Mehmet bir an durdu; ağaç yanındaki köpek, ona binlerce kez tanıdık gelen hüzünlü bakışıyla izliyordu. Toz, köyün dar yolunda yavaşça yükseliyordu, sanki yorgun bir eşeğin ayak izleri gibi duraksıyordu. Mehmet eski, yamulmuş çitin yanında motoru susturdu, ama arabadan inmeye acele etmedi; sadece oturmuş, çalışmaya devam eden motorun titreşimini dinliyordu.
On beş yıldır bu köyden kaçıyordu. Şimdi ise sonunda geri gelmişti. Neden? Kendi kendine bile tam olarak anlamıyordu. Belki de hiç gerçekleşmemiş bir sohbeti sonlandırmak için, belki de umutları tükenmiş bir af dileyebilmek için gelmişti.
Haydi, yaşlı aptal diye fısıldadı kendi kendine , sonunda geldin.
Anahtarı çevirdi, motor sessizleşti. Hemen ardından köyün derin sessizliği çöktü; kurumuş otların, eski çimenlerin kokusu, uzun yıllara uzanan anıların kokusu etrafı sardı. Uzakta bir köpeğin kısık havlaması duyuldu, bir çardak kapısı gıcırtı yaptı. Mehmet hâlâ oturmuş, geçmişiyle göz göze gelmekten çekiniyor gibiydi.
Belleği ona bir sahne sundu: o kapının önünde duran kadın, el sallıyor, sonra bir kez dönüyor. Sadece bir kez dönüyor ve artık el sallamıyor, sadece hafifçe başını eğmiş bakıyor.
Döneceğim diye haykırmıştı bir zamanlar.
Geri dönmemişti.
Arabadan indi, yakasını düzeltti; ama dizleri bir anda titredi. Komik, diye düşündü altmış yıl yaşadım ama hâlâ geçmişimin gölgesine takılı kalıyorum.
Kapı gıcırtısı artık yoktu; demek ki birisi menteşeleri yağlamıştı. Özlem sık sık söylerdi: Gıcırtılı kapı, sinir bozukluğuna benzer. O yağlamayı al, Mehmet. O da almamıştı.
Mahalle neredeyse aynı kalmıştı. Sadece elma ağacı yaşlanıp yere eğilmiş, ev ise iki kat daha sessiz nefes alıyormuş gibi duruyordu. Pencereler artık başka perdelerle süslenmişti; artık Özlemin perdeleri değildi, yabancıydı.
Mehmet tanıdık patikadan mezarlığa doğru yürüdü. Orada on beş yıl önce söylenmemiş sözlerini söyleyecekti.
Bir anda durdu, sanki toprağa saplanmıştı.
Ağaçların gölgesinde köpek ona bakıyordu. Kızıl bir kürkü, beyaz göğsü, gözleri hâlâ altın diyebileceği kadar parlaktı. Bu sadece bir köpek değildi; o, yıllar önce ona Kara adını verdiği köpekti.
Kara diye içini çekti.
Kara ne havladı ne de koştu; sadece sessizce, bekleyerek bakıyordu. Gözleri sanki soruyordu: Sen bu zamana kadar neredeydin? Bizi bekledik.
Mehmetin nefesi kesildi.
Kara hâlâ yerinde oturuyordu, hareketsiz bir gölge gibi, ama o gözleraynı gözler. Özlem bir zamanlar gülerek söylerdi: Kara bizim psikoloğumuz. İnsanların içini görür, ruhun derinliklerine dalar.
Tanrım diye fısıldadı Nasıl hâlâ yaşıyorsun?
Köpeklerin ömrü genelde kısadır.
Kara yavaşça, yaşlı bir kadının yürürken zorlanır gibi, ona yaklaştı, elini kokladı, başını eğdi. Kızgın değildi; sadece köpek diliyle dedi ki: Seni tanıdım. Ama çok geç geldin.
Beni hatırlıyorsun, değil mi? diye sordu Mehmet, cevabı beklemeden. Tabii ki hatırlıyorsun.
Kara ince bir uluş çıkardı.
Özlemi bağışla diye mırıldandı, mezar taşının yanına otururken Cesaretsizliğim için, kaçtığım için, boş bir kariyere saplandığım için, anlamsız yolculuklar için bağışla. Seni yanımda tutamamak için bağışla.
Uzun uzun konuştu, soğuk taşın yanında oturup hayatını anlattı: işe yaramaz işini, kalbini ısıtmayan kadınları, onun numarasını bir gün alıp aramayı ertelediği anları. Zaman, cesaret, ya da bir umut eksikti; her seferinde bir şey eksik kalmıştı.
Artık tek başına değildi; Kara sadık bir gölge gibi arkasından yürüyordu, sanki tekrar bir çemberin içine alınmıştı, ne mutlu ne de düşmanlıkla.
Evin kapısı çaldı.
Siz kimsiniz? dedi sert bir kadın sesi.
Sokağın köşesinde kırk yaşlarında bir kadın duruyordu; koyu saçları topuz yapılmış, yüzü ciddi, gözleri ise Özleminkine çok benziyordu.
Ben Mehmet dedi şaşkınlıkla Burada eskiden
Seni tanıyorum dedi kadın, birden Ben Anna, Özlemin kızı. Tanıyor musun?
Anna, Özlemin ilk evliliğinden bir kadın, ona bakarken sanki içindeki her kelime yanıyormuş gibi.
Anna aşağı indi, Kara hemen ona yaklaştı.
Altı aydır anne yok dedi Anna sakin bir sesle Peki ya siz, o zamanlar neredeydiniz? Ne zaman hasta olduğu zaman? Ne zaman beklediği zaman? Ne zaman inandı?
Mehmet adeta bir darbe almış gibi suskun kaldı.
Bilmiyorum
Bilmiyor musun? diye gülümsedi Annen mektuplarını atmadı. Hepsini sakladı, adreslerini bilir. Seni bulmak zor değildi, ama sen aramadın.
Mehmet sustu. Ne söyleyebileceğini bilemedi; yıllarca mektuplar yazmış, sonra yazmak azaldı, iş, seyahat, yabancı hayatlar mektupları yuttu. Özlem bir rüya gibi eriyordu, bir daha geri dönmeyecek bir uyku gibi.
O hasta mıydı? diye zorlayarak sordu.
Hayır, sadece kalbi. Beklemekten yoruldu.
Annanın sakin açıklaması daha da acıttı.
Kara sessizce uludu. Mehmet gözlerini kapattı.
Annem son sözlerini ekledi Anna Eğer Mehmet bir gün geri dönerse, kızmam, anlarım dedi.
Anna her zaman anlar, ama Mehmet bir kez bile kendi benliğini anlamaya çalışmadı.
Peki Kara? Neden mezarlıkta?
Anna derin bir nefes alıp söyledi:
Her gün oraya gelir. Oturur, bekler.
Akşam yemeği sessiz geçti. Anna hemşire olduğunu, evli ama ayrı bir hayat sürdüğünü, çocuğu olmadığını, Karanın ise ona anneye bağlanmanın tek yolu olduğunu anlattı.
Birkaç gün burada kalabilir miyim? diye sordu Mehmet.
Anna gözlerine baktı.
Sonra kaybolacak mısın?
Bilmiyorum dürüstçe cevap verdi Kendim de bilmiyorum.
Mehmet kalmadı bir gün için değil, bir hafta için. Sonra iki hafta. Anna artık ne zaman çıkacağını sormadı; galiba anladı ki, onun da henüz bir cevabı yoktu.
Çitleri onardı, tahtaları değiştirdi, kuyu suyunu getirdi. Bedeni ağrıyordu, ama ruhu bir an olsun huzur bulmuştu; sanki bir şey nihayet direnç göstermeyi bıraktı.
Kara bir hafta sonra gerçekten ona dost oldu. Kendi kendine yaklaştı, başını Mehmetin botuna koydu. Anna ona baktı ve şöyle dedi:
O seni affetti.
Mehmet pencereden dışarı baktı; köpeği, ağacı, hâlâ Özlemin sıcaklığını taşıyan evi gördü.
Sen de affeder misin? diye fısıldadı Annaya.
Anna uzun bir süre sustu, sanki söyleyecek her kelimeyi tartıyormuş gibi.
Ben anne değilim dedi sonunda Bağışlamak benim için zor, ama deneyeceğim.
Kara hâlâ sabahın ilk ışıklarında uyanır, gökyüzü aydınlanmadan önce bahçeden çıkar, sanki önemli bir görevdeymiş gibi sessizce mezarlığa doğru yürür. Mehmet başlangıçta buna pek aldırmazdı; köpek köpek, yönleri vardır. Ama sonra fark etti ki, her zaman aynı yöne gidiyor: mezarlığa.
O her gün oraya gider açıkladı Anna Anne vefat ettiğinden beri. Oturur, akşam olana kadar yanımda kalır; hafıza bekçisidir.
Köpeklerin hafızası, insanınkinden daha sağlamdır. İnsanlar acıyı bastırabilir, bahane üretir; köpekler sadece bekler, sevgiyle tutar ve sabırla bekler.
O gün sabah bulutlar öyle alçaktı ki, sanki çatıların üzerine oturacakmış gibi. Öğleye doğru hafif bir yağmur başladı, akşamüstü ise fırtına patladı; rüzgar pencerelere çarptı, söğütler sanki saklanmak ister gibi bükülüyordu.
Kara hâlâ yok diye endişeyle söyledi Anna, karanlığa bakarken O her zaman akşam yemeğine dönüyor. Şimdi dokuzuncu kez bekliyor.
Mehmet de aynı gökyüzüne baktı; yağmur her yeri, yolu, havayı doldurmuştu. Yıldırımın kısa ışıkları ağaçların siluetini ortaya çıkarıyordu.
Belki bir yerde saklanmıştır diye düşündü, ama sesi kendinden emin değildi.
O yaşlı bir köpek dedi Anna, elleriyle pencere kenarını sıkıca tutarak Bu havada bir şeylerin ters gideceğinden korkuyorum.
Şemsiyen var mı?
Evet diye cevap verdi Anna, kaşları havaya kalktı Şimdi oraya gitmek ister misin?
Mehmet ceketini üzerinden geçirdi.
Eğer oradaysa, gitmez. Yağmur bitene kadar orada kalır. Yaşlı bir köpek bütün gece ıslansa, bu
Sözlerini bitiremedi, Anna tam anlamıyla ne demek istediğini anladı; kelimelere ihtiyaç yoktu. Şemsiye, çiçek desenli, gök mavisi bir şemsiyeydi; komik ama en dayanıklı oydı.
Mezarlığa giden yol çamur içinde bir akıntıya dönüşmüş, fener neredeyse yağmur duvarını delmekte zorlanıyordu. Şemsiye rüzgârla her birkaç adımda ters dönüyordu. Mehmet kayıyordu, kendini lanetliyordu ama yürümeye devam ediyordu.
Lanet olsun diye düşündü altmış yaşındayım, eklemlerim bir eski kapı gibi gıcırtı yapıyor. Ama gitmek zorundayım, çünkü bir yükümlülük var.
Mezarlık çitleri rüzgârla çırpındı, bir menteşe uçtu. Mehmet içeri adımını attı, feneriyle toprağı aydınlattı ve Karayı gördü: bir tahta haça yaslanmış, tamamen ıslak, ağır nefes alıyordu, ama hâlâ orada duruyordu, başını kaldırmadı.
Hey, kızım dedi çamura diz çöktü. Neden böyle
Kara sonunda ona baktı. Sessiz, yorgun bir bakıştı; sanki Tek başıma bırakamam, hatıralarımı taşıyorum dercesine.
Anne yok diye fısıldadı Mehmet, sesi titrek Ama sen kaldın. Ben de kaldım. Şimdi yan yana, birlikteyiz.
Ceketini çıkardı, Karayı nazikçe sararak kollarına aldı. Köpek direniş göstermedi; gücünün büyük bir kısmını yorgunluk almıştı, ama Mehmet için artık fark etmezdi.
Özlemi affet diye mırıldandı karanlıkta Geç kaldığım için affet, beni affet.
Yağmur sadece sabah olduğunda durdu. Mehmet bütün gece ateş başında oturdu, Karayı ceketinin altında tutarak onu okşadı, hasta bir çocuğa söyledikleri gibi anlamsız sözcükler fısıldadı. Anna süt getirdi; köpek ufak bir yudum aldı.
Hasta mı? diye sordu Anna.
Hayır diye salladı başını Sadece yorgun.
Kara iki hafta daha yaşadı. Sessizce, Mehmetin bir metre yanından ayrılmadan, zamanı saklamaya çalıştı. Hareketleri yavaşladı, gözleri sık sık kapanıyordu. Korku yoktu, sadece kabulleniş ve bir çeşit minnettarlık; artık gitmeye hazır olduğunu biliyordu.
Kara şafakta mezarlık kapısının önünde uzandı, başını patilerine koydu ve uykuya daldı. Mehmet ilk ışıklarla onu buldu.
Köpek, Özlemin yanına toprağa gömüldü. Anna hemen kabul etti; Annem bu buluşmayı görse, gülümserdi dedi.
Akşam Anna ona bir demir anahtar demeti uzattı.
Bence anne, senin burada kalmanı isterdi. Gitme.
Mehmet uzun uzun metalin üzerindeki kararmışı izledi; bir zamanlar cebinde taşıdığı, uzak bir yola çıkmadan önceki anahtar.
Ya sen? diye sordu sessizce Burada kalmamı ister misin?
Anna derin bir nefes aldı; bu nefes içinde yılların eksik kalan anları saklıydı.
Evet dedi Ev boş kalmamalı. Ve bana bir baba lazım.
Baba hayatı boyunca korktuğu bir kelime. Çünkü istemediği değil, nasıl olmak gerektiğini bilmediği için korkmuştu. Ama belki de bir insan hâlâ yaşıyorken öğrenmek için çok geç değildir.
Olur diye cevap verdi Kalarım.
Bir ay içinde şehirdeki dairesi satıldı, Mehmet köye yerleşti. Bahçeler ekti, çatı onardı, duvarları boyadı. Çevredeki sessizlik artık bir baskı değildi; toprağın nefesi kadar huzurluydu.
Mezarlığa sık sık giderdi; Özlem ve Karayla konuşur, günün işini, ekipini, köyde tanıştığı insanları anlatırdı. Ve bazen, onların dinlediğini hissederdi; bu düşünce ona uzun zamandır eksik olan bir huzur verir.
Hayatın bir başka gerçeği, geçmişi affetmenin ve hatırlamanın, yeni bir başlangıca kapı açtığını; geçmişin gölgesinde kaybolmak yerine, ona bir köprü kurarak yürümeyi öğretti. Bu, kalbin ağır yükünü hafifletir ve yaşamı daha derin bir sevgiyle doldurur.




