Balıkların kralı bile bir gün dileyebilir
Gülten, emekliliğine kadar tutkulu bir balıkçıydı. Emeklilikten sonra bile bütün boş zamanını, elinde bir olta, yanındaki sandalyeyle nehir kenarında geçirmeye bayılırdı. Eşi Nihat hâlâ çalışıyordu; çocuk spor okulu öğretmeni ve eski Yenişehir Spor Okulunun şanlı antrenörüydü. Öğrencileri, okulun adını kırk beş kilometre öteden duyurmuş, bir bakıma Nihatın da iyi adam ünvanını hak etmesine sebep olmuştu. Bu yüzden Nihat da, sevgili karısının yanında saatlerce nehir kenarında oturup suyun sakinliğini izlemek isterdi; ama ne yazık ki takvimi ona pek izin vermiyordu. Antrenmanlar, müsabakalar, yarışmalar Emeklilik kuralları hâlâ ona tam oturmamıştı, sadece hafta sonları kaçıp balık tutabiliyordu. Gülten, her zaman onun bu sınırlı kaçışlarını desteklerdi.
Nihayet bir Cumartesi, ülkede kısıtlama hâkimken, çocuklar çevrim içi ders alıyordu. Nihat neşeyle olta ekipmanlarını topladı, arabaya Gülteni, iki torununuŞahin ve Eceyioturdu. (Büyük torun Sarp, meslek lisesini bitirip itfaiye birliğinde görev yapıyordu.) Komşu evden ise aynı yaşta Kıvanç, bir bakıma küçük komşu olarak arabayı izliyordu. Kıvanç, Ya gidecekler mi? diye merakla bakıyordu; ama balık tutacağının farkına varınca gözleri parladı.
Nihat arabayı yavaşlatarak camı kısmice açtı:
Kıvanç, bizimle balığa gelmek ister misin?
Kıvanç hemen koştu, Büyük anneye sorayım, dedi ve evine daldı. Bir dakika içinde anneannesi ValentinaKıvançın büyükannesiçıktı:
Sizi de getirelim mi?
Bekliyoruz, dedi Nihat.
Yaşasın! diye torunlar sevinç çığlıkları attı.
Kıvanç yarım dakikada şapkasını daha derine çekti, atkısını bağladı ve eldivenlerini taktı; ardından arka koltuğa kaydı.
Aynı eski noktayaBıyıklı Hasanın Şahin Balıkçılık alanınavardık. Orada, bir zamanlar Bıyıklı lakaplı bir aile, büyük ve yağlı bir alabalık türü olan yayaları tutardı. Nihat, çocukların ısınması için kıyıya bir ocak kurdu, Gülten ise katlanabilir sandalyesinde oturup olta başına odaklandı. Nihat, balık tutmayı birbirine karıştırmamak için biraz uzak durdu. O gün canlı yemleküçük şirin balıklarlabalık tutuyorlardı. Gülten, gözünü olta işaretine koymuş, yanındaki çocukları da gözden kaçırmamıştı; yoksa bir şeyler ters gidebilirdi.
Kıvanç ve Ece saklambaç oynarken, Gültenin olta bir anda çekildi. Az bir çaba ile kollarını kaldırıp, oltayı yukarı çekti; yalnızca otuz dakikadan az bir sürede, heyecanla bir yayaya suya fırladı ve bir kovaya düştü.
İlkimiz geldi! dedi Gülten memnuniyetle. Yeni bir yem takıp tekrar denedi. Çocuklar arabadan bir top çıkardı, kumda kaleye çizip futbol oynamaya başladılar; Bunlar ne de olsa çocukluk, ne olsun? dedi Gülten.
İkinci yayayı yakaladığında, üç balık kovada çırpınıyordu.
Bu ne? Yayalar mı? diye fısıldadı Kıvanç.
Aynen! Dilek tutan, sihirli balıklar! diye esprili bir şekilde yanıtladı Gülten.
Gerçekten mi? diye bağırdı Şahin ve Ece. Peki, ne dileyelim?
Kovayı kendiliğinden eve götürsün! dedi büyük anne, yeni bir canlı yem takarak.
Hayır, kovalar sıkıcı! hayıflandı Şahin.
Gülten tekrar oltayı suya atıp, Köylünün prensesi seni sevsin! diye bağırdı, bir masal kahramanı gibi.
Ben de bir şey dileyebilir miyim? diye titrek bir sesle sordu Kıvanç.
Tabii ki! dedi Gülten, başını sallayarak.
Kıvanç balığı eline alıp, suyun içinde bir fısıltı gibi bir şey söyledi; balık bir an içinde suya geri daldı. Şahin ve Ece de aynı anda balıkları tutup, sanki balıkların gıpta dediği gibi kulaklarına fısıldadılar.
Gülten bir yandan balık tutarken, bir yandan da neşeyle bağırdı:
Balıkların isteği ne olursa olsun, çocuğum! gözlerini Kıvança dikti, Sen de dahil!
Nihat, boş bir kova gördü ve sormadan edemedi:
Balık tutmuyor mu?
İyilik yap, suya at! diye yanıtladı Gülten, ellerini genişçe açarak.
Eve dönüş yolunda çocuklar yorgunluktan uyuklamaya başladı; Nihat, hafifçe uyuyan Kıvançı kollarında taşıdı, ardından büyük anneye teslim etti. Torunlar ise çatı katında Dede! Hangi dileği tuttuk? diye bağırdı. Kıvanç, Dede! diye bağırdı ama büyük anne Sus, hayır, gerçekleşmez! dedi.
Nihat, balıklardan bir çorbaıstakoz çorbasıyaptı, torunlar sakinleşti ve uykuya daldı. Gülten ise aklında hâlâ Kıvançın dede dileği dönüp duruyordu; Nasıl olur da bir çocuğun dede ihtiyacı olur ki? diye düşündü.
Geceyi yatarken, Nihatın yanına yaklaştı:
Kıvançı üzüyor, telefon da yok, bilgisayar da yok Dede ister, değil mi?
Evet, ben de ona iyi davranmaya çalışıyorum diye düşündü Nihat. Ama sen onun gerçek dede değilsin.
Bir ay geçti, yeni yıl yaklaşıyordu. Şehrin ortasında büyük bir çam ağaçları süslendi, ışıklar her yere doldu, kış karı tüm yolları beyaza büründü. Okullarda sabah gösterileri başladı, ama Kıvanç bir türlü neşesini bulamıyordu. Annesi Valentina, termometresi bozulunca hastalandığını söyledi; Kızım, ateş, öksürük Tam da tatil!
Nihat, Dede lazım çocuğa, dedi içinden. Telefonundan eski bir sınıf arkadaşı Borana, aynı zamanlar beden eğitimi öğretmeni olan, 100 km ötedeki Eskişehirde oturan birini aradı.
Boran, bir şey var… Kıvançın dede eksik! diye bağırdı.
Boran şaşkınlıkla:
Nasıl dede? dedi.
Gerçek bir dede! Çocuğun bir baba gibi birine ihtiyacı var.
Boran, Ben de torunum yok, ama Noel Baba kıyafeti giyerim, bir kez gelirim, çocuğa dede rolü oynarım, dedi. Gülten, Balıkla beraber kurabiye de yaparım, diye ekledi.
Boran, eşinin Veliyi çağırdı; Veli, Şölenlerde Kostümüm Dede Kaptan, bir gün gelirim, ama sadece bir kez, dedi. Hazırlıklar başladı; Veli, Kızılcık çorbası ve kurutulmuş balıkla geleneksel bir sofrayı planladı.
O sırada Nihatın oğlu, eski sporcusu Mehmet, bir bobsled yarışçısıydı; yeni yıl akşamı aileyi lüks bir Mercedes ile taşıdı. Çocuklar, yeni yıl kutlamaları için Bıyıklı Hasan evine gitti. Kapıyı çaldıklarında, Valentina pencereden şaşkın bir şekilde dışarı baktı; Kıvançım nerede? diye bağırdı.
İçeri giren Boran, torbasında bir çuval hediye, bir çift paten, ve bir Dede Kaptan şapkası taşıyordu. Yanında Veli, ışıl ışıl bir Snegurochka (karlı kız) gibi beyaz bir elbise ve gülümseyen bir yüzle geldi.
Yanlış gelmedik mi? diye Valentina sordu, Tam bizde mi?
Kesinlikle! dedi Boran gülerek.
Boran, Kıvançı gördünüz mü? diye sordu. Kıvanç, yeni yıl ağacının arkasında saklanmış, gözleri parıldayan bir çocuk gibi, Dede! diye bağırdı.
Dede mi sipariş ettin? dedi Boran, Ben geldim!
Kıvanç, gözleri dolu dolu, Baba… sen benim babam olabilir misin? dedi. Boran, Elbette diyerek ona sarıldı.
O anda, beyaz bir şapka takmış, karla kaplı bir pencereden içeri süzülen bir kadın, Snegurochka gibi gülümseyerek söyledi:
Anne! Dede geldi!
Veli, Gözlerim doldu, dedi, Bu anı unutmayacağım.
Boran, Çay ve kurabiye hazırlayalım, dedi. Misafirler otururken, Boran ve Veli, Kıvança bir kez daha Dede rolünü canlandırdılar; fakat bu kez bir yıl boyunca sadece bir kez görüneceklerdi.
Gece ilerledikçe, herkes çayını yudumlarken, Kıvançın büyükannesi Üçüncü dilek neydi? diye sordu.
Ben bir kız kardeş istiyorum, daha eğlenceli olsun dedi Ece göz kırparak.
Büyüklere göre kahkahalar yükseldi, eller çırpındı.
Bir yıl daha geçti. 31 Aralıkta, Valentinanın evinin önünde tanıdık bir jeep durmuştu; sürücü Mehmet, arkada büyük bir paket taşırken Kıvanç bir bebek arabasını çekiyordu. Yeni doğan kız çocuğu Gülçin adıyla anıldı; adı, balık tutan Gültenin o büyülü günün anısına konmuştu.
Böylece Bıyıklı Hasanın üç yayası, sadece balık tutmakla kalmadı; aynı zamanda bir ailenin hayallerini, bir çocuğun eksik dede özlemini ve bir köyün yeni yıl neşesini taşıdı.




