İki Dert

Otobüs Selin N.yi, tam sekiz yirmi olarak işaretlenmiş giriş kapısının önünde bıraktı. Ekim sabahının soğuk rüzgârı yanağını çırpıyor, kapı önündeki çiçek tarhında kuru akçaağaç yaprakları savruluyordu. İlk görev günüm, kırk altı yaşım, yapabilirim diye düşündü, temiz çorapları ve boş termosunu omzunda taşıyarak.

Bölüm sorumlusu Zeynep Hanım, yemekhaneden gelen kahvaltılık bir koku eşliğinde onu lobide karşıladı. Yuvarlak gözlüğünün ardında dikkatli bakışları parladı:

Gelin, şimdi size yer göstereceğim.

Koridorun bir köşesinde televizyonun hafif uğultusu, yemek odasından çatal kaşık sesleri duyuluyordu. Bir köşede, yürümekte zorlanan yaşlı bir adam süslenmiş bastonuna yaslanmış uyuyordu. Çalışanların sesi düşük; buradaki sakin ortamı bozmamaya özen gösteriyorlardı.

Seline boş bir dolap, bir önlük ve ince bir kimlik kartı verildi: Sosyal hizmet uzmanı. Selin N. Başlığını çıkardı, saçları biraz dağınıktı ve düzeltmeye çalıştı. Önceki iş yerinde, kışın kapanıp yaza kadar süren bir bakım evinde, kağıt kokusu hâkimken şimdi dezenfektan ve ilaçların aroması hâkimdi. Babasının kaybından sonra, elleriyle bir şeyler yapıp gerçekten ihtiyacı olanlara yardım etme isteği onu bu mesleğe yönlendirmişti.

İlk görevi, sakinlere el yapımı battaniyeler dağıtmaktı. Altı yataklı bir odada dolaştı: Emine Hanım torunları için şapka örerken gözlerini ekrandan ayırmıyor, Ahmet Bey gözlüğünü burun ucuna yaklaştırıp gazeteyi okumaya çalışıyor, Fatma Hanım pencere kenarında oturmuş sessizliği dinliyormuş gibi görünüyordu. Her biri eşyalarına sarılmış, yalnızdı. Selin, göğsünün altında bir tür karıncalanma hissetti; bir başkasının gözyaşına dokunmak ister gibi.

Öğle arasını bahçede geçirirken annesinin numarasını aradı. Tuzlada otuz iki yaşındayım, aynı şehirdeyim ama iki aktarmalı otobüsle gelmek zor dedi annesi, ocak üstü bir sorun var, bir bakacaksın. Selin cumaya kadar ziyarete geleceğini söyleyip kısa bir unutma duymuştu. Annesinin ince dudakları, hiçbir şey istemeyen birinin ifadesiydi.

Akşam vardiyasını bitirirken, yatakları düzenledi, devretme listesine imzasını attı. Otobüs durağında karanlık çökmeye başlamış, gökyüzü karga kanatları gibi çırpınıyordu. Otobüste yaşlı ve hareket kısıtlı hastalarla ilgilenme rehberi vardı; annesinin boş dairesinde geceleri ağır bir tavayı gazlı ocakta ısıttığını, komşularından elektrikli ocak almaktan kaçındığını düşündü.

Bir ay geçti. Ekim geceleri pencerelere ince bir buz tabakası yapıştı, Selin rutin işlere dalmıştı: fizyoterapistle görüşmeler, grup egzersizleri, ilaç kontrolü. Kahve Cuması adını verdiği etkinlikte, yemekhanede cezve ile kahve demliyor, dört kişiyi küçük katlanabilir bir masaya oturtuyor, 60ların pop şarkılarını çalıyor, iki kişi gülüyor, biri uyuyordu; ama yan yana uyumak, boş koridora göre çok daha sıcak geliyordu.

Bir perşembe hijyen görevlisi işten çıkınca, Selin tek başına hastaneye götürme görevini üstlendi. Lidiye Hanımı bekletmek zorunda kaldı; Zeynep Hanım onu acil bir form doldurmak için üst kata çağırdı. Lidiye Hanım usulca içini çekti:

Sorun değil kızım, oturup beklerim.

Selin, kadının ellerinin çantası üzerindeki titremesini gördü; yarım saat ayakta kalmak eklem ağrılarını artırıyordu.

Akşam annesi ilk kez aradı. Tansiyon haplarım bitti, başım ağrıyor dedi, sesi kuru. Selin telefonu yanağında tutup, buzdolabındaki elma sepetini silerken, şefin yardım isteğini de yanıtladı.

Yarın alırım diyerek, annesine özür dilerim, bugün yetişemedim demişti. Telefon hattında bir suskunluk, evin gündelik gürültüsüyle doluydu.

Ertesi sabah otobüs sıkıştı, Selin on beş dakika geç kaldı. Zeynep Hanımdan öğle izni alıp en yakın eczaneye koştu, indirimli hastaların kuyruğunda bekledi ve ilaçları bir paketle yanında getirdi. forzaten etiketi taşıyan kutuyu tanıdık bir postacı aracılığıyla annesine ulaştırdı; iki saat sonra aldım, teşekkür ederim mesajı geldi ama içinde sevinç bulamadı.

O akşam Ahmet Bey albümünü bulamadığını fark etti ve gözyaşları içinde ağladı; Selinin göğsü sıkıştı. İki kişi yatakla, başlıkla, komodina ve çamaşır dolabına bakıp taradı; sadece solmuş bir sirk bileti buldular. Ahmet, kızı Kamçaköye göçtüğünü, sadece bayramlarda haber aldığını anlattı. Sesini de unutuyorum galiba diye fısıldadı. Selin, annenin telefonunda tanıyamazsa diye korktu.

Akşam evine dokuz saat sonra ulaştı: soğuk rüzgâr, titrek sokak lambaları, ışık olmayan merdiven katları. Kapı kapanınca annesinden bir saat önce gelen aramayı gördü; aramayı çevirdi ama ses çalan bir ton hâlâ boğuyordu. Yatlıhanenin karanlık koridoru aklına geldi; orada her iki saatte bir hemşire dolaşır, annesi şu an yalnızdı.

Pazar günü annesini ziyaret etti. Dairede lahana yemeği ve eski yağ kokusu, buzdolabı geçen yıla göre daha gürültülüydü. Anne tabureye oturmuş, elini dize koymuş, gücünü saklamaya çalışıyordu.

Kendim değiştiririm lamba, diyerek şaka yapmaya çalıştı Selin, ama anne gözleriyle baktı:

Lamba sorun değil. En son ne zaman sadece çay içip saatlere bakmadan oturdun?

Bu soru, onun bahanelerini deldi.

Pazartesi günkü yönetici toplantısında, haftaya denetim geleceği ve her çalışanın sosyal katılım raporu hazırlaması gerektiği duyuruldu. Zeynep Hanım bir yığın form getirtti. Selin otomatik olarak bir paket aldı; aklında annesinin boş mutfağı canlandı. Göğsündeki düğüm ağırlaştı; işin tam zamanında olması gerektiği gerçeğiyle yüzleşti.

Ekim ayının sonu. Tramvayın camına yağmur çarparken, akşam serinleştikçe yürüyen az sayıdaki insanı giriş kapısının altındaki çatı altına sığdırıyordu. Vardiyasını bitirip iki sakin arasında televizyon yüzünden tartışma yaşanmıştı; Selin evine gitmedi. Durağın önünde bir çatı katı dairesine üç pil alıp, dördüncü kata çıktı. Kapı kilitli değildi, sadece zincirde. İçerisi ıslak yaprak kokusuyla doluydu; balkonun açık penceresinden gelen soğuk hava içeri sızıyordu.

Anne, karanlık ocak karşısında omuzlarını eğmiş oturuyordu. Tek bir mum yanıyor, gölgeler dolaplara yansıyordu.

Elektrik kesildi, dedi annesi, gözlerini kapamadan, karanlık, ses çıkmadı.

Selin paltoyu çıkartıp el fenerini açtı, ama girişteki karanlık bir suskun eleştiri gibi hissettirdi.

Aramıştın, annesi fısıldadı, sadece konuşmak için aramıştım.

Selin sandalyenin kenarına oturdu, bir an için anladı ki, ikisi de şimdi bakıcıların yerini almışlardı.

Annesinin soğuk, artık sıcak olmayan elini tuttu. Aklına net bir düşünce geldi: geçmiş akşamları geri getiremeyecek, Ahmet Beyin gençlik fotoğrafını da bulamıyordu.

Anne, seni yalnız bırakmayacağım, dedi yüksek sesle, sanki bir dilekçe imzalıyor gibi. Karar, karnında bir titreme yarattı; esnek bir çalışma saatini talep edecek, bakıcı bulacak, yeni iş riskini göze alacaktı. Artık iki yalnızlığı arasındaki koşu onun için mümkün değildi.

Şafak vakti, Selin tekrar feneri açtı; annesinin koridorundaki ışık yanmıştı, gece boyunca değiştirilen sigortalar artık sorun yaratmıyordu. Yanmış izolasyon kokusu, taze ekmek kokusuyla karıştı; alt kat komşusu taze bir somun ekmek getirip çarptı. Anne çaydanlığı koydu, kızının kablolarla uğraşını şaşkınlıkla izledi.

Uzmanları sana göre ayarlayacağım, dedi Selin, dik durarak. Yanında, bölge sosyal hizmet merkezinin telefon numarasını içeren bir not defteri duruyordu.

Bir saat içinde durumu sosyal hizmet uzmanına anlattı. Uzun mor kazaklı kadın, programı hızlıca gözden geçirdi:

Başvuruyu online yapabilirsin. 442 sayılı kanun, 65 yaş üstü kişilere haftada iki kez bakıcı hizmeti hakkı tanıyor.

Selin formları doldurdu, annesinin gelir belgesini ekledi ve bir hemşire talebinde bulundu. Patronaj ayarlanacak, takvimi netleştirelim, dedi kadın.

Gün ortasına doğru, konutun girişinde bekçi saatine bakarak hafifçe kaşlarını çattı; Zeynep Hanım ise nöbet listesine bakıyordu.

Kişisel bir nedenim var, diye başladı Selin, annem yardım bekliyor, esnek bir program olmazsa hem burada hem evde başarısız olurum. Bu bir tatil talebi değil, haftada iki akşam erken çıkma, sabah vardiyası alma isteği.

Sözler, istediğinden sert kaçtı.

Zeynep Hanım gözlüklerini çıkarıp camı bir bezle sildi:

Raporlar artıyor, denetim yaklaşıyor.

Selin reddedileceğini düşündü, ama Zeynep devam etti:

Sakini stabil bir bakıma hak eder. Net bir plan sun, kimse göz ardı edilmesin, o zaman imzalarım.

Birkaç dakikada, Selin katılım planı hazırladı: Lidiye Hanımı poliklinik randevusuna üniversite gönüllüsü götürecek, koridor görevi Gökhan adındaki temizlikçi üstlenecek, Kahve Cumasını sabah erken saatlere kaydıracak. Zeynep formu inceledi, imzaladı ve ekledi:

Kalitenin düşmemesine dikkat et. Burada insanlar zaman çizelgesi değil, hayat yaşıyor.

O gün akşam Ahmet Bey albümünü bulamadığını söyleyip ağlamıştı. Selin, çamaşır odasına, depoya, hatta diğer sakinlerin odalarına bakarak aradı. Akşamüstü, yan komodinin arkasındaki tahtadan bir ses duyuldu; bir kağıt parçacığı ortaya çıktı. Albüm, kırmızı bir köşe kapağıyla birlikte bulundu. Selin tozunu sildi, kapağında 1973 Yazı yazıyordu. Ahmet Bey albümü göğsüne bastırdı, sanki bir kanatlı kuşu tutuyormuş gibi. Gözleri parladı; Selinin içinde biriken gerilim yavaşça eridi.

Toplu toplantıda, Aile Hikayeleri Köşesi önerisini sunarak, her sakinin değerli eşyalarını kilitli bir kutuda saklayabileceğini söyledi. Fikir onaylandı, Gökhan eski sebze kutularını raf haline getirecek, çekiç ve çivi sesi arasında Selinin bir kez daha gülümsemesi belli oldu.

Akşam beş civarı elbisesini çıkarıp tramvaya bindi. Annesinin dairesinde bir pencere ışığı yanıyordu; içerde bir hemşire maske takmış, sosyal hizmetten gelmiş, haftada üç kez kontrol için oturmuştu. Anne yeni misafire temkinli baktı, Selini gördüğünde başını salladı:

Tansiyonu düzenleyebiliriz, duymuşlar.

Bir hafta geçti. Selin sabah beşte kalkıp, sakinleri fizyoterapiye götürür, perşembe ve cumartesi akşamları beşte annesine yemek hazırlardı ya da yanına otururdu. Yoğun program bir koşu gibi görünse de artık anlamsız bir yarış değildi.

Bir gün Zeynep Hanım, Selini kontrol noktasında yakaladı:

Denetçiler katılımın arttığını belirtti. Hikaye kutularınız güzel iş çıkarmış. Teşekkür ederim.

Selin bir nefes verdi; plan işe yarıyordu.

Akşamüstü ince bir kar yağdı. İkinci kat pencerelerden eriyen kar, ince bir buz tabakası oluşturmuştu. Selin Ahmet Beyi odasına götürdü, radyatörün sıcak olduğunu kontrol etti, hemşire Olguya bir kez daha bakmasını söyledi, ardından paltosunu alıp sokak lambasının altına çıktı.

Trolbüs içinde nemli bir koku ve ıslak tüy kokusu vardı. Telefonunu açtı, annesinden gelen mesajı okudu: Hemşire tansiyon aleti getirdi, 130, normal. Kısa bir cümle, ama içinde huzur saklıydı. Selin bir sesli mesaj göndermişti: Ahmetin albümünü en sonunda karıştırıp eski bir sirk fotoğrafını bulduğunu anlatarak.

Annesinin evinde elma kompostosu kokuyordu. Eski buzdolabın gürültüsü hâlâ duyuluyordu ama yeni bir uzatma kablosu yanına konmuş, elektrikçi sorunu çözmüş, Selin rafları düzenledi, ayakkabılarını değiştirdi ve masaya oturdu.

Bugün acele etmiyor musun? diye sordu anne.

Hayır, dedi Selin. Yarın sabah nöbetim, zamanım var.

İkisi bal ile tatlandırılmış çay içti. Pencerenin önünde bir el feneri duruyordu; artık gerekmez ama hâlâ elin içinde. Anne, tansiyon değerlerini kağıda kaydetmeye başladı, hemşire de kontrol edebilsin diye. Selin dinledi, karnındaki endişe dalgasının kaybolduğunu hissetti; denge, korktuğu belirsizlik değil, net bir program ve birkaç dostla oluşmuştu.

Masanın üzerindeki askıda bir yün şal vardı; anne ona uzattı.

Dışarıda kar yağıyor.

Şalı boynuna doladı, ipliklerin sıcaklığı onu sararken, merdiven boşluğunda metal korkulukların soğuğu ve saatlerin tik takları tek sesleri oluşturdu. Işığı kapattı, mutfakta sadece bir lamba yanıyordu.

Yarın görüşürüz, anne.

Koşuşturma yok, telaş yok.

Merdiven boşluğunda soğuk ve demir tırabının kokusu vardı; Selin şalı elleriyle sıkıca kavŞimdi, Selin hem annesinin sıcak ellerini tutuyor hem de kalbinde yeni bir yol haritası çizmiş, her iki evin ışıkları birlikte parlıyor.

Rate article
Lifequest
İki Dert