar, Emirin masal okuması…

Bir çocuk. Bizim çocuğumuz. Nihayet.

O andan itibaren her şey değişti. Beslenmemi, uyku saatimi, günlük alışkanlıklarımı yeniden düzenledim. Doktolara gidip tüm testleri yaptırdım, vitaminlere başladım. Kariyerimi arka plana attım, oysa tam da o sırada terfi alacaktım.

Emin misin? diye sordu müdirem, gözlüklerinin üzerinden bana bakarak. Böyle fırsatlar yılda bir gelir.

Eminim, dedim. Terfi demek fazla mesai, seyahat, yoğun stres demekti; bunlar hamilelik için iyi değildi.

Şubenin yolunu istiyorum, dedim.

Müdire omuz silkti.

Şube, eve on beş dakika mesafedeydi. Sıkıcı, rutinden ibaret bir iş; devrini doldurmuş, yükselme şansı yok. Ama her gün saat altıda çıkıp hafta sonu iş düşünmeme özgürlüğü var.

Orada hemen uyum sağladım. Yeni iş arkadaşlarım cana yakındı, pek hırslı olmasalar da. Evde kendime yemeğimi hazırlıyor, öğle arası yürüyüş yapıyor, en geç gece yarısı yatağa giriyordum. Her şey gelecekteki çocuğumuz, ailemiz içindi.

Soğukluk ise farkında olmadan sızdı aramıza. Başta üzerinde durmadım. Emir yoğundu, sık sık yorgundu. Olabilir, dedim.

Ama artık bana gününün nasıl geçtiğini sormuyordu. Yatarken sarılmıyordu. O ilk tanıştığımız zamanki gibi bakmıyordu. Ev sessizdi. Yanlış bir sessizlikti bu. Eskiden işlerimizi, hayallerimizi, saçmalıkları saatlerce konuşurduk; şimdi Emir akşamları sürekli telefondaydı. Kısa cevaplar veriyor, gece yatağa sırtını dönüp yatıyordu.

Ben, yanımda sırtı dönük yatan adamla aramızda koca bir uçurum varmış gibi tavana bakıyordum.

Yakınlık tamamen yok oldu. İki hafta, üç hafta, aylar… Saymayı bıraktım. Onunsa her zaman yeni bir bahanesi vardı:

Çok yoruldum. Yarın, olur mu?

O yarın hiç gelmedi.

Bir gün ona cesaretimi toplayıp doğrudan sordum. Elimde olmadan banyonun önünde yolunu kestim:

Ne oluyor? Lütfen dürüst ol.

Emir gözlerini kaçırdı. Bakışı, kapı pervazına kilitliydi sanki.

Bir şey yok.
Doğru söylemiyorsun.
Kafanda büyütüyorsun. Geçer yakında, bak gör.

Yanımdan geçip banyoya girdi. Suyun sesi geldi ardından.

Koridorda öylece kaldım; kalbimde sızlayan bir ağrıyla.

Buna bir ay daha dayandım. Sonra, artık dayanamayınca açıkça sordum:

Beni seviyor musun?

Uzun, ürkütücü bir sessizlik oldu.

…Bilmiyorum. Sana karşı ne hissettiğimi bilmiyorum.

Bir koltuk köşesine oturdum.

Bilmiyor musun?

Sonunda bana baktı. Gözlerinde kocaman bir boşluk, kararsızlık. Ne on beş yıl önceki o ateşten ne eser kalmıştı.

Sanki aşk bitti. Uzun zamandır. Susuyordum, seni üzmek istemedim.

Aylarca nedenini bilmeden bir cehennemde yaşamışım. Onun bakışlarını yakalıyor, her kelimesini tartıyor, kendimce bahaneler buluyordum: İşi mi kötü? Orta yaş krizi mi? Kötü bir ruh hali mi?

Ama meğer yalnızca sevgisi kalmamış. Ben geleceğimizi planlarken, kariyerimi bırakıp anneliğe hazırlanırken, o susarak beni kandırmış.

Cevabım birden geldi. Artık belki, düzelir, zamanla geçer yok. Yeter dedim içimden.

Boşanmak istiyorum.

Emirin rengi attı. Boğazında koca Adem elması zorlanarak indi çıktı.

Bir dakika, acele etme. Belki tekrar…
Tekrar ne?
Belki çocuk yaparsak… Hani derler ya, çocuk arayı düzeltir diye…

Acı bir kahkaha koyverdim.

Çocuk bizi daha da ayırır. Sen beni sevmezken neden çocuk yapalım? Sonra bebekle boşanmak için mi?

Emir sustu. Diyecek bir sözü yoktu.

O gün çıktım evden. En gerekli birkaç eşyamı toplayıp bir arkadaşımdan oda kiraladım. Elllerim titrememeye başladığında ise boşanma evraklarını verdim.

Mal paylaşımı kolay olmayacaktı. Ev, araba, on beş yıllık biriktirdiklerimiz. Avukat konuyu satıştan, paydan, uzlaşmadan bahsediyordu. Ben başımı sallayıp not alıyordum; artık hayatımızı metrekarelerle, beygir gücüyle ölçüyorlardı.

Sonra küçük bir ev kiraladım; tek başıma nasıl yaşanır, yeniden öğrenmem gerekti. Bir kişilik yemekler, diziler yanında kimse yorum yapmadan kısa bir sessizlikle. Tüm yatağı kullanarak uyumak. Yalnızlıkla barışmak.

Geceleri acı içime dolup taşardı. Yastığa başımı gömüp geçmişi düşünürdüm. Pazardan alınan papatyalar. Parkta battaniye üstü. O gülüş, o eller, kulağıma fısıldanan sen benim limanım…

Dayanılmazdı. On beş yılı, anıları öyle kolay çöpe atamıyorsun.

Ama sonunda acının arkasından başka bir his çıktı: Hafiflik, doğru bir adım atmış olmanın rahatlığı. Tam zamanında o insanla bir çocuk yapmamıştım, kendimi bir ömre mahkûm etmemiştim, aileyi korumak bahanesiyle bir ömrümü heba etmemiştim.

Otuz iki yaşındayım. Tüm hayat önümde.

Korkuyor muyum? Hem de çok.

Ama inanıyorum, başaracağım. Başka çarem yok.

Rate article
Lifequest
Sanırım Aşk Bitti: Üniversite Yıllarından Büyük Hayallere, On Beş Yıllık Evlilikten Boşanma Kararına Uzanan Bir Türk Kadınının Gerçek Hikayesi