Eskiden, aile bağını korumak uğruna kayınvalidenin hınçlarını daha fazla kaldıramayan İrem, boşanma davasını ilk kez açtı.
Yine bu yağı mı aldın? Sana söylemiştim, Vuralın mide yanması yapacağını dedi Gülten Hanım, elinde sarı paket bir tereyağı tutarken Kırmızı paketi al, hem ucuz hem de doğal. Sen yine parayı havaya harcayıp eşini zehirlemeye çalışıyorsun.
İrem, işten yeni yeni dönmüştü; tek istediği sıcak bir çay ve sessizlikti. Derin bir nefes alarak sinirini bastırdı. Bu sahne, eksik ekmek, kötü kokuşmuş çamaşır deterjanı, eğik perde gibi ufak tefek detaylarla hep aynı rutinde tekrar ediyordu.
Gülten Hanım, Vural üç yıldır bu yağı kullanıyor, hiç yanması yok dedi sakin bir sesle İrem, çantasını sandalyeye koyarken Ve lütfen buzdolabına koy, eriyip kaçmasın.
Nasıl konuşuyorsun büyüklere! diye bağırdı kayınvalidesi Vural! Duyuyor musun? Ben sağlığın için endişeleniyorum, eşin bana bir lokma bile ekmeği çökertiyor!
Vural, oturma odasında televizyondan başını kaldırdı; annesinin çağrısına isteksizce mutfağa yürüdü. Yüzü hem suçlu hem de yorgundu. Beş yıllık evliliğinde iki kadın arasında arabulucu olmayı öğrenememiş, kuş gibi gagasını toprağa gömmüş, fırtına dinene kadar beklemişti.
Anne, İrem, ne oluyor yine? mırıldandı Normal yağ. Al buraya, ben koyarım.
Hayır, dinle evlat! diye kesintisiz devam etti Gülten Hanım Kadın ev işleri biliyor mu? Buzdolabında sadece yoğurt ve yeşillik var; erkeğin eteğe ihtiyacı var! Köfte, zengin bir çorba! O geç gelir, yorgun olur, sana hazır gıdalar verir. Ben gençliğimde hem çalışır, hem evi tertemiz tutar, hem de birden bir her şeyi yapardım!
İrem içi içine kadar kızdı. Lojistik müdürü olarak büyük bir nakliye şirketinde çalışıyor, maaşı Vuraldan bir buçuk kat üstüydü; bu sayede evlerini yeniledi, yeni bir araba aldı. Gülten Hanım ise yarı zamanlı kütüphaneci olarak geçim sağlardı ve damadının kariyerini boş bir ses gibi duymazdı; onun tek önemi çorbanın lezzeti olurdu.
Gülten Hanım dedi buz gibi bir sesle İrem Ben yediye kadar çalışıyorum, Vural beşte evine geliyor. Et isterse kendisi biftek pişirebilir; elleri var.
Adam mı, ocağa? diye hayretle sordu kayınvalidesi, göğsündeki amber kolyeyi tutarak Bu kadın işi sana mı bıraktı? Oğlum, bak ne hale geldin! Karın sana yemek vermiyor, saygı göstermiyor, anne senin gözünde hiç değerli değil!
Vural suratını buruşturdu.
Anne, gerçekten mantı yapabilirim. Lütfen başlama. İrem yorgun.
Yorgun mu! Ben de yorgun değil miyim? Şehir içinde binlerce kilometre yolcuydum, size çilek reçeli, poğaça getirdim; çünkü aç kalmayacağınızı biliyordum!
Gerçekte Gülten Hanım, otobüsle yarım saatlik bir yolculukla gelir, getir derdi; çilek reçeli ve poğaçalar da bir bahane, bir denetleme fırsatıydı. Bir yıl önce Vural ona her ihtimale karşı anahtar vermişti; o günden beri ihtimaller haftada ikiüç kez gerçekleşiyordu. Kayınvalidesi evde kimse yokken mutfak dolaplarını düzenli bir şekilde değiştirir, çiçekleri sular, çürür, ardından eksiklerin bir listesini masaya bırakırdı.
Reçel için teşekkür ederim sözcükleri zorlayan İrem Çay içelim mi?
Akşam, kayınvalidesinin artan elektrik, su ve doğalgaz faturalarından, genç neslin çöküşünden ve komşu Velinin gelinine dair dedikodularından bahseden tekinsiz bir monolog eşliğinde sessiz bir gerginlikle geçti. İrem, aşırı tuzlu poğaçayı çiğnerken, daha ne kadar dayanabileceğini düşündü.
O gece Gülten Hanım nihayet evden ayrıldıktan sonra İrem, kocasına yaklaştı.
Vural, anahtarları almamız lazım dedi karanlıkta, tavana bakarak.
Neden? diye savunmaya çalışan Vural Anne sadece yardım etmek istiyor; yalnız kalıyor, babam çoktan öldü, biz onun ışığıyız.
Bu ışık değil, projektör; her şeyi yakıyor. Sınırlarımızı aşıyor. Geçen sefer iç çamaşırımı fengşuiye uygun olmadığı için yerden çaldı. Sen buna vahşi gelmiyor musun?
Kötü niyetli değil, sadece alışılmış bir tutum. Biraz sabır, lütfen. Benim için. Kavga etmek istemiyorum, anne tansiyonu yükselir, ambulans…
İrem yanına döndü, sabır kelimesi artık evliliklerinin mottou olmuştu; eleştiriyi, habersiz ziyaretleri, istenmeyen tavsiyeleri tolere etmek zorundaydılar.
Aylar içinde durum bir ayda tırmandı; İrem ve Vural bir altı aylık deniz tatili planlamış, otel ayırtmış, bilet almıştı. Ayrılış gününden iki gün önce kayınvalidesi panik bir sesle aradı:
Vural! Çok kötü hissediyorum, kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum! Hemen gel!
Vural çantasını yarım bırakarak koştu; İrem de ona eşlik etti, içlerinde bir şüphe kıpırdandı. Gülten Hanım oturma odasında terli bir havlu ve bir tansiyometreyle oturuyordu.
Oğlum, gelmişsin… diye inledi Görmedim seni, birden bastı…
Anne, ambulans çağırdın mı? diye sordu Vural, nabzını tutarken.
Ambulans mı? Onlar sadece işleri mahveder. Sadece yanında ol, su ver, elimi tut. Tek başıma korkuyorum.
Anne, yarın uçuşumuz…
Gülten Hanım gözlerini ölü bir kuğu gibi kısarak baktı:
Nasıl bir uçuş? Beni terk mi edeceksin? Böyle bir hâlde?
Vural çaresizce İreme baktı; gözlerinde bir yalvarış, kendi kararını sen al diye çığlık.
Gülten Hanım dedi İrem kararlı bir sesle Eğer gerçekten hasta isen, doktor çağırırız. Doktor hastaneye gitmek isterse tatilimizi iptal ederiz. Sadece havanın etkisi ise bir hemşire tutarız, bir hafta evde kalır.
Hemşire mi? kayınvalidesi bağırdı Başkasını eve alacağız? Sen benim ölümümü istiyorsun! Benim sadece tatil planlarıma bakmadığını söyle!
İrem telefonunu çıkardı:
Polise arıyorum; evime izinsiz girildi, tehdit ediliyor…
Gülten Hanım gözleri büyüdü; yanındaki arkadaşı Lütfiye, tavuk kızartması gibi bir şey çıkarıp kaçmaya çalışıyordu.
Polisi anneme mi getireceksin? fısıldadı.
Çıkın, eğer şimdi anahtarları teslim etmezseniz.
Kayınvalidesi anahtar demetini yere attı; çelik gibi bir sesle çınladı.
Lanet olsun! Burada artık olmayacak ayakların! Vuralı terk ettiririm!
O, kapıyı çarparak dışarı çıktı; duvar kırılmış, tavan alçıları dökülmüşken İrem titrek elleriyle anahtarları topladı, oturup çirkin bir tabak, lekeli bir masa ve şprut üzerine bakıyordu.
Akşam Vural geldi, anneyle ilgili bir çığlıkla dolu bir telefon konuşması yapmıştı; İremi, annesine yumruk atmakla ve bir arkadaşını dışarı atmaktan bahsetmişti. O, fırtına gibi içeri girdi:
Ne yaptın sen? bağırdı Anne kalp krizi geçiriyor! Ambulans çağırdık! Neden polise tehdit ettin?
İrem sakin bir sesle: Ben evi savundum. Anneniz yabancıları eve soktu, eşyalarımı karıştırdı, yemeğimi yedi.
O sadece çay içmeye gelmiş! Bu da benim evim!
Hayır Vural, bu senin evin değil. Burada bir aile var ama bizim aile artık yok.
Vural çantaları gördü, bir an duraksadı:
Ciddi misin? Bir tartışma yüzünden mi? İyi ki bir şeyler olmuş… Anne affeder, sen özür dilersen…
Özür? İrem sırıttı Sen annene evlenmiş gibisin. Ben bu üçgenin dışındayım. Hizmetçi, cüzdan ve dövüşçü olmaktan sıkıldım. Evime güvenle girmek istiyorum.
Kime lazım olurum? bağırdı Vural, umutsuzca Otuz iki yaşında boşanacak mısın? Prens bulacağını sanıyor musun?
Görürsen. İrem alayla, ama gözleri hâlâ bir acı taşıyordu.
Bir gün, hastalığı gibi bir soğukluk içinde işten erken çıkıp eve dönmeye çalışırken kapı önünde yabancı ayakkabılar ve tanımadık bir palto gördü. Mutfakta Gülten Hanım ve tüy dökümlü, peruklu bir teyze, onun evine çay dökmüş, İremin düğün takımı çay setini kullanıyordu; masada salam, ekmek ve bir kavanoz sardalya duruyordu.
Ah, Gülten, ne diyorsun? teyze gülerek Ben de aynı çaydanlıkla geldim, ikimiz de aynı sıkıntıyı yaşıyoruz.
İrem donuk bir sesle: Ne oluyor? soğuk öfkeyle Bu ev benim, bu çay benim, izinsiz mi?
Gülten Hanım bir an şaşırdı, sonra hakim bir tavır aldı:
Oğlumun evi! Sesini yükseltme! Ben annesiyim! İstediğim zaman gelirim!
Bu da benim evim, Vural evlenmeden önce aldığım. Siz anahtarları masaya koyun.
Kayınvalidesi kızarıp bağırdı: Beni kovuyorsun! Lütfiye duyar, Vurala anlatsın!
Anahtarlar masaya çarptı, çatal çınladı. Gülten Hanım çay bardağını yere döktü.
İrem polise telefon etti:
Merhaba, evime izinsiz girildi, tehdit ediliyor…
Lütfiye, kızartılmış tavuk kokusunu duyunca, ütü diye bağırarak kaçmaya çalıştı.
Polisi anneme mi çağıracaksın? sordu Gülten Hanım.
Gider misiniz, yoksa anahtarları verin.
Kayınvalidesi anahtar demetini yere fırlattı, bir an çınladı:
Lanet olsun! Artık ayaklarım burada olmayacak! Vuralı terk ettiririm!
Çıktı kapıdan, duvarlar kireçini dökerken İrem titrek elleriyle anahtarları topladı, oturdu, lekeli masa ve şprutla dolu bir akşam gördü.
Vural ertesi gün eve geldi; annesiyle ilgili bir fırtına çağrısı yapmıştı ve İremi, anneye yumruk attığını ve arkadaşını dışarı attığını söylemişti. O, fırtına gibi içeri daldı:
Ne yaptın sen? bağırdı Anne kalp krizi geçiriyor! Ambulans çağırdık! Neden polise tehdit ettin?
İrem sakin bir sesle: Ben evi savundum. Anneniz yabancıları eve soktu, eşyalarımı karıştırdı, yemeğimi yedi.
O sadece çay içmeye gelmiş! Bu da benim evim!
Hayır Vural, bu senin evin değil. Burada bir aile var ama bizim aile artık yok.
Vural çantaları gördü, bir an duraksadı:
Ciddi misin? Bir tartışma yüzünden mi? Anne affeder, sen özür dilersen…
Özür? İrem sırıttı Sen annene evlenmiş gibisin. Ben bu üçgenin dışındayım. Hizmetçi, cüzdan ve dövüşçü olmaktan sıkıldım. Evime güvenle girmek istiyorum.
Kime lazım olurum? bağırdı Vural Otuz iki yaşında boşanacak mısın? Prens bulacağını mı sandın?
Bak, bir gün göreceksin. İrem alayla, gözlerinde hâlâ bir acı taşıyordu.
İki ay sonra Vural, annesine yemek pişirmeye çalışırken İrem, mahkeme salonunda ilk başta dağınık, ütüsü eksik bir ceketle duruyordu. Duruşta, gelin çorbası yerine sıcak çorba yoktu; Vural, annesinin nöbet dediği bir şey için çarşafını sıkıştırıyordu.
Geç oldu, Vural dedi İrem Ben çorba içinde defne yaprağı istemiyorum, eğer istemezsen.
Boşanma kararı çıktıktan bir yıl sonra, İrem bir kafede arkadaşlarıyla kahve içerken, yeni bir saç kesimi ve ışıltılı gözlerle gülümsüyordu. Dışarıda Vural, Gülten Hanımla yürürken, kayınvalidesi ona bir şeyler söyler, Vural omuzlarını düşürüp ağır çantalar taşırdı.
Arkadaşı, Pişman mısın? diye sordu.
İrem bir yudum cappuccino alıp:
Sadece bir şeyi pişmanım, beş yıl önceki o anahtarları geri alamamış olmak.
Pencereye baktı, dışarıda yabancı bir hayat vardı; içerde ise kendi hayatı, güzel ve özgürce var oluyordu.
Bu hikâyeyi duyanlar, kişisel sınırlarını korumanın ne kadar önemli olduğunu anımsasınlar; her şey bir çay, bir yağ ve bir anahtarla başladı, ama sonunda özgürlükle bitti.




