Eğer bana sadece yemekle ilgili sorular soracaksan, daha iyi beni arama! diye bağırdım bir gün. Anneme, Çok daha önemli işlerim var, her gün yemek hakkında konuşmak zorunda mıyım? dedim. Anlamıştık, ama kalbimizdeki acı bir başkalaşım gibi yükseldi.
Ayşe telefonunu kulağında tutmuş, gözlerinden bir damla bile akmazken gözyaşları gözlerine yapışmıştı. O keskin sözleri duyunca annesinin içindeki yanma, bir çocuğun elleriyle göğsüne saplanan bıçağa benziyordu.
Tamam oğlum, yarın konuşuruz, diye fısıldadı kadın. O an, bütün çocukluk anıları gözlerinin önünden akıp geçti. Şişkin göğsünden bebeğini emiş, minik elleriyle saçında dolaşırken, ilk defa dizlerinde diz çökmeden önceki gözyaşını, okulda aldığı ilk başarısızlıkta çantasını yakın tutuşunu hatırladı. Üniversiteye gittiği gün, bavulunu doldurmuş, trenle yola çıktığı anı gördü; gururu gökyüzüne çıkmıştı.
Telefon kapanınca Ayşe hâlâ kulakta tutuyordu. Evde taze dereotu kokan bir mercimek çorbası, eskiden huzur veren ama şimdi göğsündeki boşluğu hatırlatan bir koku yayılıyordu. Telefonu masaya koyup, tahta kaşığına sarıldı ve otomatik bir ritimle karıştırmaya başladı. Gözleri buğulu pencereye takıldı; orada, ikinci kattaki teyze Cici çiçeklerine su veriyordu. O da İstanbulda bir delikanlıya sahiptir, diye düşündü Ayşe, kendi kendine.
Bugün gözyaşları buz gibi donmuştu. Mehmet artık bebek gibi annesinin dünyasını dolduran bir varlık değildi; o bir yetişkin, ayakta duran, yoğun bir işte çalışan bir adamdı. Ayşe ise emekli olmuş, eski büyük bir fabrikada mühendis olarak çalışmış, saygı duyulan bir kadındı. Camlar, odasına girdiğinde aniden susar, yalnızlık ve mutluluğu sadece oğluyla konuşmakta saklıydı. Ekranda Mehmetin adı belirdiğinde kalbi bir kez daha hızlandı. Söyleyecek çok şeyi vardı, ama hep aynı soruyu sorardı: Mehmet, bugün ne yedin?
Üç gün sessizlik geçtikten sonra Ayşe radyo açtı, yalnızlığı daha fazla taşıyamıyordu. Çayı koydu, sessizliği doldurmak için çocuğuna neredeyse telefon hattından fısıldar gibi konuştu:
Mehmet, bugün hava güneşli ama rüzgar var. O mavi şalını tak. Unutma eğer unutursan, hiçbir şey olmasın, seni hâlâ seviyorum.
Telefon akşam çaldı, ekranda Mehmet ışıldadı.
Anne affet beni. Sinirlendim, aptalca bir şey yaptım. Patron beni azarladı, para gecikti, öfkemle kimseye hak vermedim, sana. En kötüsü ne biliyorsun? Kurye kapıya geldi, Paketinizi nereye bırakayım? diye sordu. Ben de Kapıya dedim. İki saat sonra eve döndüm, paketin içinde yağmurla ıslanmış bir tencere buldum; iki hafta önce sipariş ettiğim bir tencereydi. Bir iki gün yemek yiyemediğim için kendime bile gülüştüm.
Ayşe ne söyleyeceğini bilemedi, sandalyeye oturdu.
Anne hava, sarmalar hakkında konuşabiliriz. Ama söz ver, eğer yine kötü bir şey söylersem, beni uyar. Beni kaybetme.
Söyleyeceğim, diye fısıldadı. Ancak Ne yedin? sorusu benim uzakken sana dokunmanın bir yolu. Seni beslemek, annelik görevim, gömleğini yıkayamamış olsam bile.
Mehmet uzun süre sessiz kaldı; o sessizlik artık soğuk değildi.
Yarın seni ziyaret edeceğim, dedi geç saatlerde. Bayram için değil, takvimde boş bir gün olduğu için. Yarın.
Yaşlandığımızda, ebeveynler çocukların her gün ellerine bıraktığı ufak kelimelerden yaşar: Yedin mi?, Hava nasıl?. Bunlar sıradan sözcükler değil, bizi bir arada tutan yol kırıntılarıdır. Bu yüzden ağır sözlerle köprüleri yıkmayın. Seni seviyorum diyin, tariflerle, hava tahminiyle.
Unutmayın, sabırsızlık ya da gurur sizi yediğinde:
Eğer sadece yemekle ilgili soruyorsan, beni arama!
Bu acı verir, çünkü bazen yemek hakkında konuşmak, Seni seviyorum demenin en sıcak yolu olur. Günün iki sorusuyla dile getirilen bir Seni seviyorum, bir kalbi bütün eder.
Eğer beğendiyseniz, bir kalp bırakın ve bu hikâyeyi arkadaşlarınızla paylaşın.




