Mehmet, yetmiş yaşına bastığında üç evlat yetiştirmiş bir adamdı. Eşi Ayşe, otuz yıl önce vefat etmiş, sonra ise bir daha evlenmemişti. Yeniden evlenemedim, şansım yok, diye içini döken Mehmetin pek çok bahane bulurdu; ama bunların hepsi boş birer sözdü. Çocukları, iki erkek ve bir kız, farklı karakterleriyle hayatına gölge düşürmüştü.
İki oğlu, Ahmet ve Emre, okulda kavgalar çıkaran, başkaldırı yapmaya bayılan çocuklardı. Mehmet onları bir okuldan diğerine gönderdi, ta ki fizik öğretmeni Ziya Beyin sınıfına girmedikleri gün gelene kadar. Ziya Bey, iki çocuğun içinde saklı bir dehanın parladığını gördü ve onlara matematikfizik bursu sağladı. Bir anda tüm kavgalar, tartışmalar sona erdi.
Kızı Seçil ise daha sessiz bir sorunla boğuşuyordu. Yaşıtlarıyla iletişim kurmakta zorlanıyor, sınıfta yalnız kalıyordu. Okul psikoloğu, onu bir psikiyatriste götürmeyi önerdi. Tam o anda, yeni gelen edebiyat öğretmeni Canan Hanım, bir Genç Yazarlar kulübü açtı. Seçil, sabaha kadar kalemini bırakmadı; hikayeleri önce okul gazetesinde, sonra ise şehirdeki edebiyat derneklerinde yayıldı.
Böylece iki oğlu FizikMat fakültesine, Seçil ise edebiyat bölümüne bursla yerleşti. Mehmet, evde tek başına kalmış, birden fark etti: çevresi sessizliğe bürünmüştü, sanki kurtların uluduğu bir gece gibi. Olta, bahçe işleri ve domuz yetiştiriciliğiyle meşgul olmaya başladı. Evlerinin önündeki nehir kenarı, geniş bir araziydi; balık tutup, taze ürün satarak iyi para kazandı. Fabrikada çalışan bir mühendisin kazancı bile ona göre eksik kalıyordu; artık çocuklarına araba, giysi ve biraz da harçlık alabilecek durumdaydı. Ancak bu yeni sorumluluklar, zamanını daha da daraltmıştı.
On yıl daha geçti; Mehmetin yetmişinci doğum günü yaklaşıyordu. O gün, yalnız kutlamayı planladı. Ahmet ve Emre, savunma bakanlığı için gizli bir projede çalıştıkları için hafta sonu izin alamazlardı. Seçil ise sürekli yazar ve gazeteci buluşmalarına katılıyor, bir türlü evine dönemiyordu. Kendi başıma bir şişe viskiyle oturup, Ayşeyi anımsayacağım, diye düşündü, tek başıma, bir başıma…
Sabahın erken saatlerinde, domuzları beslemek için kalktı; özel bir yem hazırlamak zorundaydı. Çıkıp evinin önündeki, yıldızlarla aydınlanan çayırlıkta yürürken, ortada garip bir nesne gördü. Uzun, torbalı bir paket, çimenler arasında sıkışmıştı. Bu da neyin işareti? diye bağırdı, ama aniden ışıklar çakıldı. Çeşitli spot ışıkları, nesneyi ve evin köşesinden çıkan insanları aydınlattı.
Karanlık kulislerden Ahmet, Emre, eşleri, torunları ve birçok akrabası koştu. Seçil, büyük gözlü bir adam, kalın çerçeveli gözlük takan bir yabancı eşlik ediyordu. Ellerinde balonlar, bir elinde ise hışırtılı bir hava spreyi vardı; çığlıklar atıyor, kollarını savurup ona doğru koşuyorlardı: Doğum günün kutlu olsun, baba!
Mehmet, garip nesneyi unutmuştu. Bunlar ne çaldılar acaba? diye merak etti. Seçil, Dur baba, gözlerini kapatmamı ister misin? dedi. Ahmet, Haydi, bağır, bağır, diye cevapladı ve Mehmet gözlerini bir bezle kapattı. Bebek gibi savrulup dönerken, Bu ne sürpriz? diye bağırdı. Ahmet, Sana bir hediye var, dedi. Umarım pahalı değildir.
Beşinci çocuğu, Büyük bir sürpriz, diye ekledi. Ücret yok, sadece bir hatır. Göz bandı çekildiğinde, bir müzik seti çalmaya başladı; davul sesleri tüm çayırlığı sarıyordu. Çocuklar üçer kişi bir kenara toplanıp bezi yırttı. Ortada, parlak bir spot ışığı altında, bir Oldsmobile F88 duruyordu. Mehmet, şoktan neredeyse bayıldı, yerinden düşmek üzereydi; ama torunları hemen onu bir sandalyeye oturttular. Tanrım, tanrım, tanrım diye mırıldandı.
Kızı, Sakin ol baba, su sıkıyor, dedi, yüzüne bir yudum su sıçrattı. Bu arabayı hep hayal ettin. Fakat bu ne kadar da pahalı! diye inledi. Parası yok! diye bir torun yanıtladı. Para değil, sevgi. Seçil, İçine otur, fotoğraf çekelim, diyerek kapıyı açtı. Mehmet arabaya oturmak istedi, ama bir kutu duruyordu. Bu ne? diye sordu. Aç, dedi Seçil.
Karton kutuyu açınca iki göz ona bakıyordu. İçinden bir tüy kadar yumuşak, minik bir kedicik çıktı. Tam da bizim eski kedimiz Banuydu, hatırlıyor musun? dedi Mehmet. Biz daha bebekken onu çok severdik. Çocuklar, Hatırla baba, hatırla, diye eşlik etti. Mehmet, kediyi kucağına alıp ağladı: Ayşe, görüyor musun? Seni başardım, unutmadılar.
O akşam, masa hazırlandı; şarap, meze ve neşeli bir sohbet başladı. Seçil, kulağına fısıldadı: Ben artık dördüncü aydayım, nişanlımla buradayız, gelmek istiyoruz. Burada kalacaksın, yeni kitabın da evden çıkmaz, dedi. Niğdedeki köydeki kilisede evlenecekiz, sen de gelmek ister misin? Mehmet, Bu bir rüya gibi, diye yanıtladı ve kızının alnına bir öpücük kondurdu.
Gece, mezar taşına oturdu, Ayşenin fotoğrafını eline aldı, sessizce konuştu. Hayatına yeni bir anlam girmişti; o arabayı alıp, eski zamanların giysilerini giyip, büyük şehre bir yolculuğa çıkmak aklına geliyordu. Yatakta, minik bir kedicik mırıltı içinde uzanıyordu. Miskin, diye seslendi Mehmet, kediyi çağırdı. Miskin, tüylü kuyruğunu sallayarak uzandı; Mehmet, sıcak karnını okşayarak uykuya daldı.
Sabah yine erken kalkacaktı; domuzları beslemek, bahçeye bakmak, balık tutmak vardı. Alt kattaki oda, Seçil ve nişanlısı uyuyordu. Çocuklar aileleriyle gitti, çayır sessizliğe büründü. Miskin, domuz yemliği içinde kayboldu, balık oltasına yaklaştı; Mehmet, Gençliğim geri geldi, diye gülerek kediyi okşadı. Miskin, minik dişleriyle Mehmetin parmağını ısırdı. Ah, sen de bir hırsız! diye bağırdı, ardından kahkahalar yükseldi.
Bu hikâye hiçbir şeyi anlatmaz belki; sadece, hâlâ ebeveynine gidebilecek, yarın beklemeden yola çıkacak olanlara bir hatırlatmadır: Yarın bekleme, hemen yola çık.




