14 Mayıs 2025
Sevgili Günlüğüm,
Bugün akşam, bir kez daha geçmişin gölgeleri arasında yürürken içimde biriken soruları sessizce kağıda döküyorum. Elifin gözlerindeki hüzün hâlâ aklımda yankılanıyor. Şimdi ne olacak? diye soran yoksa kendine mi soruyordu, ben de o anki tedirginliğini hissedebildim. Ne olur da sana damatları gönderirim, bekle, diye cevabım soğukkanlıydı, sanki bir şeyler değişmezmiş gibi.
Elif, bir akşam köy meydanında uzun bir görüşme sonrası eve döndü. Gözleri hâlâ o çimenlikteki çiğli rüzgâr gibi taze, ama içinde bir fırtına saklıydı. Küçük kız kardeşlerine, Barış adındaki gençle buluşmasının ayrıntılarını anlattı. Kızlar Elifin ona karşı çılgınca aşık olduğunu bilir gibi bakıyordu. Barış, köydeki bahar ekimi bittikten sonra, sonbaharda evlenme sözü vermişti. Elifin ise çimenlikteki bir buluşma, kalbini ona bağlamaya yetmişti. Ancak tarlalar temizlendi, mahsuller ambarlarda bekliyordu, yeni yıl yaklaşıyordu ve damat haberleri hâlâ bir sis perdesi gibi ortadan kaybolmuştu.
Annem, yani Ayşe Nine, Elifte bir değişim fark etti. Neşeli kızımız birden solgun, dengesiz bir hâl almıştı. Derin bir sohbetin ardından Elifin acı dolu itirafını dinledim. Ayşe Nine, Gözlerini o damat adayıyla buluşsun, ben de bu damadın kim olduğunu öğreneyim dedi. Hemen komşu köydeki Barışın annesine, Fatma Hanımefendiye gittik. Fatma Hanımefendi, oğlu Barışın özel hayatı hakkında hiçbir şey bilmediğini itiraf etti. Ayşe Nine, şikayetlerini dile getirdi ve iki kadın da Barışa karşı ortak bir muhalefet geliştirdi. Barış ise, Elifin çocuğu kimden olacak? Köyde çok genç var, hepsini babası olarak kabul etmem mümkün mü? diyerek öfkesini ortaya koydu. Ayşe Nine, öfkeyle yanıtladı: Seni bir ömür boyu evlenmekle lanse et! demekle yetinmedi; bu lanet sözlerin gökyüzüne kadar yükseldiğini hayal eder gibi hissettim. Barışın sonraki yıllarında dört kez evlendiğini duyduk.
Elifin annesi, gözlerindeki endişeyi okuyarak kızına bir emir verdi: İzmire git, doğum yap ve çocuğu hastaneye bırak. Aksi takdirde köyde kadınlar dillere pelesenk olur, hiç rahat kalmazsın. Allah yardımcın olsun. Bu, tıpkı eski bir atasözü gibi Günah tatlı, insan kıskanç anlamına geliyordu.
Ayşe Ninenin kocası, köyde öğretmenlik yapan, adı Deniz Veliç, sadece adını ve babasını kullanarak tanınan bir adamdı. Sert ama adil, herkes ona danışır, sorunlarını çözerdi. Bir gün, Elifin çocuğu bir çuvalda ortaya çıktı; köyde büyük bir rezalet gibi yankılandı. Deniz, kızını bağışlayıp köy dışına gönderdi: Elifi şehre gönder, iş bulsun, çocuğu da evde büyüt. Küçük kız kardeşler, Seda (orta kardeş) ve Eylül (küçük kardeş) ise öğretimlerine göre Poltava ve Kieve dağıldı.
Köyde söylenen her kelime bir yankı bulur. Bu söylentiler, Denizin kulağına da ulaşınca, kendi ailesinde bir sorun olduğunu fark etti. Kendi evine kapı koyamazsın deyimiyle kızına bağırdı: Çocuğu yetimhaneye mi göndereceksin? Bu senin ilk torunun! Yakında evde bir kız çocuğu göreceğim! Ayşe Nine, kocasının bu öfkesini beklemiyordu; yine de çocuğu şehirdeki bir yetimhaneye koymuşlardı. Kızını görmekten korkuyordu; kan bağını da görmezden geliyordu. Kızım meyve yer, annesi ise susuz kalır diyerek içini burktu.
Kısa bir süre sonra, Ayşe Nine ve Elif çocuğu köye getirip Aylin diye adlandırdılar. Aylin bir yaşına kadar ailesini tanıyamamıştı. Elif, bu günahı ömrü boyunca taşıyacaktı. Aylin büyüdükçe, Elif ona sabırla, sessizce bakıyordu. Büyük büyükbabaları Deniz, nine Ayşe ve Elif, Aylinin eğitimine ortak oldu. Elif hâlâ Barışın çimenlikteki o ilk buluşmasını hatırlıyor; kurak otların kokusu, tutkulu anların tatlı bir hatırası hâlinde hafızasında yer ediyor. Barışı hâlâ seviyor, kırıp da yanmasına izin vermişti. Bu aşk, Aşk patates gibi, pencereden atamazsın diye bir atasözünün tam tersi, derin bir yara gibi kalbinde duruyordu.
Elif tek anne olarak Aylini büyütürken, kızda Barışın özelliklerini gördü; sert, mücadeleci bir karakter. Elif, sanki sis içinde yürür gibi, hiçbir şey ona dokunamazdı. Aylinin gülüşü bile hüzün getirirdi; babasızlık duvarı hâlâ gölgesini uzatıyordu.
Yirmi beş yaşına geldiğimde, bir akraba bana ilgi göstermeye başladı. O, benim gibi aynı köyden büyümüş, üç çocuğu olan bir dulun evladından, Fikretti. Fikret, Elifin bir zamanlar sevdiği Barışın kardeşi gibi, ona ilgi gösteriyordu. Elif, Fikretin evlenmesini ve Aylinin ona bakmasını düşündüğünde çekinceleri vardı, ama genç bir kadın hâlâ gözlerini umutla çeviriyordu. Fikrete, Eğer sen Ayline iyi davranırsan, ben de ona bir baba olurum dedi. Böylece köyde büyük bir düğün yapıldı; yeni bir hayat kurmak için Kıyıya, yani İstanbula göç ettiler.
Fikret, Aylini evlat edindi; iki kız çocuğu doğurdu: Lale ve Aylin. Çocukların arasında fark gözetmedi, hepsi aynı sevgiyle büyütüldü. Fikret, aileye nefes veren bir baba oldu; Elif de ona güvenerek yeniden hayat buldu. Onların evinde huzur ve anlayış hâkim oldu.
On yıl geçti. Bir yaz tatilinde, Aylin, Lale ve dört nesil büyüyen torunları, Ayşe Ninenin evinde vakit geçirdiler. Ayşe Nine, köyde artık üç evli kızının, altı torun ve üç torunçocuğu olduğunu gururla anlatıyordu. Orta kızlarından biri, eski bir çatı katındaki tozlu bir kutuya rastladı. Kutuda, Barışın eski bir günlüğü saklıydı; her satırda Barış adı tekrarlanıyordu. Kız, Bu benim babam mı? diye hayretle sordu. Günlüğü okuduğunda, Barışın gerçek babası olmadığını fark etti.
Aylin, günlüğü eline alıp, Babamı tanımalıyım! diyerek Ayşe Nineye koştu. Büyükannenin gözyaşları içinde, Keşke o günlüğü yaksaydım diyerek pişmanlığına son verdi. Aylin, babasının kim olduğunu öğrenmek için köyden dışarı, Barışın annesine, Fatma Hanımefende gitti. Fatma Hanım, Benim çocuğum, senin baban değil diyerek Aylini karşıladı. Barış, kapıdan çıkıp iki kız kardeşiyle karşılaştı. Kim benim kızım? diye sordu. Aylin alaycı bir tavırla, Ben sizin kızınız olabilirim! dedi. Barış, başını sallayarak Aylini bahçeye çıkardı. Aylin bir dakikadan sonra geri döndü, öfkesiyle doluydu.
Fatma Hanım, ortamın gerginleştiğini görünce, herkesi bir sofraya oturttu. Kızlara bir yudum rakı ikram etti; Biz gençken içmezdik ama seneler geçince dediler, içip güldüler. Eve dönünce, Aylinye sordu: Babamla ne konuştun? Aylin, Hiç bir şey konuşmadım. Bana para teklif etti, ama reddettim. Babanı tanımadım bile. dedi.
Bu konuşma, Aylinin içindeki kırgınlığı derinleştirdi. Babanın başka babası yok, diye bağırdı. O andan beri annesine ve Fatma Hanımefende karşı bir kin taşıdı. Elif ise, Affet, Aylin, hatalı bir anne oldum diyerek özür diledi. Yıllar geçip, Aylin ve Lale evliliklerine adım attı; Aylin iki oğul doğurdu, büyükbabası Barışın gençliğinde bir heykel gibi dimdik duruyordu.
Barış, hâlâ Elifi İstanbulda ara sıra görüyordu. Elif, Barışın gözlerini gördüğünde, Geçmişin gölgesi hâlâ beni yakıyor, diye düşündü; ama Barışın sevgisi artık bir hayalden çok bir yansıma değildi. Elif, hayatının her anında Fikreti yanına alarak Benim güneşim sensin, eksik bir nokta bile yok diyordu.
Altı on yılın ardından, köydeki büyük bir yıldönümü kutlaması sırasında, Aylin gözyaşları içinde annesine şöyle dedi: Beni affet, anne. Tüm hatalarımı kabul ediyorum. Barış da telefonda, Altın evliliğe yetişemedim, ama seni hâlâ seviyorum, diyerek özür diledi.
Bu uzun öykünün sonunda, ben, Mehmet, derin bir nefes alıp şu satırları kaleme alıyorum: Hayatın acı ve tatlı yanları bir çember gibi birbirine bağlanır. Kırılmış kalplerin izlerini affetmek, kendi iç huzurumuzu bulmanın tek yoludur. Bugün öğrendim ki, geçmişin gölgesi ne kadar uzun olursa olsun, geleceği aydınlatan bir ışık yakmak bizim elimizde. Bu ders, hayatımın yol haritası oldu.




