15 Nisan 2024
Bugün, akşam avı dolu sepetimi ince ince doldurup, kıvrımlı patikadan küçük karavanıma yönelirken, birden donup kaldım. Sanki gökyüzünden yıldırım çarpmış gibi bir şok hissettim. Karanlık nehrin sisinin içinden hâlâ duyulan o feryatölümcül bir inlemebana ürpertici bir heyecan verdi. Kadın çığlık atıyordu; rüzgâr eski çamların dalları arasında sesini parçalayarak taşıyordu, ama kelimeleri hâlâ ayırt edebiliyordum. Yardım istemekten öte, ruhunun son kıvılcımını da içinde barındıran yalvarıştı. Yanında bir ses daha vardı; panikle suyun çırpınışı kıyıya ulaşmıştı.
Düşünmeden, sepeti yere atıp içinde parıldayan birkaç küçük balığı kumun üzerine döktüm. Ağır yünlü ceketimi ve terkedilmiş iş pantolonlarımı çıkarıp, sadece yıpranmış iç çamaşırlarımla karanlık, dondurucu suya atladım. Rüzgâr, öfkeli bir kurt gibi dalgaları çırpıyor, köpük ve su damlalarıyla yüzüme çarpıyordu.
Suya kürek çekmek neredeyse dayanılmaz bir çaba gibiydi. Normalde tembel olan akıntı, o gün hain bir canavara dönüşmüş, ayaklarımı soğuk el gibi çeken kollarla tutuyordu. Nehrin en derin, en karanlık bölgesinde, genç kızkoyu dalgalara gömülmüş, yosun gibi karışık saçları suyun içinde savrulup kaybolmuşçaresizce çırpınıyordu. Onun çığlıkları artık duyulmuyor, sadece suyun yavaşça yayılan uğursuz halkaları kalbimin derinliklerine işliyordu.
Derin bir nefes alıp, çamur gibi soğuk suya daldım. Ellerim, kaygan ceket kumaşını buldu; sırtından tutarak, diğer elimle kürek gibi çırpıyormuş gibi çırpıntılı bir şekilde ayaklarımla geri çekildim. Her çekiş bir yanma, her nefes bir inleme gibiydi, ama hâlâ mücadele ediyordumhayatımı ve onun hayatını ellerimde tutarak.
Kızın cansız bedenini kıyıya çıkardığımda, yorgunluğa meydan okumaz bir şekilde işe koyuldum. Alışkın olduğum ağır işlerin elleri hızlı ve kesin hareket etti: dönme, bastırma, suni solunum. Akarsuyunun bulanık suyu akciğerlerine doldu, kahkaha gibi bir öksürük çığlık attı; nefesi hâlâ zayıf ama ritmik bir şekilde sürdü. Önce onu ısıtmam gerekiyordu. Yanındaki sökülmüş eski kamp ateşinin kömürlerini toplayıp, sıcak çakıllar üzerine düz, düz taşlardan bir yatak kurdum; üstüne kalın bir yorgan gibi yumuşak çam koçanı serdim. Kızın üzerine bu geçici sermeği koyup, tek bir dumanlı ceketimle örtüm; ardından tüm eşyaları topladım, ıslak giysileri zorla üzerine bindirdim ve titrek ellerimle yeni yaktığım ateşin yanına oturdum.
Isı yavaşça, sanki donmuş bir bedeni eritmekten çekiniyor gibi yayılıyordu. Kız hareketsiz yatıyordu; sadece nefesinin çıkardığı hafif buhar, hâlâ yaşamın bir işaretiydi. Soğuk su ve şok etkisi bedenini dondurmuştu, ama zamanla uyanacağına eminim. Nehrin her kıvrımını bildiğim gibi bu düşünceye ulaştım.
Gökyüzüne baktım; alçak, ağırlı bir bulut örtüsüyle kaplanmıştı. Yıldızlar yoktu, ay bile gökyüzünün kırıntılarına ulaşamıyordu. Hüzünle dolu bir boşluk vardı.
Alevlerin alevlenişi gözlerimi geçmişe götürdü; o soğuk akşamı hatırladım ki, her şeyimi almıştı. Lale ve küçük oğlum Arda ile neredeyse her yaz balık tutmaya giderdik. Eşim, beni denize açılmadan önce çadırda eşyaları toplarken, ben eski, ama sağlam bir teknede kıyıya doğru süzüldüm.
Biraz çay ısıtın, ben balık tutarım; en lezzetli çorbayı yaparız! diyerek Laleye şakacı bir şekilde göz kırptım, yüzümde çocuksu bir neşeyle gülümseyerek.
Veysel, havalar kötü; dikkat et! diyerek eşim endişeyle uyardı, bulutları izlerken.
Endişelenme, bütün taşları biliyorum! diye su üzerindeyken bağırdım, küreklerim suyun pürüzsüz yüzeyini kesti.
Kancamı attıktan kısa bir süre sonra gökyüzü bir anda karardı; fırtına ağaçları yere çökertti, su yığınları içeri doldu. Teknem dönmeye başladı, birden bir çatırtı duyuldu; teknenin alt kısmı su altındaki bir kütükle takıldı ve bir anda tekne bir parça lastik gibi parçalandı.
Yüzmeye çalıştım, ama buz gibi soğuk sudan çıkan bir kasılma bacağımı felç etti. Akıntı beni sürükledi, bir şey çarpıp bilinç kaybı yaşadım. Üç gün sonunda, yabancı bir kulübede uyanıp kendimi buldum; duvarda tütsülenmiş otların kokusu hâlâ hâkimdi. Kapıyı açık bırakıp içeri bir yaşlı adam girdi; yüzü kırışıklıklarla dolu, bir harita gibi.
Uyan, içecek bir şey al, dedi, dumanlı bir kaseyi masaya koyarak. Bu ot, kanı durdurur; çorbayı da ye, yoksa ölürsün.
Neredeyim? diye sormamla birlikte, kulağımda tanımadığım bir bölgenin adı çınladı; evimden yüzlerce kilometre uzaktayım diye düşündüm.
Çok zorlanmışsın, dedi yaşlı adam, avcılar beni getirip bıraktı; bir daha geri dönmeye çalışmadım.
Kalkmaya çalıştığımda adam tek parmağını salladı: Yat, çaba harcama. Kanın az; şimdi ölmekten başka çare yok. Dinlen.
Ya ailem? Eşim, çocuğum Beni bilmiyorlar! diye sesimi yükselttim; Laleyi düşündüm, kalbim bir düğüm gibi sıkıştı.
Burada posta yok, sadece orman; kurtlar ulur, ayılar kükremez. Tek şey doğa, dedi yaşlı adam.
Nasıl yaşıyorsunuz? diye sordum. Ot, mantar, ceviz, meyve. Kışın stokları saklarız. Avcılar ara sıra uğrar, bir şey getirir. Yirmi yıldır buradayım. diyerek yanına oturdu ve gözlerini kapattı.
Günler geçip, bir gün ateşin ışığı altında, bir ses duyuldu; bir ses, bir çığlık. Bir köprüden geçerken, suyun ortasında bir kız çığlık attı. Hızla ona doğru yüzenim, ellerim bir anlık bir güçle gömülmüş bedenini tuttu. Onu karaya çıkardığımda, derin bir nefes aldı; gözleri hâlâ şaşkın ama farkındaydı. Kalbim rahatladı, ama karşı kıyıda ışıkların yanıp söndüğünü ve seslerin duyulduğunu gördüm.
Sanırım sizden geliyor, dedim, sesi titrek bir heyecanla. Kurak bir odun toplar mısınız? Sinyal ateşi yakmamız lazım.
Kızla birlikte odun yığını topladık, ateşi çaktık; alevler gecenin karanlığında yükseldi, suyun yüzeyini aydınlattı. Kısa sürede bir kurtarma teknesi geldi; içinde genç bir adam vardı, yüzü tanıdık bir hâle sahipti.
Arda! diye bağırdı kız. O an, bir şeylerin çok tuhaf bir şekilde çarpıştığını hissettim.
Genç adam utangaç bir şekilde elini uzattı: Teşekkür ederim. Çok şey söyleyemem, ama…. Göğsündeki bir ışık, parmağının ucunda bir yüzük parladı; o yüzük, Lalenin beşinci yıldönümümüzde tasarladığı, beyaz bir metalden, ince bir geometrik desenle süslü bir hatıra idi.
Bu yüzük… nereden aldın? diye fısıldadım, bir damla gözyaşı yanaklarımdan süzüldü.
Babamın, dedi genç adam şaşkın. O çok uzun zaman önce kaybolmuştu. Bu tek hatıra.
Düşüncelerim birden karıştı. Gözlerimi genç adamın gözlerine diktiğimde, Lalenin gözlerindeki bir parıltıyı, kendi kaş kemerimdeki bir izleri fark ettim.
Arda senin baban benim, dediğimde sesim rüzgârın hışırtısı gibi hafif ama derin bir yankı yakaladı. O an, uzun zamandır görmediğim oğlumun kollarına sarıldım; gözlerim bir anlığına bulutlu bir sabahın sisinde kaybolmuş bir ışık gibi parladı.
Gözlerimin önünde nehir bir kez daha akıyordu; yeni bir gün doğuyordu, suyun üstünde hafif bir sis, ama artık umut dolu bir geleceğin habercisiydi.
Bugün, hayatın ne kadar kırılgan ve bir o kadar da dayanıklı olduğunu bir kez daha anladım. Nehrin koynunda, bir çocuğun gülüşü, bir yüzüğün hatırası ve bir babanın kalbinde yeni bir umut yanmaya başladı. Bu günlüğe yazdıklarım belki bir gün başka birine ilham olur; çünkü her karanlık akıntı, bir ışık yakarak geçer.




