Her Sevginin Kendi Şekli Vardır
Bugün sokağa çıktığımda sonbaharın kasvetli rüzgârı hemen ince kazağımın altına doldu, tüylerimi diken diken etti. Acelem yoktu, evimizin tahta kapısından çıkıp avluya adım attım, montu giymeyi aklıma bile getirmedim. Bir süre kendi kendime, farkında olmadan gözlerimden süzülen yaşlarla etrafa bakındım.
Elif, ağlıyor musun? diye birden duydum ve irkildim. Yan bahçede oturan, benden birkaç yaş büyük, saçları her daim dağınık Emir karşımdaydı.
Yo, ağlamıyorum ben dedim, ama doğru değildi bu.
Emir birkaç saniye konuşmadan bana baktı, sonra cebinden üç tane şeker çıkarıp uzattı.
Al bunları, kimseye söyleme sakın, sonra gelirler hemen. Hadi evine git şimdi, diye tembihledi, ben de sözünü dinledim.
Sağ ol, dedim fısıltıyla, ama aç değilim ki sadece
Emir çoktan anlamıştı, başını salladı ve sessizce uzaklaştı. Zaten bizim mahallede herkes Elifin babası Osmanı bilirdi; içkiyi seven bir adamdı. Köşedeki tek bakkala her gün uğrar, maaştan kes, Valide Sultan diye Selma abladan fişe yazdırırdı. Selma abla söylene söylene verirdi ona.
Allah seni bildiği gibi yapsın, ne çok borcun var bana, işten nasıl kovulmadın sen hâlâ, derdi arkasından ama Osman para geçti mi hemen çarçabuk çıkardı dükkândan, hep içkiye giderdi parası.
Ben, yani Elif, eve dönerken henüz okuldan gelmiştim, dokuz yaşındayım. Evde çoğu zaman doğru düzgün bir şey bulunmaz; karnım aç olduğunu kimseye söylemek istemem, yoksa beni alıp yurda verirler diye korkarım. Oraların çok kötü olduğunu duydum hep. Hem babam yalnız kalırsa tamamen kaybeder kendini. O yüzden evde kalmak daha iyi. Gerçi buzdolabı yine bomboş.
Bugün okuldan erken geldim, öğretmenimiz hastalanmış, iki ders iptal olmuştu. Eylülün son günlerinde keskin bir lodos esiyor, ağaçlardan kopan sarı yapraklar mahallede uçup duruyordu. Bu sene Eylül bayağı soğuktu. Benim eski montum ve delik ayakkabılarım yağmurda hemen su alır.
Babam, yani Osman, yine kanepede uyuyakalmış, hem üstü başı hem de ayakkabısıyla. Salonda masada iki, yerde ise bir tane boş rakı şişesi vardı. Mutfak dolabını açtım, kuru ekmek bile bulamadım.
Emirin verdiği şekerleri hemen ağzıma atıp ödevlerimin başına oturdum. Sandalyeye tünüp dizlerimi çekerek matematik defterimi açtım, oysa canım hiç toplama-çıkarma yapmak istemiyordu. Pencereden baktım: rüzgâr avludaki kuru sarı yaprakları döndürüp duruyor, ağaçlar eğiliyordu.
Pencereyi boydan boya gören bahçe, bir zamanlar yemyeşildi. Şimdiyse hepten kurumuş, çilekler yok olmuş, bir zamanlar annemin dikip büyüttüğü elma ağacı bile kuruyup kalmış. Annem yaşarken her fidesine göz gibi bakardı. Son yaz babam elmaların hepsini erkenden topladı ve pazarda sattı; paraya ihtiyacımız var deyip geçti.
Halbuki babam eskiden böyle değildi. Osman neşeli, iyi kalpli bir adamdı. Annemle ormana mantara giderdik, akşamları televizyon seyredip sabahları onun yaptığı ıhlamurla, annemin kızarmış gözlemeleriyle kahvaltı ederdik. Annem en çok elmalı poğaça yapmayı severdi.
Sonra ansızın annem hastalandı, hastaneye kaldırıldı, ne yazık ki bir daha dönmedi eve.
Annemizin kalbi rahatsızlandı, dedi babam gözyaşlarıyla. Ben de ağladım, ona sarıldım, “artık annem seni gökyüzünden izleyecek” dedi.
Uzun zaman annemin fotoğrafına gözünü dikti, sonra içkiye başladı. Birkaç serseri eve dadandı, gülüp bağırdılar. Ben de annemden hatıra kalma küçücük odamda oturur, bazen mahalledeki eski banka kaçardım.
Derin bir iç çekip ödevlerimi yapmaya başladım. Çabuk bitiririm çünkü çalışkan bir çocuk oldum her zaman. Kitapları defterleri çantaya yerleştirip yatağıma uzandım.
Yastığımda eski bir peluş tavşan var, annemin aldığı, adını çocukken Pamuk koymuştum. Zamanında bembeyazdı, çoktan griye dönmüş ama hâlâ en sevdiğim oyuncak. Alıp kucağıma sarıldım:
Pamuk, annemi hatırlıyor musun hâlâ? diye fısıldadım.
Pamuk hep sessiz, ama biliyorum ki o da annemi unutmamış. Gözlerimi kapadım, geçmişten renkli, mutlu anılar canlandı. Annemin önlüğüyle hamur yoğurusu, mutfakta topladığı saçları, yaptığı börekler…
Kızım, gel sihirli çörekler yapalım, derdi.
Sihirli çörek mi olurmuş anne? derdim şaşkınlıkla.
Olmaz mı, derdi gülerek. Kalp şeklinde yaparsan dilek tutacaksın, mutlaka gerçekleşir.
Neşeyle yamuk yumuk kalp çörekler yoğururdum, annem gülerek her sevginin kendi şekli vardır derdi.
Çörekler pişerken ev mis gibi kokardı. Babam işten gelir, üçümüz sıcak çay ve çöreklerle sofraya otururduk.
Bu mutlu anıları hatırlayıp yaşlarımı sildim. Evet, zaman değişti. Saatin tıkırtısı sessizliği bölüyor, benim içimse anneme duyduğum özlem ve yalnızlıkla dolu.
Anneciğim, diye içimden geçirdim, Pamuka sarılıp, ne çok özledim seni.
Hafta sonu okula gitmek yoktu. Babam yine kanepede sızmış. Montun altına kalın kazak giyip dışarı çıktım. Ormana, köyün öte yanında terk edilmiş eski bir eve gözüm kaydı. Orada yıllar önce Mehmet Dede yaşardı, iki yıl oldu vefat edeli. Bahçesinde elma ve armut ağaçları vardı.
Zaman zaman oraya gidiyorum; çitin üstünden atlayıp yerdeki dökülen meyveleri topluyorum, kendimce ben hırsız değilim, yere döküleni kimse almaz zaten diye avutuyorum. Mehmet Dedeyi puslu belleğimle hatırlıyorum; yaşlı, saçları ak, bastonlu, iyi kalpli biriydi, çocuklara çoğu zaman meyve ikram ederdi.
Çitin yanına yanaşıp iki elma aldım, montuma silip birinden ısırdım ki birden biri seslendi:
Hey, oradaki, kimsin sen?
Birden irkildim, baktım; kapının önünde palto giymiş bir kadın. Şaşkınlıkla elmalar elimden düştü.
Kadın yaklaştı.
Kimsin sen, diye tekrar sordu.
Elif ben hırsızlık yapmıyorum sadece yerdekileri alıyordum, dedim kekeliyerek, sandım kimse yaşamıyor burada eskiden de yoktu kimse
Ben Mehmet Dede’nin torunuyum, dedi. Dün geldim, artık burada kalacağım. Ne zamandır geliyorsun buraya?
Annem öleli beri, dedim sesim titreyerek, gözlerim doldu.
Kadın bana sarıldı.
Hadi gel, benim adım da Ayşe Hanım, tıpkı annenin adı gibi. Büyüyünce sana da Ayşe diyecekler.
Ayşe Hanım hemen anladı kızın aç ve perişan olduğunu. Beraber içeri girdik.
Çıkart ayakkabılarını, yeni geldim, ortalığı toparladım ama valizlerle uğraşamadım. Şimdi sana sıcak bir şeyler koyayım, sabahleyin tavuklu çorba yapmıştım. Demek komşuymuşuz diyerek elime baktı, eski palto, kısa kollu hırka, zayıf omuzlar…
Çorba tavukludan mı abla? dedim isteksizce ama açtım.
Tabi, bol tavuklu, dedi gülerek. Sofraya otur hemen.
Açlıktan karnım guruldayınca utancımı bastırıp hemen oturdum, kocaman bir tabakta sıcacık çorba ve ekmek getirdi. Ev sıcacıktı, masa örtüsünde kırmızı kareler vardı. Ayşe Hanım doymazsan daha da koyarım dedi.
Ben de dayanamayıp hepsini yuttum, ekmeği de bitirdim.
Bir tabak daha ister misin? dedi.
Yok, çok teşekkür ederim, doyduğum için mutluyum.
O zaman çay demleyeyim, dedi, sonra üstü örtülü alçak bir sepeti getirdi. Açınca mis gibi vanilya kokusu yayıldı; sepetin içinde kalp şekilli çörekler vardı. Birini alıp ısırınca gözlerimi kapadım.
Tıpkı annemin yaptığı gibi, dedim sessizce. Annem de aynen böyle çörekler yapardı.
Çay ve çörek bitince yüzümde pembelikler, içim sıcacık olmuştu. Ayşe Hanım konuşmaya başladı:
Şimdi biraz anlat bakalım, nerede yaşıyorsun, babanla mı kalıyorsun? Sonra ben seni evine bırakırım.
Gerek yok, abla, dört ev arası, ben kendim giderim, dedim ama kendi evimi rezalet görmek istemezdim kimsenin.
Olmaz, dedi kararlı bir şekilde.
Bizim eve varınca derin bir sessizlikle karşılaştık. Babam hâlâ kanepede, her yer pislik, yerde boş şişeler, izmaritler, giysi yığınları.
Ayşe Hanım baktı, başını salladı.
Şimdi anladım Hadi bakalım, evi toplayalım, deyip hemen işe girişti.
Masadaki çöpleri süpürdü, boş şişeleri poşete doldurdu, perdeleri açtı, kirli halıyı çırptı. O anda ben:
Sakın kimseye bizim evden bahsetmeyin, dedim. Babam gerçekten iyi biri, aklı karışık, kendine gelemiyor, annemi çok özlüyor. Eğer insanlar duysa beni hemen alıp babamdan ayırırlar, onu istemem. Babam iyi bir insan, sadece yolunu kaybetti
Ayşe abla bana sarıldı:
Kimseye tek kelime etmem, söz veriyorum.
Zaman geçti. Yıllar sonra ben okula yeni palto, sıcacık bot ve sımsıkı örülmüş saçlarım, sırtımda çantamla koşa koşa gidiyorum.
Elif, annem diyor ki baban evlenmiş, doğru mu? dedi Hatice yanımda, sınıf arkadaşım. Çok değiştin, hem güzelleştin, hem saçların şahane örülmüş.
Doğru, şimdi annem Ayşe Hanım, dedim gururla, okula yürüdüm.
Babam çoktan içkiyi bırakmıştı, bunda Ayşe Hanımın payı büyük. Şimdi ikisi beraber, babam bakımlı, derli toplu, uzun boylu yakışıklı bir adam; yanında her zaman dik duran, zarif, kibar, kararlı ve güzel bir kadın Ayşe Hanım Her daim gülümsüyorlar, beni candan seviyorlar.
Yıllar su gibi akıp geçti. Artık üniversitede öğrenciydim, tatilde eve geldiğimde kapıdan bağırırım:
Annecim, geldim!
Ayşe Hanım koşup sarılır, hoş geldin profesör kızım! der, ikimiz mutlu kahkahalara boğulurken akşamdan babam işten döner, hep birlikte neşeyle sofraya otururuz.
Ve ben şunu öğrendim: Hayatta her şeyin bir şekli var, sevginin de öyle. Kimi zaman annemin yaptığı kalp çörekler gibi yamuk, kimi zaman başka birinin size dokunuşuyla şekil değiştirir, ama özünde hep güzeldir. Sevgi varsa umut hep vardır.




