Karlı bir kış akşamı
Sabahın erken saatlerinde Aysu evinden çıktı; kar hafifçe yağıyordu, ama büyük beyaz taneler sessizce süzülüp yere düşüyordu. Gökyüzünde yıldız yoktu, bulutlar kaplamıştı; uzaklarda ayın ışığı bir parıltı gibi denemeye çalışıyordu ama kendini tutamıyordu, şimdiden şafak çöküyordu. Öğleye doğru köyün üzerine güneş yüzünü gösterdi.
Gün, diğer günler gibi akıp gitti. Akşamüstü Aysu evine doğru yürürken gökyüzü gri bulutlarla kapandı, şiddetli bir rüzgar esti.
Bu neyin nesi, hâlâ sessizken, diye düşündü Aysu, henüz eve varmadı ki bir fırtına patladı; öyle bir fırtına ki önü göremiyordu.
Neyse ki evine yaklaşıyordu. Kapıdaki çitleri açıp düşündü:
İyi ki kar birikmedi hâlâ, ama hava fırtınayla oyalanıyor gibi görünüyor Dışarıda rüzgar uğulduyor, çitlerin yanına dev bir çam sallanıyor, Allaha şükür evime kadar yürüdüm. Kapıyı açıp içeri girdi.
Akşam yemeğinden sonra ocakta oturdu, dışarıdaki uğultuyu dinlemeye çalıştı; bacadan rüzgar ıslık çalıyordu, uykusunun kollarına düşmesini fark etmedi. Uykuya dalınca kapıda ısrarla bir çalınma duydu.
Bu saatte kim getirdi beni buraya? diye ocaktan inip çizmeli ayaklarını koyarken düşündü ve kapıyı açtı.
Kim o? diye sordu.
Hanımefendi, içeri girebilir miyim, biraz dinleneyim, dedi bir erkek ses
Sen kimsin? diye sordu Aysu.
Ben Mehmet, şoförüm. Senin evinin önünde takıldım, kar birikmiş, yolu göremiyorum. Karanlık, fırtına Kürekle karı itmeye çalışıyorum ama kar bitmek bilmiyor. Lütfen içeri gel, korkma, bir şey yapmayacağım, dedi, komşu köyden olduğunu ekleyerek.
Aysu tereddüt etti; dışarı neredeyse geceye karışmıştı ama çitleri açtı, karda kaplanmış uzun boylu adam içeri süzüldü.
Tamam, içeri alalım Mehmet, komşu köyden, dedi.
Teşekkür ederim, hanımefendi. Kapınızı açmazsanız daha da yürümek zorunda kalırdım, diyerek, ceketiyle koltuk altındaki kardağını silip başını kırparak, kapının yanına oturdu.
Çay ikram edeyim mi? diye sordu Aysu.
Çok iyi olur, biraz üşüdüm, rüzgar çılgına döndü, diye cevap verdi Mehmet.
Aysu, dün akşam pişirdiği sıcak börekleri masaya koydu, bir fincan çay ve hâlâ ocaktan çıkan sıcak demliği getirdi.
Sağ olun, dedi Mehmet, Adın ne hanımefendi?
Aysu, Aysu Demir, ama isimsiz de diyebilirsin, diye içten bir gülümsemeyle yanıtladı.
Yalnız mı yaşıyorsun? Ne kadar süredir? diye sordu.
Beş yıldır, diye fısıldadı.
Eşin nerede? diye sordu.
Eşim eşim bir armut yedi, şehre kaçtı, dedi Aysu, gözlerini birden havaya kaldırarak.
Çocuk var mı? diye sordu Mehmet.
Çocuğum yok, dedi Aysu. Senin de bir ailen var mı?
Benim ailem yok, dedi Mehmet hüzünle. Bir zamanlar evlenmiştim, ama olmaz oldu, diyerek detayına girmedi.
Anladım, ben de bir şey eksik, dedi Aysu. Çayın tadını çıkar, börekleri ye, ben de sana ocakta bir yatak hazırlayayım.
Mehmet ocağa çıkıp uykuya daldı; Aysu uyuyamıyordu. Genç, sağlıklı bir kadın, ama bir aile, bir çocuk yoktu; yalnızlık acısı üzerine bir battaniye gibi çöküyordu.
Uykusuz bir adam ocağın üstünde yatıyor, yabancı bir adam. Keşke benimkini kadar sevgi dolu, şefkatli ve çalışkan bir eş olsaydı, diye düşündü.
Sabaha kadar uyuyamadı; sonunda uyanınca ocaktan gelen sıcaklığı hissetti. Ocağı suyla doldurdu, kömür üzerinde sıcak bir krep pişirdi. Mehmet uyanınca, Sabahın ilk ışıkları ocağın yanından çekiyor, krepler nefis, diye gülümseyerek söyledi.
Kahvaltıdan sonra Aysu işe gitmek üzere hazırlanırken, Mehmet, kapıyı kilitlemem, dileyebilirsin bir kilit tak, dedi. Eğer soğuklarsan çay demliğimin içinde bekler, haşlanmış patates de var. Güle güle, belki bir daha görüşmeyiz, diye ekledi.
Mehmet veda etti, Hoşça kal Aysu, misafirperverliğin için teşekkür ederim, dedi.
Öğle tatilinde Aysu evine döndü ve Mehmetin arabasıyla kar küreklediğini gördü. Arabayı hareket ettiremiyordu.
Yine buradasın? diye sordu.
Evet, akü bitti gibi görünüyor, yol tamamen kapanmış, diye yanıtladı Mehmet.
İçeri gel, bir şeyler yiyelim, ben de öğle yemeğine geldim. Kar çok, zor geldim, dedi Aysu.
Aracını nereden bulabilirim? Yol açılmadan çıkamam, diye sordu Mehmet.
Tamircilerde bulabilirsin, ama öğle arasında kapalıdırlar. İki saatten sonra gidebiliriz. Şimdi yiyelim, sonra seni götürürüm, diye önerdi Aysu.
Aysu, bu yabancı sürücüde tuhaf bir bağ hissetti; onun yanında huzur buluyordu.
Mehmet, Küreğiyle çabuk çaldım, karı temizledim, derken Aysu onun yanaklarındaki ince beyaz çizgileri ve göz çevresindeki kırışıklıkları fark etti.
Henüz otuz yedi, belki bu yaşta bir beyazlık var evde nazik, kibar bir adam olması ne güzel, işte kadın mutluluğu, diye düşündü.
Mehmeti tamirhaneye bıraktıktan sonra Aysu işine yöneldi.
İyi yolculuklar Mehmet, diye çığlık attı.
Sana da her şey gönlünce olsun Aysu! diye yanıtladı.
Akşamüstü, kışın çabuk karardığı bir gölgede evine dönerken, pencerelerde ışık yanıyordu. Kalbi çarptı, birinin onu beklediğini hissetti.
İçeri gel hanımefendi, diye gülümseyerek Mehmet, çay demli.
Neden hâlâ gitmedin? diye sordu Aysu.
Yarın sabah bir traktör gelecek. Şu an atölyede araç yok, dedi Mehmet.
Akşam yemeğinden sonra işlerini bitirip yatağa yattı. Mehmet ocakta oturmuş, bir şey düşünüyormuş gibi görünüyordu; aniden atladı, yatağa oturdu. Aysu şaşkınlıkla dondu, ne söyleyeceğini bilemedi; Mehmet sessizce battaniyeye sarıldı ve sıkı bir kucaklaşma önerdi. Aysu ona uzandı
Uzun süre sessizce yattılar. İlk sözü Aysu kesti.
Mehmet, bütün hayatımı seninle birlikte geçirebilirdim.
Mehmet birden irkilerek kalktı.
Bu ne demek? Evlenmem mi gerekiyor?
Ama ne? diye çekingen sesle sordu Aysu.
Mehmet bir anda biraz sinirlenmiş gibi konuştu.
Evlenmek, su içmek gibi kolay değil. Kadınlara güvenmem artık. Bir kez evlendim, eşim başka birine koştu, ben de onlara rastladım. Benden başka kadınlar da oldu ama Sen de bir şeyler bulamadın Benimle evlenmek istemediğin bir şey mi? Sadece battaniyeye girmek istedin. Yarın giderim, başka birini bulursun
Ama ben kimsenin peşinde değilim, dedi Aysu.
Belki de, kimse beni tanımadı, hâlihazırda evlenmiştin, dedi Mehmet. Bir şey eksik mi?
Aile, çocuk istiyorum. Bir evlat ve kocam olsun, anneliğin sevinci, diye bağırarak gözyaşları içinde fısıldadı.
Yaslanma, gözünü aç. Çocuk nereden gelecek? Beni affet, dedi Mehmet.
Aysu suskun kaldı, kendini suçladı, bir yabancıya güventiği için utanıyordu. Saatlerce uyuyamadan geçirdi, sabah olduğunda Mehmet uçarak hazırlanıyordu. Altı saatte traktör gelmesi gerekiyordu; Aysu kapısına çıktı, ona veda etti.
Affet beni Aysu.
Hoşça kal Mehmet, bir daha takılırsan kapıyı açmayacağım, diye bağırmak istedi ama içi bir haykırışla doldu.
Mehmet gitti. Öğleye kadar arabası hâlâ köyde değildi. Bir süre bekledi, ama o dönmedi. Zaman geçtikçe Aysu bir şeylerin değiştiğini hissetti, en yakın arkadaşı Sibele anlattı.
Sibel, hamilesin! diye gülerek söyledi, Hemen şehre doktor gör.
Tanrıya teşekkür etti; annelik hayali gerçek oluyordu. Doktordan hamile olduğunu duyunca sevinçten gözyaşları aktı, kaderin Mehmetle tanışmasını teşekkürle karşıladı.
Doğum zamanı geldi. Hemşire çocuğu kucağına verirken sordu:
Yavruya ne ad vereceksin?
Ayşar diye adlandıracağım, ileride Stefan olur, dedi Aysu.
Henüz yaşlılık düşünmek erken, önce büyütmek lazım, diyerek hemşire güldü. Yoksa bir de hamile kalırsın.
Bir eş olsaydı, gelirdi, diye yanıtladı Aysu.
Ayrılma günü geldi, Sibel Aysuya yardım edemeyeceğini, ama bir ambulans göndereceklerini söyledi.
Otobüsle köye nasıl gideceğim, bebekle? diye endişelendi Aysu, ama hemşire bir ambulansla götüreceklerini vaat etti.
Aysu eşyalarını topladı, çocuğu göğsüne bastırdı, çıkışa doğru yürürken bir anda durdu; önünde büyük bir çiçek buketiyle Mehmet, yanındaki Sibel kurnaz bir gülümsemeyle duruyordu.
Mehmet, bu adam senin eşin diye söylüyor ve doğumdan çocuğunu aldırmak istemiyor, dedi Sibel.
Aysu çocuğu Mehmetin ellerine verdi, mutlu bir gülümseme yayıldı, gözlerinden mutluluk gözyaşları süzüldü.




