Ali kıpırdamıyor; bir ağacın ardından ona hüzünle bakan bir köpek var. Binlerce köpek arasından bile bu bakışı tanırdı.
Köy yolunda havaya kalkan toz, sanki hareket etmeye üşenircesine ağır ağır yükseliyor. Ali, eski, eğri büğrü tel örgünün yanında arabasının motorunu durduruyor, ancak dışarı çıkmaya acele etmiyor; o anda sadece çalışan motorun titreşimini hissetmek istiyor.
Bu köyden tam on beş yıldır uzak durmuş. Şimdi ise, nedenini kendisi bile tam olarak bilmeden tekrar gelmiş. Belki de hiçbir zaman yapılamamış vedayı tamamlamak, belki de artık mümkün olmayan bir af dilemek için.
Eh be, yaşlı başlı adam, diye mırıldanıyor. Yine geldin işte.
Anahtarı çeviriyor, motor susuyor. Bir anda, köyün o yoğun sessizliği üstüne çöküyor; kuru otların bütün kokusu, geçmişin bulanık anıları Uzakta bir köpek havlıyor, bir yerde kapı gıcırdıyor. O ise hâlâ arabanın içinde, dışarı çıkmaya cesaret edemeyerek, sanki geçmişiyle yüzleşmekten korkuyor gibi.
Hafızası hemen bir görüntü canlandırıyor gözünde: kapıda o, peşinden el sallıyor. Ali yalnızca bir kez arkasına dönüyor. Sadece bir kez. Kadının eli artık havada değil; başını yana eğmiş, uzun uzun bakıyor.
Dönerim, demişti Ali o zaman.
Dönmemişti.
Arabadan çıkarken yakasını düzeltiyor, ancak dizleri tökezliyor. Ne tuhaf, diyor içinden, altmış yaşına geldim, hâlâ kendi geçmişimden korkuyorum.
Kapı artık gıcırdamıyor; biri menteşelerin yağını sürmüş belli ki. Valide Yıldız hep şikâyet ederdi: Kapı gıcırdaması sinirimi bozuyor, Ali şu yağdan al artık! Almamıştı.
Bahçe neredeyse hiç değişmemiş. Sadece elma ağacı yaşlanmış, yere eğilmiş; evin de soluğu azalmış sanki, iyice yaşlanmış gibi. Perdeler başkasının, Yıldızınkiler değil, yabancı.
Ali tanıdık patikadan yürüyüp köy mezarlığına yöneliyor. On beş yıl önce söyleyemediklerini burada konuşmak istiyor.
Birden donup kalıyor.
Bir kavak ağacının ardından ona bakan köpek Sarımsı tüyleri, beyaz göğsüyle, altın gözlü dediği türden bir bakış Sadece benziyor değil, aynısı.
Güzel, diye fısıldıyor.
Köpek ona ne havlıyor ne de yaklaşmaya çalışıyor. Sadece bekliyor, sanki gözleriyle Neredeydin bunca zaman? Seni bekledik, diye soruyor.
Alinin nefesi kesiliyor.
Köpek yerinden kalkmıyor. Sadece olduğu yerde, gölge gibi bekliyor. Gözleri hep aynı. Yıldız hep gülerek derdi: Bizim Güzelin insan sarrafı bakışı var. İçimizi okur, kalbimize bakar.
Allahım diye mırıldanıyor Ali. Nasıl hayattasın hâlâ?
Oysa köpekler bu kadar uzun yaşamaz.
Ama Güzel yavaşça kalkıyor; yaşlı, hamarat bir nine gibi ağır hareketlerle yaklaşıp elini kokluyor, sonra başını geriye çekiyor. Kırgın değil. Sadece, Seni tanıdım ama geç kaldın, diyor gibi, köpekçesine.
Beni hatırladın, diyor Ali; bu bir soru değil. Elbette hatırladın.
Güzel hafifçe inliyor.
Affet beni Yıldız, diye fısıldıyor Ali, mezar taşına otururken. Korkaklığımdan. O zaman gidip de arkamı dönmemden. Kariyer için seni yalnız bırakmamdan. Ve orada bir ruhum olmadığını, boş işlerle ömrümü tükettiğimi geç anlamamdan. Yanında olmaktan korkmamdan.
Uzun uzun konuşuyor. Soğuk mezar taşının dibinde oturup; anlamsız işini, dokunamadığı kadınları, Yıldızın numarasını defalarca arayıp da hep ertelemesini, cesaretinden ve zamanından eksik kalan yanlarını anlatıyor. Ne zaman ne hissetse eksiklik, çekingenlik; Ali, seni orada hâlâ bekliyorlar mı? şüphesi.
Dönerken artık yalnız değil; Güzel peşinde. Tam neşeyle değil ama hoşgörüyle, yeniden kabul etmiş gibi.
Evden bir kapı çarpılıyor.
Siz kimsiniz? diye soruyor sert bir kadın sesi.
Kırklı yaşlarda bir kadın duruyor kapıda. Kahverengi saçları toplanmış. Yüzü ciddi, gözleri Yıldızın gözleri gibi.
Ben Ali, diyor bocalayarak. Eskiden burada
Biliyorum sizi, diye sözünü kesiyor kadın. Ben Sevil. Kızıyım. Tanımadınız mı?
Yıldızın ilk evliliğinden olan kızı Sevil ona öyle bakıyor ki, her bakış sözcük yerine geçiyor.
Merdivenden iniyor. Güzel hemen Sevilin yanına geçiyor.
Annem altı ay önce vefat etti, diyor Sevil sakince. Peki ya siz? O hastayken, beklerken, inanırken neredeydiniz?
Alinin kalbine bıçak saplanıyor. Söyleyecek sözü yok.
Bilmiyordum, diyebiliyor ancak.
Bilmiyordunuz? diyor Sevil acı bir tebessümle. Annemin sizin mektuplarınızı sakladığını da mı bilmiyordunuz? Hepsi duruyordu. Adresinizi de bilirdi. Sizi bulmak zor değildi. Ama siz aramadınız.
Ali susuyor. Söyleyecek tek bir kelime olmadığını biliyor. İlk yıllarda sık sık yazmıştı; sonra mektuplar azalmış, işlerin, yolculukların gölgesine karışmıştı. Yıldız ise bir güzel rüya gibi yavaşça yok olup gitmişti.
Hastaydı? diye sorabiliyor Ali, güçlükle.
Hayır. Sadece kalbi Beklemekten yoruldu.
Bunu sakin söylemesi kolaylaştırmıyor, bilakis daha da acıtıyor.
Güzel hafifçe inliyor. Ali gözlerini kapatıyor.
Annemin son dediği şuydu, diyor Sevil, Bir gün Ali dönerse, ona darılmadığımı söyle. Anlar.
Anlardı. Hep anlardı. Ama Ali hiçbir zaman kendini anlamaya çalışmamıştı.
Peki Güzel? Neden mezarlıktaydı?
Sevil derin bir nefes veriyor:
Her gün oraya gider. Mezarlıkta annemin yanında saatlerce oturur. Bekler.
Birlikte, kelimesiz bir akşam yemeği yiyorlar. Sevil hemşireymiş, evliymiş ama ayrılmış, hayat tutmadı, diyor. Çocuğu yok. Ama Güzel var; hayatının tek dayanağı, geçmişinin ve annesinin emaresi.
Birkaç gün burada kalabilir miyim? diyor Ali.
Sevil gözünün içine bakıyor.
Yine kaybolacak mısınız?
Bilmiyorum, diyor dürüstçe. Vallahi ben de bilmiyorum.
Ali bir gün, sonra bir hafta, sonra iki hafta kalıyor. Sevil daha sormuyor; belli ki Alinin, ne zaman gideceğini artık kendisinin bile bilmediğini anlıyor.
Ali çitleri tamir ediyor, tahtaları değiştiriyor, kuyudan su çekiyor. Bedeninin her yeri ağrıyor; ama kalbi, ilk defa uzun zamandır sessiz.
Güzel ona gerçekten bir hafta sonra yanaşıyor. Hiçbir şey demeden yanına uzanıyor, başını botunun üstüne yaslıyor. Sevil bunu görünce diyor ki:
O seni affetmiş.
Ali camdan bakıyor. Güzele, ağaca, hâlâ Yıldızın sıcaklığını saklayan eve.
Sen affedebilecek misin? diyor sesini alçaltarak Sevile.
Sevil uzun bir süre sessiz kalıyor, sanki her kelimeyi ayrı ayrı zihninde tartıyor.
Ben annem değilim, diyor sonunda. Affetmem zor. Ama deneyeceğim.
Güzel hâlâ evde herkesten önce uyanıyor. Sabah ilk ışıkla dışarı çıkıp kayboluyor, sanki önemli bir görevi varmış gibi. Ali önce önemsemiyor; Köpek işte, kendi yolunu bilir. Ama daha sonra, hep aynı yöne gittiğini, mezarlığa koştuğunu fark ediyor.
O günden beri mezarlığa gidiyor, açıklıyor Sevil. Annemi kaybettiğimizden beri. Saatlerce yanında yatar. Sanki nöbet bekler gibi.
Bir köpeğin hafızası insandan daha kuvvetli oluyor bazen. İnsanlar acıyı bastırıp unutabiliyor, bahane bulabiliyor. Köpekler ise yalnızca saklıyor, seviyor ve bekliyor.
O sabah bulutlar öyle bir basıyor ki sanki çatılar bile yıkılacak. Öğlene yağmur başlıyor, akşama dolu, gök gürültüsü, sağanak Camlar titriyor, kavaklar bükülüyor.
Güzel hâlâ gelmedi, diyor endişeli Sevil. Akşam yemeğine hep dönerdi. Şimdi saat dokuz.
Ali, Seville birlikte karanlığa bakıyor. Yağmur, toprağı, yolu, havayı bir perde gibi örtmüş. Yer yer çakan şimşekler dışında hiçbir şey seçilmiyor.
Belki bir yere sığındı, diyor ama sesi bile inanmıyor dediğine.
O çok yaşlı, diyor Sevil pencereye tutunarak. Böyle havada, ona bir şey olur diye korkuyorum.
Şemsiyen var mı?
Tabii, diyor Sevil şaşkın. Şimdi mi gideceksiniz?
Ama Ali montunu giymeye başlamış bile.
Oradaysa ayrılmaz. Yatıp bekler. Bu yaşta sabaha kadar ıslak kalmak
Cümlesini bitirmiyor, Sevil anlıyor. Kelimelere gerek kalmıyor. Sessizce feneri ve çiçek desenli, mavi şemsiyeyi uzatıyor.
Mezarlık yolu çamurdan akar hale gelmiş. Fenerle yağmurun içini bile doğru dürüst göremiyor. Şemsiye sürekli ters dönüyor, Ali güçlükle ilerliyor. Yavaş yavaş, içinden söylenerek Altmış yaşında adam, dizlerimden ses geliyor, sabaha kalırsam hastaneye düşeceğim Ama yine de yürüyorum. Çünkü borcum bu.
Mezarlık kapısı rüzgârda savruluyor. Ali içeri girip fenerle etrafı tarıyor ve onu buluyor.
Güzel mezarın başında, tahta mezar taşına yaslanmış, sırılsıklam olmuş. Nefes alıp vermesi ağır, ama gitmemiş. Ali yanına çökene kadar kafasını kaldırmıyor.
Kızım diyor diz çökerek. Neden böyle yaptın ki
Güzel gözlerini kaldırıyor, halsizce. O bakışta Onu yalnız bırakamam, hatırlıyorum, diyor sanki.
Annen yok artık, diyor Ali; sesi titreyerek. Ama sen varsın. Ben de buradayım. Yalnız değiliz. Artık birlikteyiz.
Orada montunu çıkarıp Güzeli sarıyor, kucağına alıyor. Köpek direnç göstermiyor artık Alinin de, Güzelin de fazla gücü kalmamış ama, bu saatten sonra bunun önemi yok.
Affet bizi Yıldız, diye fısıldıyor geceye. Benim geç dönmeme, onun da seni sevmekten vazgeçememesine affet.
Yağmur ancak sabaha karşı dinliyor. Ali bütün gece sobanın yanında, Güzeli montuna sarmış halde tutuyor. Saçlarını okşayıp, çocukmuş gibi telkinler fısıldıyor. Sevil süt getiriyor, Güzel biraz içiyor.
Hasta mı? diyor Sevil.
Hayır diyor Ali başını sallayarak. Sadece çok yoruldu.
Güzel iki hafta daha yaşıyor. Sessiz, sakin, Ali’nin yanında, bir metreden fazla uzaklaşmadan. Sanki kalan vaktini bir an bile boşa harcamak istemiyormuş gibi. Ali onun güçsüzleştiğini, hareketlerinin yavaşladığını izliyor ama korku yok, sadece huzur. Bir teşekkür var sanki; artık veda etmeye hazır.
Güzel şafakta gidiyor. Kapının önünde, başını patilerine koyup sessizce uyuyor. Ali onu sabahın ilk ışıklarıyla buluyor.
Yanına Yıldız’ın yattığı yere gömüyorlar. Sevil hiç tereddüt etmiyor: Annemi, bu buluşma güldürürdü, diyor.
Akşam anahtar demetini uzatıyor eline Sevil.
Annem isterdi ki burada kalın. Evin boş kalması ona yakışmaz.
Ali uzun zaman boyunca paslanmış anahtarlara bakıyor. O anahtar, yıllar önce ceketinin cebinde olan anahtar, burayı ve kendini, arkasında bıraktığı anahtar.
Ya sen, diyor alçak sesle. Sen ister misin kalmamı?
Sevil derin bir nefes veriyor, aradaki bütün eksik yılları bırakıyor sanki.
Evet diyor. İsterim. Bu ev yalnız kalmasın. Ve bana babam lazım.
Baba. Ömrü boyunca en çok korktuğu kelime. İstemediğinden değil, beceremediğinden. Belki, ölmeden önce hâlâ bir şeyler öğrenmek mümkündür.
Tamam, diyor Ali. Burada kalacağım.
Bir ay sonra İstanbuldaki evini satıyor; tamamen köye yerleşiyor. Bahçede ekiniyle, çatıyla, evin boyasıyla uğraşıyor. Sessizlik artık onu ezmiyor. Toprağın nefesi gibi geliyor.
Arada mezarlığa gidiyor. Yıldızla, Güzelle konuşuyor. Onlara gününü, havasını, ne ektiğini, köyde tanıdığı insanları anlatıyor.
Ve bazen, onu dinlediklerini düşünüyor. O düşünceyle, öyle bir huzur içinde kalıyor ki, bu kadar zamandır ilk defa gerçekten yaşıyor gibi.
Çok uzun zamandır ilk defaBir akşamüzeri, gün batarken, Ali elinde eski anahtarları evirip çevirirken Sevil yanına geliyor. Birlikte kapı taşına oturuyorlar. Rüzgârda ağaçların hışırtısı, tarladan yükselen toprak kokusu, her şey başka bir zamana ait gibi. Sessizlikte, geçmişin ağırlığı hafiflemiş, şimdiye yer açmış.
Korkuyor musun hâlâ? diye soruyor Sevil.
Ali gülümsüyor, gözlerinin kıyısında minik yaşlar birikiyor. Başını sallıyor.
Artık değil, diyor sakin bir sesle. Sonunda insanlar kadar kendime de rastladım. Galiba şimdi hazırım; geçmişten kaçmadan, burada yaşlanmaya.
Sevil başını onun omzuna yaslıyor. Öylece, söze gerek kalmadan oturuyorlar. İçeriden bir yerden saat tıkırtısı geliyor; zamanın ağır, yumuşak akışı. Evin yeni perdeleri, eski fotoğraflar hâlâ yerinde, içlerinde anılar kadar umut da saklı.
Bir an, uzaklardan bir köpek sesi duyuluyor; rüzgârda yankı bulan eski bir dostun selamı gibi. Ali gözlerini mezarlıktan yana çeviriyor, başını hafifçe eğip saygıyla selamlıyor. Yıldız ve Güzelin anısına küçük bir gülümseme bırakıyor.
Sonra Sevile dönüyor, elini tutup usulca sıkıyor. Akşamın rengi bambaşka: korkudan özgür, pişmanlıktan arınmış, vadedilmiş huzurla dolu.
Yeni bir hayat başlıyor o anda içinde geçmişin ağırlığıyla barışmış, geleceğin sessiz vaatleriyle hafifleyen. Ve Ali, ilk defa, hiçbir yere dönmek, hiçbir eksiği tamamlamak zorunda olmadığını hissediyor.
Çünkü bazen en büyük af, sonunda kalmaya cesaret etmekte saklıdır. Ve bazı evler, insanı içine böyle aldığında, kaybolmuş yıllar bile usulca affedilir.




