Ben bir akşam Şebnemi yanımda kanepede otururken, Hafta sonu bir yerlere gidelim mi? Belki bir sinema? diye seslendi. Son zamanlarda birlikte çok zaman geçirmiyorduk ve ben bu yakınlığı tekrar yakalamak istiyordum.
Üzgünüm, meşgulüm dedi Mert, telefonundan gözünü ayırmadan, Annemin çatı işine yardım etmemi söz verdim. Kış yaklaşıyor, yine su sızıyor. Bütün hafta sonu orada kalacağım.
Şebnem başını salladı, hayal kırıklığını gizlemeye çalıştı. İçinde bir huzursuzluk belirdi ama onu hızlıca bastırdı.
Cuma akşamı Merti annesine götürüyordum. Şebnemin gözleri Mertin üzerindeki kıyafete takıldı; yeni pantolon ve ona doğum günü hediyesi olarak verdiğim pahalı gömlek hâlâ üzerindeydi.
Çatıya çıkacaksan, o güzel gömleği kirletecek değil mi? Orada katran, çamur dedi Şebnem, kıyafeti inceleyerek.
M o orada değiştiririm, diye aceleyle cevap verdi Mert, göz teması kurmadan arabasının anahtarlarını kapmaya yöneldi. Annemin kulübesinde yedek iş kıyafeti var. Endişelenme.
Şebnem onu kapıya kadar uğurladı, vedalaşırken bir öpücük verdi. Beş yıldır sürdürdükleri bir ritüeldi bu. Mert onu hızla sarıldı, sanki çabuk gitmek ister gibiydi, dokunuşları ona rahatsızlık veriyordu. Kapı kapanınca Şebnem arkasına yaslandı ve gözlerini kapattı. Bir şeyler değişmişti.
Yatak odasına girdim, yastığa yüzümü koydum, eşimin kolonyasının kokusu hâlâ yastıkta kaldı. Son iki ay Mert tuhaf davranıyordu; soğuklaştı, bana daha az sarılıyor, işte daha çok vakit geçiriyordu. Tüm işaretler bir tek şeye işaret ediyordu: aldatma. Başka bir kadın varmış gibi ama Şebnem bu düşünceleri bir kenara itiyordu, göz ardı etmeye çalışıyordu.
Saçma bir şey bu, diye fısıldadı kendine, Sadece işte yorgun, biraz sıkılıyor. Dün sabah hâlâ beni çok sevdiğini, hayatının en güzel şeyinin benim olduğumu söylerdi. Sözlerini sık sık tekrarlardı, sanki ezberlenmiş bir mantraydı. İnsanların değişebileceğini anlıyordu, ama Merti, bizim beş yıllık evliliğimizi, gelecek çocukları ve yaşlılık planlarını düşününce, aldatma fikrini reddediyordu.
Cumartesi sabahı Şebnem erken saatlerde markete gitti, insan kalabalığı azdı. Sepetini doldurdu; Mertin en sevdiği kavurmalık et, taze salata malzemeleri, bayramlarda alıp yediğimiz pahalı balık bile vardı. Evde bir bütün gün mutfakta, sevgiyle ve özenle yemek hazırladı. Çorbası tıpkı anneannesi Gülten Hanımın yaptığı gibi dumanlı, köfteleri ise krema ekleyerek sulu oldu. Tüm yiyecekleri paketledi.
Onlara götürüp yemelerini sağlayacağım, dedi içinden. Mert, annesi gün boyunca arkadaşının evinde kalacak, ben de çatı işini tamamlayacağım. Yemek yapacak zaman ve kimse kalmayacak.
Şebnem yiyecekleri arabaya yükledi, sızdırılmaması için dikkatle kontrol etti ve kasabaya doğru yola çıktı. Annelerinin evine giden yol otoyoldan kırk dakika, sonra çorak yollarda biraz daha sürdü. Gülten Hanım, eski ama sıcak bir köy evinde, geniş bir arazi ve bahçeyle oturuyordu. Şebnem çit kapısına vardığında, Mertin arabasının bahçede olmadığını fark etti.
Arabanın arkasına oturdu, çit kapısını gözetledi. Ev çatısı yepyeni bir metal kiremitle parlıyordu, oluklar yeni takılmıştı. Gülten Hanım, eski bir evde, çiğ bir hamilelik kıyafetiyle bahçede bir şeyler toplarken hafif bir şarkı mırıldanıyordu.
Şebnem sessizce arabasına geri oturdu ve geri döndü, annesine hazırlanmış yemekleri hiç teslim etmeden. İçinde bir sıkıntı ve öfke birikti; Mert açıkça yalan söylemişti. Neden? Açık bir yanıt vardı ama inanamıyordu, son bir umut tutuyordu.
Yolda mantıklı bir açıklama aradı. Belki çatı işi bitmişti, belki malzeme almak için dışarı çıkmıştı? Ama yeni çatı bir haftadan daha eskiydi.
Pazar akşamı Mert yorgun ama memnun bir halde eve döndü, üzerindeki kokular yabancı bir parfüme benziyordu. Gömleği hâlâ temiz, biraz kırışmıştı.
Ne kadar zor bir gün, dedi kapıdan içeri girer girmez, ayakkabılarını çıkarıp bana bakmadan. Sadece pazar akşamına kadar bitirdim. Çatıyı tamamen yeniledik, bundan yirmi yıl dayanacak, anne memnun.
İyi iş, diye onayladım mutfaktan. Gelecek hafta sonu annene birlikte gidelim mi? Biraz sohbet edelim, uzun zamandır görüşemedik.
Mert bir an duraksadı, sonra isteksizce kabul etti, boynunu ovuşturarak, Tamam, ama o belki meşgul olur; reçel, turşu gibi şeyler hazırlıyor olabilir.
Kısa bir ziyaret olur, diye ekledim, içimde bir felaket önsezisi büyüyordu.
Hafta boyunca konuşma hazırlıkları yaptım, her kelimeyi düşündüm. Mert her zamanki gibi işe gidip akşam evine dönüyordu, ama gözlerine bakmaktan kaçınıyordu, yatakta ise duvara dönük oturuyordu.
Ertesi Cumartesi güneşli ve sıcaktı. Sessiz bir şekilde annesine giden arabada Mert gergin bir şekilde direksiyona vuruyor, arka aynayı ayarlıyordu. Ben ise pencereden sarılaşmış tarlaları izleyip, nasıl başlayacağımı düşünüyordum.
Yemek masasında Ayşe Hanım (annemiz) her zamanki gibi hareketliydi; salatalar hazırlıyor, ekmek dilimleri kesiyor, mahzeninden turşu çıkarıyordu. Mert gergin bir şekilde oturmuş, pek bir şey yemiyordu, sadece çatalıyla tabağını karıştırıyordu.
Ayşe Hanım, yeni çatı nasıl? Mert, geçen hafta değiştiğini söylemişti. Pahalı mı oldu? diye başladım.
Masada ağır bir sessizlik çöktü. Ayşe Hanım şaşkın bir bakışla önce oğluna, sonra bana döndü, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Çatı mı? Biz temmuzda değiştirdik, siz tatildeyken. Renk hakkında konuşmuş muyduk, hatırlamıyorum, dedi.
Anne, bir şeyleri karıştırıyorsun, diye müdahale etti Mert, sesinde titrek bir panik.
Ama ben eski çatıdan bahsediyordum, yeni çatı yani hafta sonu biraz onarılmış, diye telaşla açıkladı Ayşe Hanım.
Uydurmaya gerek yok, diye kestim. Şimdi anladım. Sen bana aldatıyor musun?
Mert kelimeleri boğazından çıkarmaya çalıştı, gözleri tabağa bakıyordu, ellerini masanın altında sıkıp açıyordu. Ben ayağa kalktım, bacaklarım hafifçe titriyordu ama dik durmaya çalıştım.
Senden böyle bir şey beklemiyordum. Hep dürüst ve açık olduk diye sanmıştım. Başka birini gördüyse, söylemesi gerekirdi. Ben de boş yere kavga edip bağırmak istemem.
Şebnem, ne kadar sert konuşuyorsun! diye bağırdı Ayşe Hanım, masadan sıçradı. Adamlar bazen yanılır, affet, aileyi koru. Erkekler hep dolaşır, zamanla geçer, bana güven.
Hayır, diye kararlılıkla cevap verdim, kapıya yönelerek. Böyle bir ihanet affedilemez. Mert, burada annene kal, eşyalarını birkaç gün içinde getiririm. Dönmek zorunda değilsin.
Mert, bekle! diyerek koştu, kalenin kapısında elimi tutup döndü. Beni affet! Bu bir dalavere, bir rüya gibiydi, kendime bile farkında değildim! O kişi benim için hiçbir şey değil, sadece aptallık yaptım!
Elimi çabuk bıraktı, gözlerimde tutulan gözyaşları damlayarak, ama ağlamaya izin vermedim.
Beni aldatıp ihanete uğradın. Neden bahane, retrograd Merkür ya da ay tutulması, fark etmez. Bana acı çektin, ailemizi yıktın, affetmeyeceğim. Tek başına yaşa.
Kapıya yöneldim, arkada kalan çaresiz figürüne bakmadan otobüs durağına doğru yürüdüm. Mert kapının önünde başını eğmiş, Ayşe Hanım ise gençlik ve tutkunun geçiciliği hakkında ağlamaya başladı.
Eve döndüğümde eşimin eşyalarını bir bir topladım: kıyafetler, tıraş malzemeleri, ilk yıl aldığımız Örümcek Adam temalı kupa. Hepsini kutulara doldurdum. Ertesi gün bu kutuları Ayşe Hanımın evine götürdüm. O hâlâ beni ikna etmeye çalıştı, hafif bir gözyaşı döktü.
Şebnem, düşün. Mert evine geri dönebilir, sakin bir şekilde konuşabilirsiniz. Beş yıl bir ömür!
Kararım kesin, diye keskin bir sesle yanıtladım, son kutuyu boşaltırken. Pazartesi boşanmaya başvuruyorum. Artık bizi bağlayan bir şey kalmadı. Lütfen beni arama.
Mert annesinin evinin kapısında, eski bir tişört içinde, umutsuz ve küçük bir çocuk gibi durdu. Ben bir bakış bile atmadım, kapıyı çarparak çıkıp onun hayatından tamamen çıktım.
Boşanma hızlı bir şekilde sonuçlandı; ortak mal çok azdı, çocuk da yoktu, şükür ki daire Şebnemin önceden alıp aldığı bir mülkti, bölüştürmek gerekmedi. Mert hiç direnmedi, sadece avukat aracılığıyla bir görüşme talep etti; ben ise ret ettim.
Üç ay sonra iş yerindeki bir kafede ortak tanıdığımız Olcayla karşılaştım.
Merti duydun mu? diye sordu, kahvesini karıştırırken merakla.
Hayır, duymak istemiyorum, diye cevap verdim, Oysa Olcay devam etti, sesini alçaltarak: Tahmin et, o kadın boşandıktan hemen sonra Merti terk etti. Aslında bir evli adam, evli adamı severmiş! Adrenalini, gizemi severmiş, serbest adam sıkıcıymış. Şimdi annesiyle yaşıyor, işini kaybetti. Acı bir sahne.
Omuz silkerek, yeşil çayımı bitirdim.
Artık benim işim değil, dertlerim de değil.
Kafeden çıktığımda sonbahar güneşi soğuk bir ışıltı yaydı. Hayatın devam ettiğini düşündüm; yalan, ihanet ve Mert olmadan




