Geçmişin tozlu anılarından birini hatırladığımda, Üzgünüm anne, bırakamadım sözleri kulaklarımda çınlar; o gün 16 yaşındaki oğlum Ahmet, iki yeni doğmuş bebekle evimize gelmişti.
Kapıyı çalan genç, kucağında iki bebek tutuyordu; gözlerim inanılmaz bir şokla doldu. Bunlar kimin çocukları? dediğim anda, anneliğin, fedakarlığın ve ailenin ne demek olduğuna dair tüm düşüncelerim paramparça oldu.
Hayatımın bunca sarsıcı dönüşümüne hiç hazırlıklı değildim.
Ben Zeynep, kırk üç yaşındayım. Son beş yıl, hayal edebileceğiniz en kötü boşanmanın ardından ayakta kalma çabasıydı. Eski eşim Deniz, sadece evi değil, birlikte inşa ettiğimiz her şeyi de yanına götürmüş, beni ve tek çocuğumuz Ahmeti kısıtlı bir geçimle baş başa bırakmıştı.
Ahmet, on altı yaşında, benim bütün dünyamdı. Babası gittiği gün, iki kat genç bir adamla yeni bir hayata başlamanın ardından, Ahmet hâlâ sessizce babasının bir gün geri döneceği umudunu taşıyordu. Gözlerindeki özlem, her gün içimi parçalıyordu.
İstanbulun Çırağan semtinde, Şişli Şehir Hastanesine sadece bir blok uzakta, iki odalı küçük bir dairede yaşıyorduk. Kira oldukça ucuz, okuluna yürüyerek gidebilecek kadar yakındı.
O çarşamba sabahı diğer günler gibi başlamıştı. Oturma odasında çamaşır katlarken kapı gıcırdadı. Ahmetin adımları alışılmışın aksine ağır ve çekingen geliyordu.
Anne? diye sesledi, tanımadığım bir tonda. Anne, buraya gelmen lazım. Şimdi.
Üzerimdeki havluyu bıraktım ve odasına koştum. Ne oldu? Yaralandın mı?
Kapıyı açtığım an zaman durmuş gibiydi.
Ahmet, odanın ortasında iki küçük paket gibi sarılmış bebek tutuyordu. Yenidoğan bebeklerin yüzleri buruşmuş, gözleri henüz tam açılmamış, minik elleri göğüslerine sıkı sıkıya kapanmıştı.
Ahmet sesim boğuk düştü. Bu ne? Nereden getirdin?
Ahmet kararlı ama korkulu bir bakış attı.
Üzgünüm anne, dedi yavaşça. Bırakamadım.
Dizlerim titredi. Bırakmak mı? Ahmet, bu bebekleri nereden buldun?
İkiz. Bir erkek, bir kız.
Ellerim titredi. Şimdi ne oluyor, söyle bana.
Ahmet derin bir nefes aldı. Bu öğleden sonra hastaneye gittim. Arkadaşım Mert bisikletle kötü bir kaza geçirdi, onu kontrol ettirmek için götürdüm. Acil servisteyken birini gördüm.
Kimden bahsediyorsun?
Babama.
Nefesim göğsümden kaçtı.
Bunlar babamın bebekleri, anne.
Bu beş kelimeyle sarsıldım, aklıma gelmedi.
Baba, annelerin doğum bölümünden sinirli bir şekilde çıktı, diye sürdürdü Ahmet. Kızgın görünüyordu. Yanına gitmedim ama merak ettim, etrafta soruldu. Hanımefendi Chen, hastanedeki doğum sorumlusu, tanır mısın?
Başımı salladım, hissetmeden.
Chen Hanımefendi, Sibelin dün gece ikiz doğurduğunu söyledi. Sibel yalnızdı, iki yeni doğan bebekle ağlıyordu, nefes almakta zorlanıyordu. Bir şeyler doğum sırasında ters gitmişti, doktorlar komplikasyon ve enfeksiyondan bahsediyordu. Bebekleri tutamıyordu.
Ahmet, bu bizim sorunumuz değil dedim.
Onlar benim kardeşlerim! sesi kırıldı. Babamın oğlu ve kız kardeşi, kimsesizler. Sibele, sadece bir süre evimize getireceğimi, sana göstereceğimi söyledim, belki yardımcı olabiliriz. Orada bırakamadım.
Yatak kenarına çöktüm. Nasıl aldırdın onlara? Sen henüz 16 yaşındasın.
Sibel, geçici bir taburcu formu imzaladı. Tanıdığım birisi, kim olduğumu kanıtlayan kimlik kartımı gösterdim. Chen Hanımefendi bana kefil oldu. Durum düzenli değildi ama Sibel ağlıyordu, ne yapacağını bilmiyordu.
Bebeklere baktım; ne kadar küçük ve narin olduklarını gördüm.
Bunu yapamazsın, sorumluluğun senin değil, diye fısıldadım, gözlerimden yaşlar süzüldü.
O zaman kimin? Babam ki? O zaten umursamıyor. Eğer Sibel hayatta kalamazsa, bu bebekler ne olur?
Şimdi hastaneye geri götürelim. Çok geç oldu.
Anne, lütfen
Hayır. Sesim artık kararlıydı. Ayakkabılarını giy. Dönüyoruz.
Şişli Şehir Hastanesine giden yol, boğucu bir sessizlikle doluydu. Ahmet, arka koltukta ikizleri, birini bir kolunda, diğerini bir sepet içinde tutuyordu; hepsini garajdan çabuk topladık.
Hastanenin girişinde Chen Hanımefendi bizi karşıladı; yüzü endişeyle gerilmişti.
Zeynep, çok üzgünüm. Ahmet sadece
Sorun değil. Sibel nerede?
304 numaralı odada. Ama söylemeliyim ki durum iyi değil. Enfeksiyon beklenenden çabuk yayıldı.
Midemde bir düğüm oluştu. Ne kadar kötü?
Chenin ifadesi her şeyi anlatıyordu.
Asansörle sessiz bir katına çıktık. Ahmet, bebekleri bir ömür boyu tutacakmış gibi kucakladı, hafifçe mırıldanarak ağlamalarını dindirmeye çalıştı.
Oda kapısını çaldıktan sonra hafifçe iterek içeri girdik. Sibel, hayal ettiğimden daha kötü görünüyordu; soluk, ışığa benzer bir renk taşıyan teni ve birden fazla kan hattına bağlıydı. Yirmi beş yaşını geçmemişti. Bizi görünce gözleri hemen yaşardı.
Üzgünüm, diye iç çekti. Ne yapacağımı bilmiyorum. Yalnızım, çok hastayım. Deniz
Biliyorum, dedim sessizce. Ahmet bana anlattı.
Tamamen gitmişti. İkiz olduğunu öğrendiklerinde, komplikasyonlar yüzünden dayanamayacağını söyledi. Sibel, Ahmetin kollarındaki bebeklere bakarak, Hayatta kalıp kalmayacaklarından emin değilim. Eğer ben
Ahmet, sözcüklerimi keserek, Biz onlara bakacağız, dedi.
Ahmet başladım.
Anne, ona bak. Şu bebeklere bak. Onlara ihtiyacımız var.
Neden bizim sorunumuz? diye sordum. Neden bu bizim işimiz?
Çünkü başka kimseye ait değil! diye bağırdı, ardından sesini kısmış bir halde, Eğer müdahale etmezsek, sistem onları alır, annelik bakımına verir, belki ayrı ayrı yerleştirir. İstediğin bu mu?
Cevap bulamadım.
Sibel titrek bir elini bana uzattı. Lütfen. Hak ettiğim bir şey değil ama Ahmetin kardeşi ve kız kardeşi. Ailemiz.
O minik bebeklere, henüz çocuk olamayan oğluma ve ölümün eşiğindeki bir kadına baktığımda, içimde bir karar belirdi.
Telefon açmalıyım, dedim.
Denizi hastane otoparkından aradım. Dördüncü çevirmede cevap verdi, bir an öfkeli gibi duyuldu.
Ne? dedim.
Zeynep ben. Sylvia ve ikizler hakkında konuşmamız lazım.
Uzun bir sessizlik. Nereden biliyorsun?
Ahmet hastaneye gitti, seni gördü. Ne yapıyorsun?
Başlama. Konuşma. Çocuk sahibi olma yöntemleri dedim, bu bir felaket.
Onlar benim çocuklarım! dedi soğukça.
Bir hata, diye karşılık verdi. İmzalar, belgeler, al, ama bana karışma.
Ben bir şey söylemeden telefonu kapattım.
Bir saat sonra Deniz, avukatıyla hastaneye geldi. Bebekleri görmeden, geçici velayet belgelerini imzaladı. Bana bir kez baktı, omuz silkti ve Artık benim sorumluluğum değil dedi.
Sonra çıktı.
Ahmet, Ben asla onun gibi olmayacağım, diyerek gözyaşları içinde fısıldadı.
İkizleri o gece eve getirdik. Belgeleri tam anlayamadan imzalamıştım; Sylvia hastanede olduğu sürece geçici koruma sağlanmıştı.
Ahmet, bebekler için bir ikinci el beşik buldu; eski bir mobilya dükkanından almıştı, kendi birikimlerini harcamıştı.
Ödevini yap, diyerek yorgun bir sesle söyledim. Ya da arkadaşlarınla dışarı çık.
Şu anda daha önemli, diye yanıtladı.
İlk hafta cehennem gibiydi. Ahmet, bebeklere Lila ve Mert adını vermişti; sürekli ağlıyorlardı. Bez değişimi, iki saatte bir besleme, uykusuz geceler. Çoğu işi tek başına üstlendi.
Benim sorumluluğum, derdi Ahmet.
Sen yetişkin değilsin! diye bağırıp, onu üçte bir gece yarısı bir bebekle, diğer bebekle sallanırken izlerdim.
Hiç şikayet etmedi, yorgunlukla okula gitmez oldu, notları düşmeye başladı, arkadaşları artık aramazdı. Deniz de bir daha telefon açmazdı.
Üç hafta sonra değişim geldi. Akşam vardiyamdan dönerken, Ahmeti evde Lilayı kucağında tutarken buldum. Bir şey ters gidiyor, dedi aniden.
Durmuyor, sıcak, dedim, alnını dokundum; kanım dondu. Bez çantasını al; acil servise gidiyoruz.
Acil bölüm ışıkları ve sesleri bir karmaşaydı.
Lilanın ateşi yükselmişti. Kan tahlilleri, göğüs röntgeni ve ekokardiyografi yapıldı. Ahmet, incubatörün yanında, elini pencereye bastı, gözlerinden akan yaşları sildi. Lila, iyileş, diye fısıldadı.
İki sabah, bir kardiyolog geldi.
Lilada doğuştan kalp kusuru var; ventriküler septal defekt ve pulmoner hipertansiyon. Çok ciddi, acil ameliyat gerekiyor.
Ahmetin ayakları titredi, en yakın sandalyeye çökerek sarsıldı. Ne kadar ciddi? diye sordum.
Hayatı tehlikede, ama operatif müdahale mümkün. Ancak maliyet çok yüksek.
Beş yıl boyunca dinerde kasiyerlik yapıp, bahşiş topladığım birikimimi düşündüm. Maliyet ne kadar? diye sordum. Sözlerimi duyunca kalbim ağırlaştı; neredeyse bütün birikimimiz yetecekti. Ahmet gözleri dolu, Anne, ben senden istemek istemiyorum ama dedi.
İstemeyecek, dedim, yapacağız. Ameliyat bir hafta sonra planlandı. Lilayı evde sıkı bir ilaç takibiyle tutmaya çalıştık; Ahmet gece yarısı alarm kurarak onu kontrol eder, sabahın ilk ışıklarında beşiği yanında otururdu.
Bir şey ters giderse? diye sordu bir sabah. O zaman birlikte başaracağız, dedim. El ele.
Ameliyat günü, sabahın ilk ışıklarıyla hastaneye vardık. Ahmet, sarı bir battaniyeye sarılmış Lilayı tutuyor, Merti de bağlamıştı. Cerrahi ekip saat 07:30da giriş yaptı.
Ahmet, Lilanın alnına bir öpücük kondurdu, bir şeyler fısıldadı; ben de bekledim. Altı saat geçti, koridorlarda yürüdüm, Ahmet sessizce oturmuş, başını ellerine koymuştu.
Bir hemşire kahve getirerek Ahmete Bu kızın seni bir kardeş gibi görmesi çok şanslı, dedi.
Cerrah sonunda çıkınca, Ameliyat başarılı, dedi. Ahmet derin bir nefes alarak, İyi mi? diye sordu. Evet, stabil. İyileşme süreci var, prognoz iyi, yanıtı geldi.
Lila beş gün yoğun bakımda kaldı; Ahmet her gün ziyaret saatinde, saat sonunu bekleyerek, minik elini tutar, Parkta eğleneceğiz, sallanacağa iteceğiz, Mert sana oyuncaklarını çalmaya çalışacak ama ondan sakıncayım, derdi.
O sırada sosyal hizmetlerden bir telefon aldık; Sylvianın artık sabah olduğu söyleniyordu. Enfeksiyon kan dolaşımına geçmiş, sabah saatlerinde hayata veda etmişti. Ölmeden önce, Ahmet bana gerçek aileyi gösterdi. Lütfen bebeklerime iyi bakın. Anneleri onları sevdi, diye bir vasiyet bırakmıştı.
Kantinde otururken gözyaşlarım sel oldu; Sylvia, bebekler, biz Bir anda her şey bir anda çökmüştü. Ahmet uzun bir süre sessiz kaldı; sadece Masonu sıkıca tutup, Biz iyi olacağız, diye mırıldandı.
Üç ay sonra Derekin (Denizin) kazası haberini aldık; otoyolda bir kaza sonucu hayatını kaybetmişti. Hiçbir şey hissetmedim; boş bir kabulleniş. Ahmet de Bu bir şey değiştirir mi? diye sordu. Hayır, dedim, değişmez.
Bir yıl geçti; o çarşamba Ahmet iki bebekle kapıya girdiği gün. Artık dört kişiyiz.
Ahmet artık on yedi, lise son sınıfa hazırlanıyor. Lila ve Mert koşuşturuyor, evimiz oyuncaklarla dolu, duvarlar kahkaha ve ağlamanın çınlamasıyla yankılanıyor. Ahmet değişti; yaşına göre daha olgun, sorumluluklarını kendi başına üstleniyor, gece yarısı beslemeleri hâlâ yapıyor, masal sesini değişik tonlarda okuyor, bir bebek öksürdüğünde panik yapıyor. Futbolu bıraktı, arkadaşları azaldı, üniversite planları kasabaya yakın bir meslek yüksekokuluna yöneldi. Ben bir fedakârlık değil, ailemin bir parçasıyım, diyor.
Geçen hafta Ahmeti iki beşik arasında yerde uyurken buldum; bir elini Lilaya, diğerini Merte uzatmış. Lilanın minik yumruğu Ahmetin parmağını sarmış. Kapı eşiğinde durup, o ilk günü hatırladım; ne kadar korkmuş, kızgın, hazırlıksızdım. Doğru mu doğru mu yaptığımı hâlâ sorguluyorum; faturalar birikince ve yorgunluk kum gibi akınca, başka seçimler yapmalı mıydım diye soruyorum. Ama Lila kahkaha attığında ya da Mert sabahın erken saatlerinde elini uzattığında gerçeği görüyorum.
O gün Ahmet, iki bebekle kapıya girip, Üzgünüm anne, bırakamadım, demişti. Bırakmadı; onları kurtardı ve biz de o süreçte birbirimizi kurtardık. Bazılarımız kırılmış, bazıları bir arada; hepimiz yorgun ve belirsiziz. Ama biz bir aileyiz. Ve bazen bu, yeterli olur.




