Bugün geçmişe dönüp hayatımda neler yaşadığımı düşününce, içimde bir sürü karmaşık duyguyla baş başa kalıyorum. Elli beş yaşında emekli oldum; İstanbulda bir ilkokulda yıllarca öğretmenlik yapmıştım; o küçücük ellere harfleri, rakamları öğretirken ömrüm geçmişti. Emeklilik günlerim başlarken kendi evimi kapattım, oğlumun ve gelinimin yanında Beylikdüzündeki dairelerinde on yıl yaşadım. Evimi kiraya vermeye nedense bir türlü elim varmadı; belki içimde bir tedirginlik vardı. Kim bilir?
Gelinimle aramızda hiçbir zaman büyük bir sorun olmadı. Hep dikkatli, saygılı davrandı bana; ne kavga, ne tartışma çıktı aramızda. Ev işlerini de sorunsuzca paylaştık. Ama yine de, aradan yıllar geçtikçe, hayatındaki rolümün ağırlığını derinden hissettim.
Oğlumun eşi işe başlayınca, evdeki tüm yük bana kaldı. Küçük torunum bir yaşındaydı; o günden itibaren, sabah altıdan akşam yediye kadar hem bakıcı, hem aşçı, hem temizlikçi oldum. Gençler eve akşam saatlerinde dönüyordu, o zamana kadar hiç soluklanmadan koşturdum. Ertesi sabah sil baştan aynı telaş ve tempo… Torunum okula başlayınca, ilk beş yıl boyunca tramvaya binip onu okula bırakıp almaya devam ettim hâlâ yemek, temizlik, ütü bana aitti!
Şunu da söylemeden geçemem; çoğu akşam televizyonun karşısında gözüm kapanıyordu yorgunluktan. Ne bir arkadaş buluşması, ne tek bir eğlence… Bayramlarda bile gençler arkadaşlarına gidiyordu, ben yine evde çocukla baş başa kalıyordum.
Torunum neredeyse on yaşına geldiğinde hâlâ onlara hizmet etmeye devam ediyordum. Ama bir gün, gelinin oğluma Senin annen galiba deterjanı abartıyor, çamaşırlar hep kimyasal kokuyor. Sen kibarca söyle ona, dediğini kulak misafiri oldum. On yılı aşkın bir süredir bebekten çamaşıra kadar tek başıma uğraşıyordum ve bir teşekkür bile duymamıştım. İçime gömdüm bu kırgınlığı…
Çok geçmeden, gelinim torunumun bir büyüdüğü oda için bana salondaki geçiş odasını önerdi. O an anladım ki zamanım dolmuş. Eşyalarımı topladım ve kendi evime döndüm. Uzun bir aradan sonra evimi temizleyip, yeni gibi yaptım. Özgürlüğün ne olduğunu unuttuğumu fark ettim.
İşin tuhaf tarafı, oğlum ve gelinim benim gitmeme alındılar, neredeyse hiç konuşmaz oldular. Sanırım bana sonsuza kadar evlerinde bakıcı, temizlikçi olarak kalacağım gözüyle bakıyorlardı. Alışmışlardı…
En acı olanı, yıllarca çamaşır, yemek, bulaşık derken kimse Yoruldun mu?, Sen de bir nefes al diye düşünmemiş bile. Sanki benim bir hayatım, bir kimliğim yok, yorulmam mümkün değilmiş gibi… Yine de ben daima umutla yaşadım. İçimde hep Her şey düzelir diyerek kendimi teselli ettim.
Ve işte şimdi, altmış beş yaşımda yeniden özgür oldum. Artık kendim için yaşıyorum; sabah aceleyle kalkmama, birilerine yetişmeye gerek yok. Kendim için yeterli olan ne varsa, onunla huzurluyum.
Hani o eski şarkıda diyor ya: İkinci bahar gelir, ilkini koruyana. Ben hayatımda tam olarak bunu yaşıyorum: özgürlüğün ne demek olduğunu yeniden hissetmek. Bu özgürlüğü, gönül rahatlığını hak ettiğimi anladım. Herkesin gözünde büyük bir fedakârlık var, ama bence bunu ancak gerçekten seçen ve yaşayan anlayabilir; evlatlar bile çoğu zaman unutuyor… Çünkü çok hızlı alışıyoruz annemiz, babaannemiz evde koşturunca, sofraya yemek gelince, çamaşırlar tertemiz yerine konunca, çocuklarımız iyi bakılınca… Kıymetini çoğu zaman fark etmiyoruz.
Yaşam ne garip. Alışınca değerini kaybediyor, hep var olacak diye düşünüyoruz. Gözcüklerim doluyor ama içim hâlâ umutlu. Bir gün belki onlar da benim yaptıklarımı anlayacaklar. Şimdi, kendime ait eski evimde, kendim için yaşamanın huzurunu doyasıya yaşıyorum.




