Hayatı Sürekli Erteleyenlerin Sendromu… 60 Yaşında Bir Kadının İtirafları Sevilay’ın Hikayesi: Bu yıl 60 yaşına bastım ve ne annem, ne babam, ne de çocuklarım telefonda bile olsa doğum günümü kutlamadı. Bir kızım, bir oğlum, bir torunum ve bir torunum daha, ayrıca eski eşim var. Kızım 40, oğlum 35 yaşında. İkisi de İstanbul’da yaşıyor, ikisi de itibarlı üniversitelerden mezun. İkisi de zeki ve başarılı. Kızım üst düzey bir bürokrat ile evli, oğlum ise büyük bir iş adamının kızıyla. Kariyerleri güzel, evleri var, devlet işinin yanı sıra kendi işlerini de kurdular. Her şeyleri düzgün. Eski eşim, oğlum üniversiteyi bitirince gitti. “Artık bu tempoya dayanamıyorum” dedi. Oysa kendisi tek bir işte, sessiz sakin bir ofiste çalışıyordu, haftasonlarını ya arkadaşlarıyla ya da kanepede geçiriyordu, tatillerini ise ay boyunca Akdeniz’de akrabalarının yanında geçiriyordu. Ben ise izin bile almadan, aynı anda üç işte çalışıyordum: fabrikada mühendis, orada temizlikçi, hafta sonları ise komşu markette paketleme işinde sabahtan akşama kadar… artı temizlik işleri. Kazandığım her kuruş çocuklara gidiyordu — İstanbul pahalı bir şehir; prestijli okullarda okumak iyi giyinmeyi, iyi beslenmeyi ve eğlenceyi gerektiriyordu. Kendim eski kıyafetlerimi giyiyor, bir şeyleri tadilatla giyilebilir hale getiriyor, ayakkabılarımı tamir ediyordum. Temiz ve düzgün görünüyordum. Bana yetiyordu. En büyük eğlencem; bazen rüyamda kendimi genç, mutlu ve gülerken görmekti. Eşim ayrılır ayrılmaz arabasını yeniledi, pahalı bir model aldı. Demek ki biriktirdiği çokmuş. Beraber yaşarken, tüm masraflar bana aitti — ev kirası hariç. Ev kirasını o öderdi, katkısı bununla biterdi. Çocukları ben okuttum… Kaldığımız ev, bana babaannemden kaldı. Güzel, bakımlı, yüksek tavanlı eski bir İstanbul apartmanı. İki odalı ama ben üçüncü odayı depodan çevirdim. 8,5 metrekarelik bir pencere önüydü, tadilatla şahane bir yatak, masa ve dolap koydum. Kızım orada kaldı. Oğlumla aynı odada kalıyorduk, zaten ben sadece uyumaya eve geliyordum. Eşim salonu kullanıyordu. Kızım İstanbul’a taşınınca onun deposunu ben aldım, oğlum ise odada kaldı. Eşimle kavgasız, mal paylaşmadan, suçlamadan ayrıldık. O yaşamak istiyordu, ben ise yorgundum ve rahatlamıştım… Artık birinci-ikinci-yemek, tatlı ve kompostolarla uğraşmıyordum. Onun çamaşırlarını, nevresimini, ütüsünü düşünmüyordum, zamanımı dinlenmek için kullandım. O dönemde hastalıklar üst üste: omurga, eklemler, diyabet, tiroid ve tükenmişlik sendromu… İlk kez ana işimde izin aldım ve tedaviyle ilgilendim. Yan işlerimi bırakmadım. Banyo tadilatını iyi bir ustaya verdim, harika yaptı. İşte bana özel bir mutluluk! O dönem, başarılı çocuklarıma doğum günü, bayram ve özel günlerde hediye yerine hep para gönderdim. Sonra torunlar eklendi. Ek gelirleri bırakmam mümkün olmadı. Kendime hiç para ayıramadım. Bana kutlama nadiren gelirdi, genelde ben kutlayınca karşılık verilirdi. Hediye verilmezdi. En çok üzen; oğlumun ve kızımın nikahlarına bile davet edilmemem… Kızım dürüstçe, “Anne, orada sana uygun bir ortam olmayacak; Cumhurbaşkanlığı çevresinden insanlar olacak,” dedi. Oğlumun düğününü ise kızım sayesinde düğünden sonra öğrendim… En azından düğün için para istemediler benden… Çocuklarım hiç ziyarete gelmiyor, hep davet ediyorum. Kızım “Ben o taşra ortamında niye olayım?” dedi (1 milyonluk Anadolu şehri). Oğlum hep “Anne, vaktim yok,” der. İstanbul’a uçak günde 7 kere kalkıyor, iki saat sürüyor… O dönemi nasıl adlandırırım? Sanırım, bastırılmış duygularla dolu bir hayat… O zamanlar Scarlett O’Hara gibi yaşıyordum: “Bunu yarın düşünürüm”… Gözyaşımı ve ağrımı bastırdım, şaşkınlıktan çaresizliğe tüm duyguları içimde boğdum. Programlanmış bir robot gibi yaşadım, hep çalıştım. Sonra fabrika İstanbullu patronlara satıldı ve yeniden yapılandırma başladı. Biz yaşını almışları işten çıkardılar, iki işimi birden kaybettim ama erken emeklilik fırsatı doğdu. 20 bin TL emekli maaşı bağladılar… Hadi bakalım, bu maaşla yaşa… Şansım yaver gitti, beş katlı apartmanda temizlik görevlisi ihtiyacı oldu… Başladım, bir 20 bin daha. Market işlerini ve temizlik işini de bırakmadım, iyi para veriyordu — vardiya üç bin lira. Sadece tüm gün ayakta olmak zor. Mutfağı tadilat etmeye başladım; her şeyi kendim yapıyorum. Komşu marangozdan yeni bir mutfak sipariş ettim, güzel ve uygun yaptı. Yeniden para biriktirmeye başladım. Odayı yenilemek, birkaç mobilya değiştirmek istedim. Ama planlarda ben yoktum!!! Kendime ne harcadım? Sadece yemek – en sade haliyle – ve ilaçlar. İlaçlara çok gidiyor. Kira her yıl artıyor. Eski eşim “Bu geniş evi sat, iyi fiyat alırsın, kendine küçük bir daire al,” diyor. Ama kıyamıyorum. Babaannemden yadigar. Anne babam yok, beni büyüten babaannemdi. Bu evi çok değerli buluyorum, ömrüm burada geçti. Eski eşimle dostça ilişkiyi koruduk. Arada sırada konuşuyoruz, eski dost gibi. O mutlu. Kişisel hayatını hiç anlatmaz. Ayda bir; patates, sebze, bakliyat ve içme suyu getirir. Ağırları taşır. Para almaz. “Teslimat yapmasan iyi olur, kötü eşya getiriyorlar,” der, hak veriyorum. İçim durmuş gibi, bir düğüm var sanki. Yaşıyorum işte. Hep çalışıyorum. Hayal kurmuyorum. Kendim için bir şey istemiyorum. Kızımı ve torunları sadece Instagram’da görüyorum. Oğlumun hayatı ise gelinin hesabında. Onların iyiliğine seviniyorum. Hepsi sağlıklı, iyi. Güzel yerlerde tatil yapıyor, pahalı restoranlara gidiyorlar. Belki onlara az sevgi verdim, belki bu yüzden bana sevgileri yok. Kızım arada sorar, iyiyim derim. Hiç şikayet etmem. Oğlum bazen sesli mesaj yollar: “Selam anne, umarım iyisindir.” Bir defa oğlum “Anne, babamla olan sıkıntılarınızı dinlemek istemiyorum, bana negatif enerji veriyor,” dedi. O günden beri bir şey anlatmadım, hep “İyiyim, oğlum,” cevabı verdim. Torunlarımı kucaklamak istiyorum ama sanırım onlar büyük ihtimalle yaşayan bir babaanneleri olduğunu bilmiyor; emekli temizlikçi olarak… Belki hikâyelerinde babaanneleri çoktan vefat etti… Kendime ne aldığımı hatırlamıyorum, arada ucuz iç çamaşırı ve çorap dışında. Hiç hatırlamıyorum; manikür pedikür için kuaföre gitmedim… Ayda bir komşunun kuaförüne saçımı kestirmeye giderim. Saçımı kendim boyarım. Gençliğimden beri beden ölçüm değişmedi: 46/48. Gardırop yenilemeye gerek yok. Ve büyük korkum; bir gün sabah yataktan kalkamayacak olmak – belim çok ağrıyor. Hareket edememek korkusu var. Belki de böyle yaşamamalıydım – dinlenmeden, küçük mutluluklar olmadan, hep çalışıp hep “sonra”ya erteleyerek? “Sonra” nerede? Artık yok… Ruhumda bir boşluk… Kalbimde ilgisizlik… Ve çevremde de bir boşluk… Kimseyi suçlamam. Ama kendimi de suçlayamıyorum. Hep çalıştım, şimdi de çalışıyorum. Kendi güvenliğim için bir kenarda az da olsa birikim yapıyorum, malum bir gün çalışamazsam… Yalan yok; biliyorum ki, yatağa düşersem yaşamak istemem… Kimseye yük olmak istemem. Ve biliyor musunuz, en acısı ne? Bana hayatımda hiçbir zaman kimse çiçek hediye etmedi… HİÇBİR ZAMAN… Komik olacak belki, biri mezarıma canlı çiçek getirirse… Gerçekten, gülmekten öleceğim…

Ertelemeyle Geçen Bir Hayatın Güncesi

Bugün, 60 yaşına bastım. Ne arayan oldu, ne soran… Yakınlarım, telefon ile dahi kutlamadı doğum günümü.

Bir kızım, bir oğlum, iki torunum ve bir de eski eşim var. Kızımın adı Füsun, 40 yaşında. Oğlum Emir ise 35 yaşında.

İkisi de İstanbulda yaşıyor. Prestijli üniversitelerden mezun oldu her ikisi. Akıllı, çalışkan çocuklar. Füsun, üst düzey devlet memuruyla evli; Emir ise büyük bir iş adamının kızıyla. Kariyerleri sağlam, mal varlıkları da öyle. Hem devlet işi, hem kendi işleri var. Her şeyleri yolunda, istikrarlı.

Eski eşim, Emir üniversiteden mezun olduğunda gitti. Bu tempoya daha fazla dayanamadığını söyledi. Halbuki kendisi sakin bir hayata alışkındı; hafta sonları arkadaşlarıyla, ya da kanepede geçirirdi, yaz tatillerinde ailesine Akdenize giderdi. Ben ise ne tatil gördüm, ne izin kullandım; fabrikada mühendis, fabrikanın idaresinde temizlikçi, haftasonları ise mahalledeki markette paketçi olarak çalıştım. Sabah 8, akşam 8. Pozisyonum neyse, yardımcı odaları da ben temizledim.

Kazandığım paranın hepsi çocuklara gidiyor. İstanbul pahalı şehir; üniversite masrafları desen ayrı dert, güzel giyinmeleri lazım, yemek ve eğlence de cabası.

Kendim ise eski giysiler giyerken, bir yerlerini yamadım, ayakkabıları tamir ettim. Temiz ve düzenliydim, bana yetiyordu. Eğlence diye tek lüksüm, o da hayallerimde Bazen rüyamda gülerek mutlu bir genç kız oluyordum.

Adam gittiği an arabasını değiştirdi, pahalı, lüks bir şey aldı. Demek ki yıllardır biriktiriyormuş. Beraberken, tüm giderler bana aitti, yalnızca kira ona düşerdi; kira öder, başka hiçbir yükü olmazdı. Çocuklar da benim hakkım oldu

Yaşadığımız ev bana babaannemden kaldı. Güzel, bakımlı, yüksek tavanlı iki odalı eski bir apartman dairesi. Bir küçük kiler vardı, 8 metrekare, penceresi de var; orayı baştan yaptım, yatak, masa, dolap, raf, hepsi sığdı; kızım orada kalıyordu, ben ve Emir bir odada. Ben zaten yalnızca uyumaya gelirdim. Adam, oturma odasında yaşardı. Sonra Füsun İstanbula gitti, onun odasını ben aldım. Emir kendi odasında.

Eşimle sessiz sedasız ayrıldık; ne kavga ettik, ne de mal bölüşümü. Yaşama isteği yoktu artık; ben ise yorgunluktan derin bir nefes aldım Artık üç çeşit yemek, tatlı, komposto hazırlamama gerek yoktu. Onun çamaşırlarını, çarşaflarını yıkamama, ütülememe gerek yoktu. O zamanlarda ilk defa izin alıp kendime zaman ayırdım.

Geriye bir sürü hastalık kalmıştı; bel fıtığı, eklem ağrısı, diyabet, tiroid, sinir yorgunluğu İlk kez, işten izin alıp tedaviye başladım. Ek işlere devam ettim. Biraz toparlandım.

Banyo için harika bir usta tuttum, on beş günde tuvaletimi yeniledi. Mutluluk! Kendi hayatım için, kendi ellerimle bir şey yapmak!

Yıllarca çocuklarıma, para gönderdim doğum günlerinde, bayramlarda, 8 Martta, 23 Nisanda. Sonra torunlar eklendi. Hiç ara vermedim, ek iş şart oldu. Kendime ayıracak bütçe yoktu. Bana bayramlarda nadiren dönerler, çoğunlukla ben ilk aradığımda. Hediye de hiç gelmez.

Ama en çok üzüldüğüm, ne Emirin ne de Füsunun nikahına beni çağırmamış olmaları.

Kızım açıkça dedi; Anne, sen oraya uymazsın, orada bürokratlar olacak. Emirin düğününü ise Füsundan öğrendim, düğün sonrası! Neyse ki düğün için para istemedi ikisi de

Hiçbiri ziyarete gelmiyor; defalarca çağırdım. Füsun, “Benim ne işim var o kasabada?” dedi (oysa milyonluk il merkezi burası). Emir, hep Anne, zaman yok! der.

Her gün İstanbula 7 uçak var, iki saatte buradasın

O yıllara ne ad verirdim? Herhalde bastırılmış duygular dönemi derdim.

Bazen Scarlett OHara gibi bunu yarın düşünürüm diyordum

Gözyaşımı, acımı içime gömüp, duygularımı öyle bastırdım ki Bir robot gibi yaşadım, durmadan çalıştım.

Sonrasında fabrikayı bir İstanbullu şirket aldı; yeniden yapılanma, bizim gibi yaşlıları işten çıkardılar. İki işi birden kaybettim, ama erken emekli oldum. 20 bin lira emekli maaşı bağlandı Koca şehirde yaşa bakalım bu parayla.

Şansa bizim beş katlı apartmana bir temizlikçi lazım oldu; başvurdum, 20 bin lira da oradan geliyor. Paketçi ve temizlikçilik hafta sonları devam; günlük 3 bin lira güzel para. Zor olan, ayakta durmak.

Yavaş yavaş mutfakta tadilat başladım; kendi başıma yaptım, komşumdan bir mutfak dolabı aldım; ustalığı iyiydi, uygun fiyatla halletti.

Biraz para biriktirmeye başladım. Odayı yenilemek, mobilya değiştirmek de hayalim. Fakat saçma ama yine kendim yokum planlarda! Kendime neye harcıyorum? Sadece yemek, en sade haliyle, fazla yemem zaten. Ve ilaçlar. İlaçlara çok gidiyor. Kira desen, her yıl artıyor. Eski eşim hep Sat şu evi, bölge iyi, parasını alırsın, tek odalı bir ev alırsın” der.

Kıyamıyorum. Babaannemin hatırası; annemi, babamı hatırlamıyorum. Beni büyüten babaannem oldu. O yüzden bu ev çok değerli, tüm hayatım burada geçti.

Eski eşimle dostça iletişimi koruduk. Ara ara görüşüyoruz; o rahat, mutlu. Özel hayatını hiç anlatmaz. Ayda bir gelir, patates, sebze, tahıl, içme suyu gibi ağır şeyler getirir. Parayı kabul etmez. Kargo ile alma, kötü getirirler diye uyarır. Kabul ediyorum.

İçimde bir düğüm var, sanki hiçbir şey hareket etmiyor. Çalışıyorum, çalışıyorum. Hiçbir şey hayal etmiyorum. Kendime dair bir şey istemiyorum. Füsunun ailesini Instagramdan görüyorum. Emirin hayatı ise gelinin hesabında ara ara çıkıyor. Seviniyorum, sağlıkları yerinde, geziyorlar, pahalı restoranlar…

Belki yeteri kadar sevgi vermedim çocuklara; belki bu yüzden onlar da bana sevgi duymuyor. Füsun arada nasıl olduğumu sorar. İyiyim derim, hiçbir sıkıntımı anlatmam. Emir bazen WhatsApptan ses kaydı yollar; Merhaba anne, umarım iyisindir. der.

Zamanında bana, Baba ile yaşadıklarımızı anlatma, olumsuz şeyler beni etkiliyor demişti. O zamandan beri sadece “İyiyim oğlum” diye cevap veriyorum.

Torunlarıma sarılmak isterim; ama sanırım onlar bir babaanneleri olduğunu dahi bilmiyor… Muhtemelen onların hikayesine göre, babaanneleri çoktan vefat etmiş.

Kendim için son aldığım bir şeyi hatırlamıyorum; arada bir ucuz iç çamaşırı ya da çorap alırım, hepsi bu Hiç kuaföre gidip manikür, pedikür yaptıramadım Ayda bir, komşudaki kuaförde saç kestiriyorum. Saçımı kendim boyuyorum. Gençken de, şimdi de bedenim hiç değişmedi: 46/48. Dolabı yenilemeye gerek kalmıyor.

En büyük korkum, bir sabah ayağa kalkamayacak olmam. Belim, sırtım çok ağrıyor; ya yatağa mahkum olursam? Korkarım kimseye yük olacağım.

Belki bu kadar çok çalışmamalıydım, bütün mutlulukları ve tatilleri hep sonraya ertelememeliydim? Ama o sonra neredeyse hiç gelmedi İçimde bir boşluk, gönlümde de ilgisizlik Dünya da bana bomboş.

Kimseyi suçlamıyorum. Kendimi de suçlamıyorum. Hayatım boyunca hep çalıştım, hâlâ da çalışıyorum. Kenara üç beş kuruş koymaya gayret ediyorum; büyük birikim yok ama var sayılır. Ama gerçek şu ki, eğer bir gün yatakta kalacak olursam, yaşamak istemem; kimseye yük olmayı göze alamam.

Ve biliyor musunuz, hayatımda hiç kimse bana bir çiçek hediye etmedi Hiçbir zaman Ne tuhaf; belki bir gün mezarıma canlı çiçek getirirler O zaman gülmekten kırılırım herhalde

Hayatım boyunca hep sonra dedim, kendimi hep unutup başkalarına çalıştım. İnsan, kendisine de zaman ayırmalıymış. Yoksa sonra hiç gelmiyor. Şimdi geç oldu, ama ben anladım; mutluluk bazen küçük şeylerde, kendine değer vermekte saklıymış.

Rate article
Lifequest
Hayatı Sürekli Erteleyenlerin Sendromu… 60 Yaşında Bir Kadının İtirafları Sevilay’ın Hikayesi: Bu yıl 60 yaşına bastım ve ne annem, ne babam, ne de çocuklarım telefonda bile olsa doğum günümü kutlamadı. Bir kızım, bir oğlum, bir torunum ve bir torunum daha, ayrıca eski eşim var. Kızım 40, oğlum 35 yaşında. İkisi de İstanbul’da yaşıyor, ikisi de itibarlı üniversitelerden mezun. İkisi de zeki ve başarılı. Kızım üst düzey bir bürokrat ile evli, oğlum ise büyük bir iş adamının kızıyla. Kariyerleri güzel, evleri var, devlet işinin yanı sıra kendi işlerini de kurdular. Her şeyleri düzgün. Eski eşim, oğlum üniversiteyi bitirince gitti. “Artık bu tempoya dayanamıyorum” dedi. Oysa kendisi tek bir işte, sessiz sakin bir ofiste çalışıyordu, haftasonlarını ya arkadaşlarıyla ya da kanepede geçiriyordu, tatillerini ise ay boyunca Akdeniz’de akrabalarının yanında geçiriyordu. Ben ise izin bile almadan, aynı anda üç işte çalışıyordum: fabrikada mühendis, orada temizlikçi, hafta sonları ise komşu markette paketleme işinde sabahtan akşama kadar… artı temizlik işleri. Kazandığım her kuruş çocuklara gidiyordu — İstanbul pahalı bir şehir; prestijli okullarda okumak iyi giyinmeyi, iyi beslenmeyi ve eğlenceyi gerektiriyordu. Kendim eski kıyafetlerimi giyiyor, bir şeyleri tadilatla giyilebilir hale getiriyor, ayakkabılarımı tamir ediyordum. Temiz ve düzgün görünüyordum. Bana yetiyordu. En büyük eğlencem; bazen rüyamda kendimi genç, mutlu ve gülerken görmekti. Eşim ayrılır ayrılmaz arabasını yeniledi, pahalı bir model aldı. Demek ki biriktirdiği çokmuş. Beraber yaşarken, tüm masraflar bana aitti — ev kirası hariç. Ev kirasını o öderdi, katkısı bununla biterdi. Çocukları ben okuttum… Kaldığımız ev, bana babaannemden kaldı. Güzel, bakımlı, yüksek tavanlı eski bir İstanbul apartmanı. İki odalı ama ben üçüncü odayı depodan çevirdim. 8,5 metrekarelik bir pencere önüydü, tadilatla şahane bir yatak, masa ve dolap koydum. Kızım orada kaldı. Oğlumla aynı odada kalıyorduk, zaten ben sadece uyumaya eve geliyordum. Eşim salonu kullanıyordu. Kızım İstanbul’a taşınınca onun deposunu ben aldım, oğlum ise odada kaldı. Eşimle kavgasız, mal paylaşmadan, suçlamadan ayrıldık. O yaşamak istiyordu, ben ise yorgundum ve rahatlamıştım… Artık birinci-ikinci-yemek, tatlı ve kompostolarla uğraşmıyordum. Onun çamaşırlarını, nevresimini, ütüsünü düşünmüyordum, zamanımı dinlenmek için kullandım. O dönemde hastalıklar üst üste: omurga, eklemler, diyabet, tiroid ve tükenmişlik sendromu… İlk kez ana işimde izin aldım ve tedaviyle ilgilendim. Yan işlerimi bırakmadım. Banyo tadilatını iyi bir ustaya verdim, harika yaptı. İşte bana özel bir mutluluk! O dönem, başarılı çocuklarıma doğum günü, bayram ve özel günlerde hediye yerine hep para gönderdim. Sonra torunlar eklendi. Ek gelirleri bırakmam mümkün olmadı. Kendime hiç para ayıramadım. Bana kutlama nadiren gelirdi, genelde ben kutlayınca karşılık verilirdi. Hediye verilmezdi. En çok üzen; oğlumun ve kızımın nikahlarına bile davet edilmemem… Kızım dürüstçe, “Anne, orada sana uygun bir ortam olmayacak; Cumhurbaşkanlığı çevresinden insanlar olacak,” dedi. Oğlumun düğününü ise kızım sayesinde düğünden sonra öğrendim… En azından düğün için para istemediler benden… Çocuklarım hiç ziyarete gelmiyor, hep davet ediyorum. Kızım “Ben o taşra ortamında niye olayım?” dedi (1 milyonluk Anadolu şehri). Oğlum hep “Anne, vaktim yok,” der. İstanbul’a uçak günde 7 kere kalkıyor, iki saat sürüyor… O dönemi nasıl adlandırırım? Sanırım, bastırılmış duygularla dolu bir hayat… O zamanlar Scarlett O’Hara gibi yaşıyordum: “Bunu yarın düşünürüm”… Gözyaşımı ve ağrımı bastırdım, şaşkınlıktan çaresizliğe tüm duyguları içimde boğdum. Programlanmış bir robot gibi yaşadım, hep çalıştım. Sonra fabrika İstanbullu patronlara satıldı ve yeniden yapılandırma başladı. Biz yaşını almışları işten çıkardılar, iki işimi birden kaybettim ama erken emeklilik fırsatı doğdu. 20 bin TL emekli maaşı bağladılar… Hadi bakalım, bu maaşla yaşa… Şansım yaver gitti, beş katlı apartmanda temizlik görevlisi ihtiyacı oldu… Başladım, bir 20 bin daha. Market işlerini ve temizlik işini de bırakmadım, iyi para veriyordu — vardiya üç bin lira. Sadece tüm gün ayakta olmak zor. Mutfağı tadilat etmeye başladım; her şeyi kendim yapıyorum. Komşu marangozdan yeni bir mutfak sipariş ettim, güzel ve uygun yaptı. Yeniden para biriktirmeye başladım. Odayı yenilemek, birkaç mobilya değiştirmek istedim. Ama planlarda ben yoktum!!! Kendime ne harcadım? Sadece yemek – en sade haliyle – ve ilaçlar. İlaçlara çok gidiyor. Kira her yıl artıyor. Eski eşim “Bu geniş evi sat, iyi fiyat alırsın, kendine küçük bir daire al,” diyor. Ama kıyamıyorum. Babaannemden yadigar. Anne babam yok, beni büyüten babaannemdi. Bu evi çok değerli buluyorum, ömrüm burada geçti. Eski eşimle dostça ilişkiyi koruduk. Arada sırada konuşuyoruz, eski dost gibi. O mutlu. Kişisel hayatını hiç anlatmaz. Ayda bir; patates, sebze, bakliyat ve içme suyu getirir. Ağırları taşır. Para almaz. “Teslimat yapmasan iyi olur, kötü eşya getiriyorlar,” der, hak veriyorum. İçim durmuş gibi, bir düğüm var sanki. Yaşıyorum işte. Hep çalışıyorum. Hayal kurmuyorum. Kendim için bir şey istemiyorum. Kızımı ve torunları sadece Instagram’da görüyorum. Oğlumun hayatı ise gelinin hesabında. Onların iyiliğine seviniyorum. Hepsi sağlıklı, iyi. Güzel yerlerde tatil yapıyor, pahalı restoranlara gidiyorlar. Belki onlara az sevgi verdim, belki bu yüzden bana sevgileri yok. Kızım arada sorar, iyiyim derim. Hiç şikayet etmem. Oğlum bazen sesli mesaj yollar: “Selam anne, umarım iyisindir.” Bir defa oğlum “Anne, babamla olan sıkıntılarınızı dinlemek istemiyorum, bana negatif enerji veriyor,” dedi. O günden beri bir şey anlatmadım, hep “İyiyim, oğlum,” cevabı verdim. Torunlarımı kucaklamak istiyorum ama sanırım onlar büyük ihtimalle yaşayan bir babaanneleri olduğunu bilmiyor; emekli temizlikçi olarak… Belki hikâyelerinde babaanneleri çoktan vefat etti… Kendime ne aldığımı hatırlamıyorum, arada ucuz iç çamaşırı ve çorap dışında. Hiç hatırlamıyorum; manikür pedikür için kuaföre gitmedim… Ayda bir komşunun kuaförüne saçımı kestirmeye giderim. Saçımı kendim boyarım. Gençliğimden beri beden ölçüm değişmedi: 46/48. Gardırop yenilemeye gerek yok. Ve büyük korkum; bir gün sabah yataktan kalkamayacak olmak – belim çok ağrıyor. Hareket edememek korkusu var. Belki de böyle yaşamamalıydım – dinlenmeden, küçük mutluluklar olmadan, hep çalışıp hep “sonra”ya erteleyerek? “Sonra” nerede? Artık yok… Ruhumda bir boşluk… Kalbimde ilgisizlik… Ve çevremde de bir boşluk… Kimseyi suçlamam. Ama kendimi de suçlayamıyorum. Hep çalıştım, şimdi de çalışıyorum. Kendi güvenliğim için bir kenarda az da olsa birikim yapıyorum, malum bir gün çalışamazsam… Yalan yok; biliyorum ki, yatağa düşersem yaşamak istemem… Kimseye yük olmak istemem. Ve biliyor musunuz, en acısı ne? Bana hayatımda hiçbir zaman kimse çiçek hediye etmedi… HİÇBİR ZAMAN… Komik olacak belki, biri mezarıma canlı çiçek getirirse… Gerçekten, gülmekten öleceğim…