Anne, Gülce yine kalemimi kemirmiş!
Polen renkli kaleminin yarısını tutarak mutfağa fırladı; arkasından kulaklarını geriye yatırmış, kuyruğunu heyecanla sallayan suçlu bir Golden Retriever koşuyordu. Esra ocaktan gözünü ayırdı; bir yanda çorba fokurdayıp bir yanda köfteler homurdanarak kızarıyordu. Üçüncü kalem bugün.
Onu çöpe at, çekmeceden yeni bir kalem al. Kerem, matematiğini bitirdin mi?
Az kaldı! çocuk odasından duyuldu.
On iki yaşındaki oğlunun az kaldısının, aslında elinde telefonla oturup, defterin uzağına bile bakmadığı anlamına geldiğini Esra çok iyi biliyordu. Ama şu anda köfteleri çevirmesi, çorbayı karıştırması, dört yaşındaki Ardayı kasten köpeğin kabına doğru sürünen minik oğlunu yakalaması ve çamaşırı da unutmaması gerekiyordu.
…Otuz iki yaşında. Üç çocuk. Bir eş. Bir kayınvalide. Bir Golden Retriever. Ve kendisi bu sistemin tek çalışan dişlisi.
Esra, nadiren hastalanırdı. Sağlam olduğundan değil, hasta olma hakkı yoktu. Kim yemeği yapacaktı? Kim çocukları hazırlayacaktı? Kim Zeytini gezdirecekti? Cevap: Başka kimse.
Esracığım, yemek hazır mı?
Mukadder Hanım, bastonuna dayanarak mutfağın kapısında belirdi. Seksen beş yaş, berrak bir zihin, sağlam iştah.
Beş yıl boyunca beraber yaşarken, yaşlı kadının eve faydalı bir şey yaptığı anlar Esranın bir elinin parmaklarını geçmezdi.
On dakika sonra, Mukadder Hanım.
Kadın, memnun bir şekilde başını sallayıp salona gitti. Bazen, ama nadiren, Arda’ya uyumadan önce masal okurdu. “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Keloğlan” repertuarı kısıtlıydı ama ufaklık gözleri parlayarak dinlerdi. Diğer zamanlarda mukadder Hanım odasında oturur, dizileri izler ve bir sonraki öğünü beklerdi.
…Saat duvarda beş buçuğu gösterirken anahtar kapının kilidinde döndü. Yusuf, ağır bir dağ maratonundan yeni çıkmış gibi halsiz kapıdan içeri girdi.
Akşam yemeği hazır mı?
Bir selam yok. Esra sessizce donattığı masaya işaret etti. Yıkandı, yerine oturdu. Televizyon zaten otomatik açılmıştı, sanki kumanda eline sabitlenmiş gibi.
Polen bugün okumadan beş aldı, dedi Esra.
Hımm.
Keremin hayat bilgisi projesine yardım lazım.
Hımm.
Hımm Yusuftan alınabilecek tek cevap buydu. Yemekten sonra koltuğuna gömülürdü. İşi bitmişti. Eve para getirmişti gerisi, onun meselesi değildi.
Gece çocuklar yatınca Esra laptopunu açtı. Evden, bir internet mağazasında sipariş işleme, müşteri yanıtı ve kargo işlemleri. Büyük para değildi belki, ama kendi emeği, artı dört yıldır kiraya verdiği küçük bir evin geliri.
Taşınsak mı acaba? Yine aklından geçti. Sonra klasik bahaneler: Keremin okulu iyi, Polen alıştı, kira gelirini kaybederim… Laptopu kapattı. Yarın. Her şey yarın.
Aralık, yeni yıl telaşıyla değil, grip dalgasıyla geldi. Ateş saniyeler içinde 39a fırladı. Bütün vücudu sızlıyor, boğazı kor gibi yanıyor, başı çatlıyordu. Esra kendini yatağa büyük güçlükle attı.
Anneciğim, hasta olmuşsun, diye baktı Kerem içeri.
Yusuf ardından geldi; yüzüne karışık bir tedirginlik yerleşti ama bu kesinlikle karısına yönelik değildi.
Sakın annemi bulaştırma. Onun yaşında grip tehlikeli.
Esra gözlerini yumdu. Tabii ya, Mukadder Hanım. En önemli kişiyi nasıl unutmuştu!
Üç gün; ateşli, terli, dudakları kurumuş, gerçeklikten kopuk bir girdap. O günlerde ne eşi, ne kayınvalidesi, ne de çocuklarından biri ona bir bardak su getirmedi. Şimdiki mutfağa on adım; o on adımı, duvarlara tutunarak kendi başına attı.
Herkes sadece kayınvalideyi düşünüyordu. Oraya gitme, annen hasta. Maske tak, odanın önünden geçerken. Acaba başka odada mı yatsa?
O acaba edilen hasta, evin sahibi Esraydı. Kendi evinde enfeksiyon kaynağı kabul edilmişti.
Bir hafta sonra virüs onları da buldu. Önce Arda sümüğünü sildi, ateşlendikçe ağladı. Sonra Polen. Yusuf ise alnını ölçüp 37.2yi dramatik bir şekilde yatakta geçirdi. Mukadder Hanım ise en tantanalı şekilde serildi.
Esra, daha tam iyileşmeden, yeniden kalktı. Tavuk suyuna çorba, eczane kuyruğu, ateş ölçer, temizlik, çamaşır. Aynı rutin, ama şimdi pamuk gibi ayaklarla.
Yusuf, Ardayı bir saatliğine alır mısın? Eczaneye gitmem lazım.
Yusuf derin bir iç çekti ama razı oldu. Tam altmış dakika sonra, Esra bizzat saymıştı, oğlunu geri getirdi.
Yoruldum. Benim de ateşim çıkıyor.
Otuz altı nokta sekiz. Esra bizzat ölçtü.
Bahar da farklı davranmadı. Yeni virüs, yeni hasta çocuklar, yeni uykusuz geceler. Arda ağladı, Polen ilaç içmedi, Mukadder Hanım ayrı yemek istedi. Bu kaosun ortasında pırıl pırıl sağlıklı bir Yusuf.
Yusuf, yardım et biraz çocuklarla.
Esra, geçen sefer hafta sonuydu, yardım ettim. Şimdi çalışıyorum, çok yoruluyorum.
Omuzlarını silkti. Bütün açıklaması buydu. Akşam gelir, masaya oturur, yemeğini beklerdi. Hasta çocuk, yorgun karı, karışık ev onun umurunda değildi.
Bir akşam, Arda nihayet uyuyunca, büyükler ödev başında, Esra eşine yaklaştı. Televizyonda futbol homurdanıyordu.
Neden yardım etmiyorsun bana? Hiçbir zaman neden yardımcı olmadın?
Yusuf arkasını dönmedi. Hiç cevap vermedi. Yalnızca sesi açtı.
Esra, onun ensesini izleyerek bir dakika daha dikildi. Bir kelimeye ihtiyaç kalmadan, her şey netleşti.
Ertesi gün büyük çantalarını raflardan indirdi. Çocukların eşyaları, oyuncaklar, belgeler. Kerem kapıda dondu:
Anne, gidiyor muyuz?
Anneannene.
Ne kadar kalacağız?
Bilmiyorum, bakarız.
Polen sevinçle zıplamaya başladı çünkü Berrin Anneanne hep onun sevdiği poğaçaları yapardı. Arda ise olan biteni anlamasa da peluş tavşanını kaptı.
Son anda bir aile üyesini daha hatırladı Zeytin. O da gidecekti.
Yusuf gene koltukta yatıyordu. Çantalar, çocukların montları, hazırlanmış bavullar hiçbirisi onu ekrandan kaldırmadı. Esra kapıdan çıkarken, muhtemelen sadece kanalı değiştirdi.
Berrin Hanım, kızı ve torunlarını sorgusuz sualsiz kabul etti. Karnını doyurdu, sarıldı. Elli sekiz yaş, otuz yıllık eğitimci. Hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadı.
Kalabildiğin kadar kal, gönlün ne isterse.
Üçüncü günde telefon çalmaya başladı. Yusuf.
Esra, eve dönün. Ev çok kirli. Yiyecek bir şey yok. Annem hep bir şey istiyor.
Ne sizi özledim, ne sensiz yapamıyorum Onu ilgilendiren sadece evin düzeni.
Yusuf, sana eş değil, temizlikçi lazım.
Ne diyorsun sen?
Tek bir kez bile çocukları özledin mi?
Uzun, ağır bir sessizlik.
Eve para getiriyorum, dedi sonunda. Daha ne bekliyorsun?
Esra telefonu kapadı. Her şey bitmişti ve bu sonsuz bir ferahlık verdi.
İki hafta sonra, Esranın kiracısı evden çıkınca, taşınma bir günde halloldu. Yeni okul, yeni kreş derken, hepsi düşündüğünden çok daha kolay çözüldü.
…Ondan sonraki konuşmaları artık sonuncusuydu. Yüzüne hiç söyleyemediklerini, gece uyanık geçen sabahlarda içinden yuttuğu bütün cümleleri, ateşli çocuklar başında nefessiz kaldığı bütün uykusuz geceleri, Esra bırakıverdi:
On iki sene ücretsiz hizmetçi oldum! Hiç sordun mu, ben nasılım, yaşıyor muyum? Yeter artık YUSUF! Yetti!
Numarasını engelledi. Sonra boşanma davası açtı.
Duruşma yirmi dakika sürdü. Yusuf hiç itiraz etmedi, nafaka kağıdını imzaladı, çıkışta başını sallayıp gitti. Belki bir şey anladı. Ama muhtemelen yalnızca uğraşmak istemedi.
…Akşam, Esra yeni-eski evinin mutfağında oturuyordu. Kerem odasında kitap okuyordu. Polen masada dillerini çıkarıp resim çiziyordu. Arda halının üstünde oyuncaklarıyla oynuyordu.
Sessizlik. Huzur. Zeytin patilerini yere koyup ayaklarının dibine başını yaslamıştı.
Hâlâ yemek yapması, toparlaması, her gece çalışması gerekiyordu. Ama en azından şimdi, kendi gerçek ailesi içindi. Onların iyi insanlar olmasına da kendisi daha dikkat edecekti babalarına benzememeleri için.
Anne, dedi Polen başını kaldırarak, eskisinden daha çok gülümsüyorsun artık.
Esra bir kez daha gülümsedi. Polen haklıydı.




