Mert ile, Afyondaki bir kaplıcada tanıştığım adamla yaşamaya başladım. Çocuklar ise bunun bir şaka olduğunu düşündüler.
Bir gün kızım Deniz, Anne, duydum ki evden taşınmışsın. Bu bir şaka mı? diye mesaj attı. Şok oldum. Bir gün önce şarlot tatlısının tarifini konuşuyorduk, şimdi ise o soğuk, suçlayıcı tonla yazmıştı.
Her şey yolunda, yakında konuşuruz diye yanıtladım ama yanıt gelmedi. O an anladım ki, onun için bu haber bir skandaldı, güzel bir haber değildi.
Ben ise Mertin dairesindeki mutfak masasında oturuyordum; taze kahve kokusu ve balkondan gelen çam kokusu etrafı sarmıştı. Mert, elimi nazikçe tutuyordu. Üç ay önce tanışmıştık ve aramızdaki şey bir anlık değildi.
Her şey, kaplıcadaki bir akşam yemeğinde Bu çorba size de biraz tuzlu geliyor mu? sorusuyla başladı. Gülümseyerek ona baktım ve her şey hızla yol aldı. Ortak yürüyüşler, gece yarısına kadar süren sohbetler, telefon numaralarının değiş tokuşu Eve döndükten sonra bir süre bunun sadece hoş bir anı olduğunu düşündüm. Ama Mert aramaya başladı. Tekrar aradı.
İlk olarak kafelerde buluştuk, sonra beni kendi bahçesine davet etti. Orada eksik olan şey vardı: sıcaklık, ilgi, dikkat. Yedi yıl boyunca dul kalmıştım. O yılların çoğunu başkalarının sorunlarıylaçocuklar, torunlar, komşular, doktorlar, eczacılargeçirdim, kendi duygularımı ise göz ardı ettim.
Birden, hâlâ bir şeyler hissettiğimi fark ettim. Birinin beni öyle bir şekilde sarabileceğini düşündüm ki, yıllar, kırışıklıklar ve yalnızlık silinsin. Bir gün, Boş bir odam var, birkaç gün kalabilirsin. Ya da daha uzun bir süre, dedi.
Genç bir kızken hissettiğim o sıcak karın ağrısı, doğru yerde olduğuma dair bir içsel eminliği geri getirdi. Sessizce toplandım. Çocukların etrafında gürültü yaratmak, onlara açıklama yapmak istemedim.
Benim için bu kalbin bir kararıydı; onlar için ise bir kapriçti. Kızım sesini kestiğinde, onu aramaya çalıştım, ama aramayı reddetti.
Oğlum Baran soğuk bir sesle, Anne, ne yapıyorsun? diye sordu, ardından, İnsanlar konuşur. Senin yaşında böyle davranmaz, dedi. Şaka yapmaya çalıştım: Kaç yaşındayım, canım? 66 yaşındayım! O gülmedi.
Onlar için tek önemi, benim evde olmam, telefonun başında bulunmam, torunlara bakmam, bir TLye kadar bir para transferi yapmamdı.
Kavgalar başladı, sonrasında suçlamalar: Her zaman sorumluydun. Şimdi bir ergen gibi davranıyorsun! Böyle birden gidemeyeceksin! İnsanlar ne diyecek?
Ben, Ben insanların onayına göre yaşamıyorum, dedim. Bu konuşmadan sonra durum daha da kötüleşti. Torunlar aramayı bıraktı, en küçük torun doğum gününe davet etmediler. Kalbim ağrıdı, ama geri dönmedim.
Bir gün, çam kokulu bahçemizde, Mert sabahları kahvemizi yapar, Günaydın güzelim, derdi. O anda kendim oldum; hem büyükanne ne de yaşlı kadın değildim, sadece ben, ben.
Akşam oldu, ona baktım ve Çocuklar bir gün anlayacak mı? dedim. Omuz silkti: Bilmiyorum. Ama sen kendini anladın; bu en önemli şey. O akşam uzun uzun ağladım; ağlamam üzüntüden değil, içten bir dokunuştan kaynaklandı.
Geleceğin nasıl olacağını bilmem. Belki dönerler, belki dönmezler. Ama kimsenin bana aşk için çok geç demeye hakkı yok. Aşk, sadece gençlere özgü bir duygu değildir.
Şu anda genç hissediyorum. Başkaları karşı çıksa da mutlu olmak zor, ama gerçek, hak edilmiş bir mutluluktur.
Çocuklar, torunlar kendi hayatlarını sürdürür. Belki bir gün beni yanlış bir şey yapmış gibi görmez, bir kadın olarak cesurca kendini ortaya koyduğumu fark ederler.
Bana bir gün Pişman mısın? sorarlarsa, tek pişmanlığımın uzun süre beklemek olduğunu söyleyeceğim. Çünkü sevgiye yeniden aşık olmak için asla geç kalınmaz.
Hayatın bize gösterdiği en büyük ders: Kendi kalbinin sesini dinleyince, yaşın ne olursa olsun, gerçek mutluluğu bulabilirsin.




