O yazın son demlerinden birinde
Hatırladıkça yüzümde hafif bir tebessüm belirir; yıllar önceydi, üniversitenin tozlu koridorlarında kitapların arasında kaybolan hayatımın en durgun yazlarından biriydi. O zamanlar Kütahya’da bir halk kütüphanesinde çalışıyordum; adı bilinmedik, sessiz, ekseriyetle boş kalan bir mekândı. Gelen giden az olurdu: birkaç öğrenci, arada lise talebeleri, bir de emekli amcalar. Her gün raflarda kitapların yerini değiştirir, üzerindeki tozu siler, yaşantımın bu tekdüzeliğini kitaplardaki türlü hikâyelerle zenginleştirirdim. Romanlar, felsefi eserler, şiirler Ama otuz yaşıma geldiğimde, okudukça fark ettim ki aşklara, heyecanlara dair ne bulduysam, hepsine sadece satır aralarından dokunabilmişim.
Yaşım ilerlemiş, yüzüm sıradan, kazancım düşük ve hayatımda değişiklik yapmayı hiç düşünmemişim. Her şeyin düzeni fena sayılmazdı. Bir gün, hiç ümit etmeden katıldığım bir bölge genelindeki meslek yarışmasında birinci oldum. Ödülüm, iki haftalık tüm masrafları ödenmiş Akdeniz kıyılarına bir tatildi.
“Harika!” dedim anneme ve en yakın dostum Gülbahara telefonda, “Maaşımla zaten tatile gidemem, böyle fırsat nadiren gelir.”
Yaz bitmek üzereydi; sahil kasabasında, tenha bir kumun üstünde dolaşıyordum. İnsanlar, dalgalı deniz yüzünden bugün kafelerde oturmayı tercih etmişti. Tatilimin üçüncü günüydü, yalnız başıma yürümek, hayallere dalmak istedim.
Birden, iskeleden suya düşen bir oğlan gördüm. Hiç düşünmeden, kendimi suya attım. Allahtan fazla açığa gitmemişti, iyi yüzücü olmasam da küçüklükten beri su üstünde durmayı bilirim, diye düşündüm.
Dalgalar bana yardım ediyordu; onu yakalayıp kıyıya sürükledim, bazen ise sanki deniz tekrar almak ister gibi çekiştiriyordu. Sonunda, su göğsüme kadar ulaşınca bitkin ama başarmış olarak çıktım. Üzerimdeki elbise dalgalanıp vücuduma yapışmıştı; oğlana bakınca bir çocuk olduğunu fark ettim.
“Meğer çocukmuş, dörtteen yaşlarında, ama benden uzun,” diye geçirdim içimden, “Evladım, böyle havada denize girilir mi?”
O, hiçbir şey olmamış gibi teşekkür edip yavaşça uzaklaştı. Ardından bakakaldım. Ertesi sabah uyandığımda, odada parlak bir güneş ışığı vardı; camdan maviye çalan, sükûnet içindeki deniz huzur veriyordu. Dünkü dalgalarını sanki affettirmeye çalışıyordu.
Kahvaltımı yaptıktan sonra plaja indim, güneşin altında uzandım. Akşamüstüne doğru canım sıkılınca yakındaki parka yürüdüm, bir oyun alanı görünce girdim. Eskiden iyi silah atardım okulda, şimdi de denemek istedim. İlk atışım başarısız oldu ama ikinci de tam on ikiden vurunca arkamdan kuvvetli bir erkek sesi duydum:
“Bak oğlum, öğren de böyle atılır,” dedi biri. Geri döndüğümde, dün denizden çekip çıkardığım o çocuğun ta kendisiydi.
Çocuğun gözlerinde biraz korku vardı; beni hemen tanıdı. Babası ise ne bu olaydan ne oğlu için bir tehlikeden haberdardı, belli. Sırıttım, bir şey belli etmedim.
“Bize de azıcık ders verir misiniz hanımefendi?” dedi çocuğun babası, yakışıklı ve güler yüzlü bir adam. “Emre’nin atıcılık yeteneği yok, ben de pek beceremem, doğrusu.”
Böylece oyun alanından çıkıp birlikte gezdik, plajdaki kafeteryada dondurma yedik, ardından dönme dolapta manzaraya baktık. Başta Emre’nin annesi de birazdan katılır sanmıştım, ama ikisi gayet rahattı, birilerini beklemiyorlardı.
Baba, kendini Ali olarak tanıttı. Konuşması hoşuma gitti, bilgiliydi, nazikti, her dakika daha da ilgimi çekti.
“Buraya kaç gündür tatile geldiniz?” diye sordu.
“Daha bir haftadır, bir haftam daha var,” dedim.
“Nereden geldiniz, sakıncası yoksa?”
Meğer asıl sürpriz o anda gizliymiş; onlar da Kütahya’dan gelmişlerdi benim gibi. Gülümsedik; “Bazen koca şehirde denk gelmezsin, kader burada yollarımızı birleştirir,” dedi Ali.
Emre de sohbete katılıyordu, anladım ki dünkü olayı babasına anlatmayacağıma güvenmişti. Gece geç saatlere kadar oturduk, sonra ikisi beni otelime bıraktı, ertesi sabah plajda buluşmak üzere sözleştik.
Ertesi sabah ilk gelen bendim. Bekledikçe zaman ilerledi; neredeyse bir saat geciktiklerinde Ali mahcubiyetle yanıma oturdu:
“Günaydın Derya Hanım, bizi affedin, vallahi Emreyle ikimiz de uyuyakaldık, alarmı açmayı unutmuşuz,” dedi.
“Baba, ben denize giriyorum,” dedi Emre ve koşarak denize daldı.
Birden bağırdım:
“Dur! Daha yüzmeyi öğrenemedin ki!”
Ali gülerek döndü:
“Kim? Oğlum gayet iyi yüzer, okuldaki müsabakalara katılıyor!”
Bir an şaşırdım, demek o gün öyle gelmiş bana. Belki de kafamdan uydurmuştum, sustum.
Ali ve Emre’nin oteli hemen yanımızdaydı. Sonraki günler masal gibiydi. Her sabah buluşuyor, akşam oteline kadar yürüyor, bazen şehir turlarına katılıyorduk. Emre ile baş başa konuşmak istediğim çok birikti. İçime bir his doğmuştu, onu bir şey huzursuz ediyor gibiydi, ama belki de yanılıyordum.
Fırsat kendiliğinden çıktı. Bir sabah Emre tek başına geldi.
“Merhaba, babam biraz rahatsız, ateşi var,” dedi. “Ona sizin gözetiminizde olacağımı söyledim, affedin, yanınızda olmak istedim.”
“Emre, babanın numarasını ver de bir arayayım,” dedim. Numara verdi, aradım.
“Günaydın,” dedi Ali. “Sanırım bana günaydın değil. Biraz sıcak ateşim var, Emre size emanet. O da size söz verdi, sizi dinleyecek…”
Rahat olun, merak etmeyin. Hem kendisi neredeyse genç adam sayılır. Sonra uğrarım, dedim.
Denizden çıkınca Emre yanımdaki şezlonga uzandı, döndü:
“Gerçekten de iyi dostsunuz Derya abla.”
“Nereden çıktı şimdi bu?” dedim gülerek.
“Babamıza o günü anlatmadığınız için… Vallahi hazırlıksız yakalandım, iskeleden dalga attı, çok şaşırdım.”
“Boş ver, önemli değil,” dedim, biraz duraklayıp, “Emre, annen nerede? Yalnız baba-oğul geldiniz buraya.”
Uzun süre düşündü, anlatıp anlatmamayı tarttı. Sonra başını sallayıp anlattı; belli ki kendini artık yetişkin görüyordu.
Ali işleri gereği zaman zaman şehir dışına giderdi, annesi Melike ve Emre beraber kalırdı. Aile dışarıdan huzurlu gözükse de işin aslı başka imiş. Melike Hanımın hatasıydı.
Bir gün Ali, eşine haber verdi:
“Melike, beni İstanbula üç haftalığına kursa gönderiyorlar; kurs sonrası terfi almam kuvvetle muhtemel, maaş da epey artacak.”
Eşi başta memnun oldu sanki. Ali gitti, Melike ve Emre evde kaldı.
İki gün sonra Melike hazırlanarak oğluna dedi ki:
“Evladım, bu akşam misafirimiz var; iş arkadaşım Cem ve kızı Elif gelecekler. Gidip parkta gezin, Elif senden biraz büyük.”
Elif oldukça atak, uyanık bir kızdı. Bir süre salonda Emre ile oturduktan sonra:
“Haydi çıkalım biraz, gezelim,” dedi.
Melike, Emrenin cebine kısa süreliğine yüz lira koydu.
“Elife dondurma ısmarla, yakışıklım,” dedi neşe içinde; çocuk şaşırdı, annesi hiç böyle harçlık vermezdi.
Üç saat kadar gezdiler. Elifle gezmek iyiydi; hem yaşça üstündü, hem başka ufku vardı. Günler böyle geçti.
Alinin dönüşü yaklaşırken Elif biraz umursamazca:
“Bak küçük, baban geliyor, ben de rahatlayacağım. Sana göz kulak olmakla ilgili annemle anlaşmam vardıonlar evde vakit geçirirken seni dışarı çıkaracaktım,” dedi, soğuk bir kahkaha ile. “Benim zaten kendi işim yeter.”
Emre bu laflardan içi içini yedi. Elif annesine ve babasına dair kaba konuşmuştu. Başta inanmak istemedi ama deliller karşı konulamazdı.
Ali eve döndüğünde Emre arada kalmıştı.
“Sessiz mi kalmalı? Annesiyle konuşmalı mıydı, yoksa babasına mı anlatmalıydı?”
Bir süre geçti. Annesi babasına kötü davranmaya başlamıştı, evde huzur kalmamıştı. Nihayet bir akşam aniden tartışmalarına tanık oldu:
“Evet, aldatıyorum, ne yapacaksan yap,” diye bağırdı Melike.
“Bir şey yapmayacağım,” dedi Ali, üzgün. “Boşanma davası açarım, oğlum benimle kalır; belli ki sana lâzım değil…”
“Buyurun, olsun, ben başka aile kuracağım,” dedi Melike, kapıyı çarparak çıktı.
Sabah uzun süre uyanmadı Emre, annesi özene bezene eşyalarını toplamıştı, Ali ise bilgisayarına gömülmüştü. Emre çoktan kararını vermişti; babasıyla kalmak istiyordu.
Ali izah etmeye çalıştı:
“Evladım, aslında sana anlatmam lazımdı. Ama belli, büyüdün, zaten her şeyi anlamışsın. İstersen annenle görüşürsün, bana darılma, sen hiçbir şeyde suçlu değilsin.”
Ama Emre annesine hâlâ kırgındı, görüşmek istemiyordu.
O gün plajdan Emreyle birlikte Alinin otel odasına biraz meyve alıp uğradık. Artık toparlanmaya başlamış, keyfi yerine gelmişti. Ertesi gün, Ali ve Emre memlekete döneceklerdi, benim ise iki günüm daha kalmıştı. O yazın eşiğindeydik, veda zamanıydı. Ali, havalimanında beni karşılayacağına söz verdi. Emre, gözü gülerek sarıldı.
Geleceğe dair hiçbir plan yapmıyordum; sadece mesajlarını defalarca okuyup huzur buluyordum. Ali her satırında özlediğini, dört gözle beni beklediğini yazıyordu.
Çok geçmeden Kütahya’daki evlerinde onlara katıldım; sanırım en çok Emre mutluyduhem babası hem kendisi hem de benim için.




