Kocam Sürekli Beni Annesiyle Kıyasladı, Ben de Ona Bavulunu Toplamasını ve Annesinin Yanına Taşınmasını Teklif Ettim

Eşim beni sürekli annesiyle kıyaslıyordu ve bir akşam ona valizlerini toplayıp annesinin yanına taşınmasını teklif ettim.

Yine tuzu mu az koydun? Kaç kere söyledim, bu yemek tatsız, saman gibi olmuş, dedi Selim, tabak dolusu sıcak türlüye kaşık sallamadan tuzluğa uzanırken. Annem hep der ki, Tuzu az olsun sofrada, tuzu fazla olursa sırtta taşınır. Ama onun eli hafif, yemeği hisseder. Sen ise tarifte ne yazıyorsa koyuyorsun, hiç ruh yok yaptıklarında.

Sevda suskunlukla izledi kocasını, o cömertçe tuzu yemeğe yığarken. İçinde yıllar içinde biriken sabır yayı yine gerildi. Derin bir nefes aldı, belli etmemeye çalışarak pencereden sokağa baktı; sonbahar akşamının puslu ışıklarında lambalar sırayla yanıyordu.

Mide rahatsızlığın vardı ya geçen hafta, doktorun tuzu azalt dediği tarifle yaptım, Selim, sessizce cevapladı, bardakları yerleştirirken.

Sevda, hep doktora sığınıyorsun ya! Kabul et işte, yemek yapmak senlik değil. Geçen hafta annemlere gidelim dedin ya? Onun sarma yapışını gördün mü? Küçük, muntazam, bir örnek. O sosu, o yoğurdu… Hazır ketçapla olmayacak işler bunlar. Annemde hep ev kokar, sende deterjan kokusu var.

Sevda dudaklarını ısırdı. Mutfakta deterjan kokusu olmasının tek sebebi, sabah Selimin hazırladığı kahvaltıda yağı duvarlara kadar sıçratmasıydı. Ama bunları anlatmanın anlamı yoktu; Selim ne zaman hata yapsa görmezden gelir, Sevdanın gerçek ya da hayali bütün eksikliklerini büyütürdü.

Akşam yemeği, televizyonun tek düze gürültüsü ve Selimin ara ara ev böyle yönetilmez tenkitleriyle geçti. Sevda kafasında yarınki iş raporunu düşündü. Büyük bir lojistik firmasında kıdemli finans uzmanı olarak çalışıyordu ve çeyrek sonu geldiğinde mesaisi uzuyordu. Eve döner dönmez aradığı tek şey huzurdu. Ama onunda yerine, kusursuz, erişilmez, azize Sevim Hanımla kıyaslanıp duruyordu.

Sevim Hanım, Selimin annesi, kendine özgü bir otoritesi ve enerjisi olan, iş bitirici bir kadındı. Ama onun işleri genellikle kasırga gibi olurdu; evi temizleyecekse, eşyalar devrilir, bilinmeyen köşelerden toz çıkarılır, ev savaş alanına dönerdi. Selim, annesinin bu titizliğinin gölgesinde büyümüştü, hâlâ Sevda’nın niçin evini ve ömrünü bu uğurda feda etmediğini bir türlü kavrayamıyordu.

Gece yavaşça çökerken, gerilim dağılmamıştı. Selim salonda tabletle ilgileniyordu; Sevda da ütü masasını kurmuş, kocasının yarın giyeceği gömleği çıkarmıştı. Kumaş kaliteliydi, ama zor ütülenen türden.

Yine mi böyle ütülüyorsun? Selim birden arkasında bitti.

Kapı eşiğinde dikilmiş, kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını kaldırarak onun yakayı buharla ütülemesine bakıyordu.

Ne oldu yine, Selim? dedi Sevda yorgunca.

Kim böyle ütüler ki? Annem önce kolları, sonra arkayı, en son da yakayı nemli tülbentle açar. Sen direkt buharla bastırıyorsun, parlatacaksın gömleği, yazık olacak!

Sevda demiri sehpasına koydu, içindeki öfke her buhar çıkışında kendini dışarı atıyor gibiydi.

Teknolojiyi bana bırak istersen, daha iyi biliyorsan sen ütüle, dedi sesi titremeden.

Selim alaylı bir kahkaha ile göz devirdi.

Bak, işte başlıyor yine… Bir laf ettirmiyorsun! Ben sana iyiliğini düşünüyorum, annem diyor ki, kadın eşinin giysilerine bakmalı, bu aile onurudur. Sen hep meşgulsün, raporlar, iş güç… Evle ilgilenen yok!

Evle ilgilenen yok mu? diye sordu Sevda bir an oturma odasına bakarak. Temiz, düzenli, dolaplar tertipli. Ben seninle aynı oranda çalışıyorum, hatta daha fazlasını kazanıyorum. Gece kurslarına mı yazılayım bir de, Sevim Hanım Ev İşleri Akademisine gidip sertifika mı alayım?

Yine paradan giriyorsun! Selim sanki diş ağrısı çekiyormuş gibi yüzünü burktu. Mesele para değil! Ben ilgiden bahsediyorum, kadın dediğin biraz sahiplenici olacak. Annem de hep çalışırdı, ama evde her zaman sıcak bir çorba, ana yemek, üstüne de kek eksik olmazdı. Babam da pırıl pırıl gezdi. Sen… Neyse, boşver, istediğin gibi ütüle, yarın buruşuk gömlekle giderim, insanlar da karımı görsün anlatsınlar.

Selim yatak odasına geçti, Sevda ise elinde soğuyan ütü ile odada kala kaldı. O an tüm vücudu titredi, içini derin bir boşluk ve küçültülme hissi doldurdu. Eşyalarını alıp çıkmak istedi, ama gidecek bir yeri yoktu aslında gerek de yoktu. Bu ev, annesinin Kadıköydeki dairesi, ona evlenmeden kalmıştı. Selim bir bavul ve eski bir dizüstüyle gelmişti zamanında, ama üç yılda öyle yerleşmiş, öyle evin beyi olmuştu ki, Sevda’nın varlığını bir hizmetçi gibi görüyor, sürekli şikayet ediyordu.

Takip eden günler sessiz bir savaş halinde geçti. Selim bulduğu toz zerresiyle hayıflanıyor, yemeye tuz dökmeden başlamıyordu. Sevda ise suskunluğuna gömülüyor, işe odaklanıyordu. Cumartesi yaklaşınca, ikisinin birlikte Sevim Hanım’a gitme vakti geldi.

Sabah bir koşuşturmayla başladı. Selim, bir türlü hazırlanamayan karısını aceleyle dürtüyordu:

Yine geç kaldık, annem geç kalınmasına hiç tahammül etmez. Mavi elbiseni giy, şu kotları giymesen? Annem diyor ki, kot giyince yaşın küçük gözüküyor, otuz sekiz yaşındasın artık. Ciddiyet yakışır.

Sevda, beyaz gömleğini ceketiyle kombinlemişti, fermuarını çekerken durdu.

Selim, ben kotla rahat ediyorum. Kraliçenin davetinde değiliz, yemek yiyeceğiz.

Büyükleri saymak lazım! Annem uğraştı, sofra kurdu, sen de sıhhatli giyin bakalım.

Nihayetinde, Sevda jean’ini çıkarmadı. Yol boyunca Selim surat asarak araba sürdü; parmaklarıyla direksiyona sinirli vuruşlar yapıyordu. Oysa arabanın kredi ödemesini esasen Sevda yapıyordu.

Evin kapısı, taze çörek ve kızarmış et kokularıyla açıldı. Sevim Hanım, kabarık saçlı, şişmanca, eteklikli bir kadın, hemen oğluna sarıldı, Sevda’ya ise şöyle başıyla selam verdi:

Ay hoş geldiniz, nihayet geldiniz! Selimciğim ne kadar zayıflamışsın, yazık sana, karın aç mı bırakıyor anlamadım! diyerek oğlunu öptü. Geç Sevda, orada misafir terliği var. Dikkat et, yerler yeni silindi, kaygan olabilir!

Masa başında her zamanki tiyatro başlardı. Sevim Hanım en iyisini oğluna verir, üstünde titrerdi.

Al canım oğlum, şu buttan ye. Fırında elmayla üç saat pişirdim. Gençler şimdi mikrodalgada ısıtıp yiyorlar, o yemek sayılmaz valla. Değil mi Sevda?

Sevda gülümseyip salatayı karıştırdı:

Yaşam temposu farklı, Sevim Hanım. Benim vaktim yok, mutfak robotunun faydası çok.

Zaman!.. ellerini çırptı Sevim Hanım. Neyin zamanı? Sosyal medyada zaman geçirmek mi? Biz sabah işe, akşam eve, çocuk büyüt, ev topla, her iş yetişirdi. Şimdi robot süpürgelerle huzur yok! Geçen hafta size gelmiştim; tül gri, camlar pisti. Kadının aynası camıdır!

Selim tavuğunu çiğnerken annesine destek verdi:

Ben de diyorum anne, diyorum şuraları silip camı açalım ama temizlik şirketi çağırırım diyor. Yabancılar gelip evde temizlik yapacakmış, düşünebiliyor musun?!

Temizlikçi mi? Sevim Hanım bir an ağzı açık baktı. Sevda, olacak şey mi? Kadın dediğin her köşeye dokunmalı. Başka elin enerjisi eve uğursuzluk getirir. Ondan sonra çocuk olmaz, huzur kaçar, bozuşursunuz tabii.

Sevda bu lafla dondu. Çocuk konusu Sevdanın en hassas yarasıydı. Tedavi görüyorlardı ama olmuyordu. Sevim Hanım bunu gayet iyi biliyor, laf sokmaktan da geri durmuyordu.

Biz temizlikten ya da başkasından değil, Selimin beni seninle kıyaslamasından tartışıyoruz, dedi Sevda, çatalını bırakıp.

Odadaki hava bir anda buz kesti. Selim, içtiği kompostoyla neredeyse boğuluyordu.

İyiye örnek almada ne kötülük var? dedi Sevim Hanım şaşkınlıkla. Selim gurur duyar annesiyle. Eşi de öyle olsun ister. Sen de not defteri alıp, ölmeden tariflerimi yaz bence. Oğlum belirli bir ilgiye alışık.

Ee tabii! Selim lafa girdi. Anne haklı. Biraz daha ilgili, biraz daha becerikli olabilirdin. Annemin evinde camlar bile tertemiz, bizde dip köşe toz içinde.

O an Sevdanın içinde bir şey koptu. Tüm sabrı tükendi. Masadaki o suni huzur bir anda dağıldı.

Ellerine sağlık, çok güzel olmuş yemekler, dedi kalkıp.

Daha çay içmedin, Napoleon pastam var! Sevim Hanım şaşırdı.

Biz gitmiyoruz, ben gidiyorum. Selim çayınıza kalır. Ona annesinin yanında iyi gelir.

Saçmalama Sevda! Selim sinirle kolunu tutup fısıldadı. Rezil etme beni anneme karşı!

Eve gidiyorum Selim. Başım ağrıyor. Nasıl istiyorsan, ister arabayla dönersin, ister taksiyle. Anahtar sende var.

Sevda kapıdan çıktı, serin sonbahar havasını derince içine çekti. O anda aylarca unuttuğu bir hafiflik hissetti. Plan kafasında birdenbire, sanki aylardır orda beklemiş gibi oluştu.

O günün gecesini tembel bir dinlenme yerine hummalı bir hazırlıkla geçirdi. Büyük valizleri çıkardı; geçen yıl Antalyaya gitmişlerdi, o valizlerdi işte. Selimin dolabını açıp, gömlekleri, pantolonları, süveterleri itinayla dizdi. Çoraplar, evraklar, anı kasetleri hatta ütüyle açılan ceket dahi ayrı torbaya kondu.

Selim gece 11e doğru geldi. Üstü annesinin poğaçası kokuyordu, yüzünde kibirli bir memnuniyet ifadesi.

Ne yaptın orda? Annem çok üzüldü. Tansiyonu fırladı! Kalbini kırmaya utanmıyor musun Sevda?

Odaya geçince bir an dondu: Üç büyük valiz ve bolca kutu orta yerdeydi, dolap bomboştu.

Noluyor… Tatile mi gidiyoruz? dedi bocalayarak.

Sevda koltuğa yaslanmış, elinde kitapla ona baktı.

Hiçbir yere gitmiyoruz, Selim. Sen gidiyorsun.

Şaka mı bu?

Değil. Her şeyini topladım. Ütülü ceketin dahi. Yarın sabah 9da nakliyeci çağırdım.

Selimin yüzü mosmor oldu.

Beni mi evden atıyorsun? Kendi evimden mi?

Benim evimden, Selim. Net olalım. Burası bana annemden kaldı. Beraber yaşadık, ama anlaşılan burada hiç mutlu olmadın.

Ben mi mutsuzum?! Her şeyi senin için yaptım! İyi olsun istedim!

İşte bu yüzden. Her şeyin kötüsü bana ait, annene ait olan hep mükemmel. Kendimi annene ispat etmeye çalışmaktan yoruldum. O yüzden, daha fazla yarışacak halim yok.

Ama biz aileyiz! dedi Selim, bütün havası sönmüştü.

Aile demek birbirini desteklemektir, aşağı çekmek değil. Sen burada mutsuzsun Selim, ben de at yarışındayım. En mantıklısı, senin annenin mükemmel evine dönmen.

Valizleri gösterdi, birini açıp baktı.

Artık cennetine dönüyorsun. Annende hijyenik, lezzetli yemekler, pırıl pırıl camlar, gömleklerin ütüsü, ilgin sonsuz. Hep hayali kurdukları hayatı yaşayacaksın. Bense, yanlış ütü yaptım korkusuyla yaşamak istemiyorum.

Selim, bir balık gibi ağzını açıp kapadı, sonunda öfke ve çaresizlikle çıkıştı:

Benim de bu evde hakkım var! Boya yaptım, fayansı değiştirdik! Mahkemeye veririm, hakkımı isterim!

Sevda burukça gülümsedi. Zaten bunu bekliyordu.

Selim, bilirsin, kanun gayet açık. Bu ev bana annemden kaldı. Evet, ustanın parasını ben yatırdım, boya işini sen yapmıştın, biliyorum. Kaldıysa fişini, boya ve yapıştırıcıların parasını hemen vereyim, ister havale ister nakit. Ama kanunen istenen sadece bu. İstiyorsan mahkemeye git, masrafı çıkmaz bile.

Selim tümden çöktü. Orta halli piyasadaki maaşı yaşam masrafına yetiyordu, büyük harcamalar hep Sevda’nın omzundaydı.

Cidden mi; bir tabak yemek ve birkaç cam lafı yüzünden bunca yıllık yuvayı dağıtıyorsun? Ben seni seviyorum. Tamam, annemden alışkanlık böyle… İstersen bir daha kıyaslamam…

Kaç hafta, kaç ay Selim? Sorun yemek değil. Asıl mesele, karşında bir yetişkin değil, hâlâ annesinin minik oğlu olman. Ben adam istiyorum, anne değilim. Artık yol ayrımındayız.

O gece başka odalarda uyudular. Sabah olduğunda nakliyeciler vaktinde geldi, kutuları araca taşıdılar.

Selim kapıda duruyordu, üstünde eski montu ile epeyce perişandı.

Delilik bu, annem beni eşyalarla görünce kalpten gider. Ne anlatacağım ona?

Her zaman dediği gibi, hanımın yetersizdi, sen de rahatına döndün dersin. Hep dedi ya, ben sana uygun değilim diye. Hayaline kavuştunuz.

Kapı arkasında kalınca Sevda, anahtarı sıkıca çevirdi, soğuk metalde alnını dayadı ve ardından hafifçe, içten bir kahkaha attı. Ne sinir bozukluğu ne de çaresizlik; saf bir ferahlık. Ev sessizdi. Kimse eleştirmiyor, azarlamıyor, bir şey istemiyordu.

Bir hafta huzur dolu geçti. Temizlikçi geldi, ev ışıl ışıl oldu, kimse enerjisi bozuldu demedi. Akşamları güzel bir yemek aldığında dışarıdan, bazen de arkadaşlarla kafede buluştu. Filmler izledi, kendi kendine kitap okudu, kimsenin ütüsünü düşünmedi.

Perşembe akşamı telefon çaldı. Ekranda Sevim Hanım yazıyordu. Gülümsedi, cevapladı.

Sevda! Ne bu terbiyesizlik yavrum! Adama ev mi atılır?! Burada sinirlerim harap oldu! Benim düzenimi şaşırttı!

İyi akşamlar Sevim Hanım. Ben atmadım, ait olduğu yere geri verdim. Siz ona daha iyi bakarsınız ya, evinizde düzen, temizlik, hijyen eksik olmuyor nasılsa.

Şaka mı ediyorsun kızım? Koca adam oldu, sarkıyor, sürekli yemek istiyor, çorap dağıtıyor! Sabrımı yedi. Ben yaşlıyım dinlenmem lazım, kalk Anne şunu getir, anne bunu ver, anne gömleği ütüle! dedikleri yetmedi. Dedim Git karına! O da Sevda bana değer vermiyor diyor.

Alışkın ya, sizin elinizden hizmet alınca zorla kendi başına kalıyor. Ben o seviyede yetişemem, benim işim var.

İş mi? Kadın dediğin evinde olur! Al kocanı geri, dün çorbayı tuzlu olmuş dedi var mı öyle şey! Benim çorbama tuzlu diyor düşün!

Sevda kahkahasını zor tuttu.

Kusura bakmayın Sevim Hanım, almam. Boşanma işlemlerini başlatıyoruz. Ya sizde kalır, ya kendi başının çaresine bakar.

Boşanma mı?! telefonda sessizlik oldu. Kırk yaşında kadın ne olacak şimdi, dul mu kalacaksın? Selim genç, yakışıklı adam…

Ne güzel, annesiyle harika bir hayat onu bekliyor. Ben yalnız da iyiyim. Hoşça kalın Sevim Hanım.

Telefonu kapattı, engelledi. Sonrasında Selimi de engelledi.

Bir ay sonra adliyede karşılaştılar. Selimin göz altında morluklar, gömleği buruşuktu.

Bir daha denesek mi? Annemle yaşanmazmış. Annem beni darladı, bir oturttu, bir kaldırttı, kendi çamaşırımı bile serdiremedi. Sende nasıldı, şimdi fark ettim… Evin huzurluymuş, sessizmiş. Tamam yemek tuzsuzdu belki, ama kafam rahattı.

Sevda ona acıdı ama pişmanlık duymuyordu.

Bunu ancak oraları yaşayınca anladın, Selim. Ama senin aradığın eş değil, huzurlu ortam. Ben ortam değilim, insanım.

Daire tutarım, her işi kendim yaparım!

Yap. Öğren. Büyü. Ama bensiz. Kimsenin beni kıyaslamadığı hayata alıştım ben, vazgeçemem.

Adliye çıkışı iki yabancıydı artık. Selim durakta beklerken, Sevda arabasına bindi. Yan koltukta, bir seyahat kataloğu vardı. Yıllardır İtalyaya gitmek isterdi. Selim hep, Pahalı, annemlere köye gidelim, havamız değişsin derdi.

Artık bahçe yok, sadece kendi hayatı ve kararları. Arabasını çalıştırdı, müziğin sesini açtı. Her şey yeni başlıyor gibiydi ve bu defa yemeğin tuzu az bile olsa, hayatı kendi tadında olacaktı.

Rate article
Lifequest
Kocam Sürekli Beni Annesiyle Kıyasladı, Ben de Ona Bavulunu Toplamasını ve Annesinin Yanına Taşınmasını Teklif Ettim