Bir Barış kapının önünde oturup bekliyordu. Gün. İki. Bir hafta… İlk kar yağdı – o hâlâ oturuyordu. Ayakları üşüyordu, karnı acıktı ama beklemeye devam etti.

Bugün, baharın erken bir sabahıydı; hâlâ kar hafifçe bembeyaz bir örtü gibi gölgeli köşeleri kapatmışken, güneşli alanlarda yeşil filizler kırılmaya başlamıştı. Tam o anda, bir bakkal dükkanının sıcak borusunun dibinde, gri-beyaz tüylü minik bir yavru kedi, soğuğa karşı dayanmaya çalışarak kıvrılmıştı.

Yanımda duran 7 yaşındaki Elif, gözleri parlayarak bağırdı: Anne, bak! Kedi!
Annesi Ayşe ise kaşlarını çatarak, Haydi ilerleyelim, Elif. Muhtemelen kirli ve pireli olacaktır, dedi.

Elif çökerek elini uzattı. Yavru sadece hafif bir miyavla yanıt verdi, kaçmadı.
Lütfen anneciğim, evimize alalım! diye yalvardı Elif.
Ayşe ise kesin bir sesle, Hayır, bir daha hayır! Kiraladığımız dairede hayvan besleme izni yok, diye tekrarladı.

Tam o sırada yanımdan geçen Zehra, konuşmayı duyup durdu. Gözleri yavruyu ve ağlayan kızını gördü. Nereye götürmek istiyorsunuz? diye sordu Zehra.
Elif, ama annem izin vermiyor, diye hıçkırarak yanıtladı kız.

Zehra, bahçesindeki evde fare sorunları olduğunu ve bu küçük kedinin iyi bir avcı olacağını düşündü. Bana bir çiftçi gibi bakın, evimde bir yazlık var, bahçede güzel bir bahçe. Orası onun için harika olur, diye fısıldadı.

Ben de Gerçekten mi? O zaman ona ne ad vereceksiniz? diye sordum.
Zehra gülümseyerek, Barış koyalım, çünkü tüyleri çizgili, dedi ve böylece Barış hayatımıza girdi.

Barış, gri-beyaz, kehribar gözlü, inanılmaz derecede uysal bir kediydi. Bir dokunuşla mırıltı yapar, yüzünü avucuma yaslardı. Sadece bir hafta içinde bahçedeki tüm fareleri avlamış, Zehranın ailesi de hem memnun hem de rahatlamıştı.

Barış, her cumartesi kapı önünde bizi bekler, ayaklarımızın dibinde uyur, sanki bu onun ailesi ve yaşamıymış gibi davranırdı. Bunu her zaman düşünürdüm; bu mutlaka sonsuza dek sürer diye.

Fakat sonbahar gelince her şey değişti. Kasım ayında Zehra ve eşi Ahmet, yazlık evlerini kışa kapatmak için geldiler. Barışla ne yapacağız? diye sordu Zehra, çantalarını toplarken.
Ahmet omzunu silkeleyerek, Boşuna endişelenme, o kendi ayakları üzerinde durur. Sokak kedileri kışta nasıl hayatta kalırsa, o da öyle, dedi ve ikisi de ayrıldı.

Barış, kapıda beklemeye devam etti. Günler, başka bir gün, bir hafta… İlk kar yağdığında patileri buz gibi soğuk, karnı açlıkla sızlandı, ama hâlâ oturuyordu. Geri dönecekler. Kesinlikle dönecekler, diye düşündüm, umut çöküyordu.

Bir akşam, titrek bir ses duydum: Hey, dostum, çok soğuk mu? Karşımdaki adam, emekli bir çiftçi olan İbrahim Çelikti; yan komşumuz ve kış boyunca yalnız kalan bir yaşlıydı. Sıcak elleri ve evinin içindeki odun ve ocak, soğukla mücadele eden bir kıvılcım gibiydi.

Gel benim evime, ısın, dedi sessizce. Barış, o an bir şeyin farkına vardı: Her insan aynı değil.

İbrahim, altmışlıklarını geçmiş, eşi üç yıl önce vefat etmiş, çocukları ise şehirlere dağılmış bir adamdı. Kışın şehri sıkıcı, komşular yabancı, ama burada, kar pencerede biriktikçe sobanın çıtırtısıyla sıcaklık ve huzur buluyordu.

Barışa eski bir kazak giydirdim, içeri alıp ısıtıcıya koydum. Şimdi söyle, kışın böyle bir yerde nasıl kaldın? diye sorarken bir tencereye süt koydum; beş lira tutan bir paket süt almıştım. Kedi suskunlukla bakıyordu, kehribar gözleri hüzünle dolu.

Anlaşılan seni terk ettiler. Ne kadar da insan Allah affetsin, dedim başımı sallayarak.

İlk günlerde Barış saklanıp, sadece mutfak ocakının arkasından yemek yiyordu. Kahvaltı hazırladım, belki pek lezzetli olmayacak ama bir şeyler var, diyerek ona bir kase mısır unu karışımı verdim.

Günler geçtikçe cesareti arttı; önce mısırı, sonra sobanın yanında oturmayı öğrendi, ardından kollarıma yaklaştı. Birkaç gün sonra koltuğa atladı, dizimin üzerine oturdu.

Şu anda tam bir cesur! diye güldüm, Barış mırıltıyla karşılık verdi, sesini yükselterek kendine güvenini gösterdi.

Sabahları ben uyanmadan önce Barış yatağın kenarında bekler, kahvaltıyı birlikte paylaşırız. Gün içinde gazete okurken, o pencere kenarında oturur, dışarıdaki kar yağışını izler.

Bazen dışarı çıkar, kar temizler, patikaları açar, Barış peşimizde koşar, karda zıplar, kar taneleriyle oynar. Oyunu unuttun mu? diyerek gülüşürüm, Üzülme, yine öğrenirsin.

Akşamları ise Ahmetin eski dostu Miskinin anısını hatırlarım; o kedi on beş yıl yanımızda kalmış, vefat etmişti. İyi bir kediydi, sadık. Onu kaybettikten sonra bir daha hiç evlat edinmeye karar vermemiştim, derdim, Barış kulak verir, hafifçe mırıldanır.

Yeni yıla yaklaşırken Barış tamamen alışmıştı; ayaklarımın dibinde uyur, kapıyı çaldığımda hemen karşıma koşar, bir gün fareyi yakalayıp gururla getirirdi. Gerçek bir avcı! diye övünürdüm, Yemek çok, ama bu kadar avlanmaya gerek yok.

Kış hızla geçti; Şubatı Marta, Martı Nisana çevirdi. Bir sabah kapı önünde bir araba sesi duydum. Barış korkuyla pencereye atladı; ben dışarı baktım, kaşlarımı çattım.

Gelmişler, diye mırıldandım, eski sahipleri.

Aracın içinden Zehra ve Ahmet çıktı, yüzlerinde bir sevinç ve heyecan karışımı. Barış nerede? diye bağırdı Zehra, Kıs kıs kıs! Gel buraya, fare avcısı!

Barış camın önünde titredi, bütün vücudu titreşiyordu. Gitmek istemiyor musun? diye sessizce sordum Barışa. O, gözlerimdeki kararlılığı gördüm; cevap vermedi ama içindeki karar açıkça belliydi.

Kapı çaldı, Zehra bağırdı: İbrahim Çelik! Kedi bizim! Hemen çıkar! Ben ağır bir nefes alarak ayağa kalktım, Barışı yatağın altına sakladım.

Zehra ve Ahmet içeri girdi, Zehra kendinden emin bir tavırla, Bizim kedimiz Barış! Yazlıkta bıraktık, kışta kendine bakacakmış diyorduk, dedi. Ahmet ise, Kedi bir kedidir, kışta hayatta kalır, diyerek savunmaya çalıştı.

Ben soğukkanlı bir şekilde, O kadar kolay mı? Kasımda, aşırı soğukta, kapı önünde titriyor, yarı ölü bir haldeydi. O zaman beni eve aldı, ona bir yorgan verdi, dedim.

Zehra bağırdı, Bize geri ver! Bizim!
Ben alaycı bir sesle, Ne zaman senin kedin burada titreyip ölmek üzereydi? Kim ona yemek verdi? dedim.

Sırada komşu Meryem Hanım geldi, Geri mi döndünüz? Kediyi geri mi istiyorsunuz? diye sordu, gözlerinde hafif bir alaycılık.

Mahalledeki diğer komşular da toplandı; herkes İbrahimin tarafındaydı. Vicdanınız yok, dedi biri, Köpeği bir kış gecesinde terk etmek ne kadar acımasız!

Zehra öfkesiyle bağırdı, Kedi bizim! Bırakın!

Ben sakin bir sesle, Barış artık benimle, burada kalacak. Senlerce beklemek zorunda kalmayacak, dedim.

Zehra arabasına yöneldi, Ahmet ise sessizce arkasından ayrıldı. Gözleri suçlulukla doluydu.

Yaz geldiğinde Zehranın bahçesinde fareler çoğalmıştı; ama Barış artık benim yanımda, bahçede serbestçe dolaşıyor, kendini kanıtlıyor, köydeki kedilerin en iyisi olarak anılıyor.

Ben de yeni bir huzur buldum; sabahları Günaydın Barış, diye sesleniyorum, koyu kahverengi bir kase yoğurt (3 TL) alıyorum, ona sıcak bir kucaklama veriyorum.

Çocuklarım, torunlarım ziyaret ettiklerinde Barışı gördüklerinde gülüyor, Büyük bir kedi, ne kadar sevimli! diyorlar.

Elif artık büyümüş, annesi Ayşe de zaman zaman ziyarete geliyor, İyi ki onu sen korudun, diye teşekkür ediyor.

Kış yine kar yağdığında, Barış bahçeye koşar, kar taneleriyle oynar, bir daha korku hissetmez. Şimdi her şey yolunda, diye söylenirken, ben pencereden izliyorum, Artık her şey güzel.

İlkbahar geldi, son kar eridi, Zehranın bahçesinde Satılık yazan bir tabela belirdi. Barış bir kenarda geçip durdu; kendi işine, balık tutmaya giden dedemi karşılamaya koştu.

Bu günleri düşündüğümde, sadece bir kedinin hayatını kurtarmakla kalmadığımı, aynı zamanda kendi kalbimi de ısıttığımı anlıyorum. Hayat, bazen soğuk bir kış gibi gelir, ama bir dostluk ateşi her şeyi eritebilir.

Rate article
Lifequest
Bir Barış kapının önünde oturup bekliyordu. Gün. İki. Bir hafta… İlk kar yağdı – o hâlâ oturuyordu. Ayakları üşüyordu, karnı acıktı ama beklemeye devam etti.