İçinizde Bütün Duyguları Sıkıştıran Gerçek Çamaşırları bahçedeki ipe asarken Tatyana, bir ağlama sesi duydu ve perdeyi aralayıp dışarı baktı. Bahçesinin yanında, sekiz yaşındaki komşu kızı Suna oturuyordu. İkinci sınıfta okumasına rağmen sıska, neredeyse altı yaşında gibi görünüyordu. — Suna, yine mi seni üzdüler, hadi gel bana, — dedi Tatyana, kopmuş tahta parçasını itekleyerek, çünkü Suna sık sık ona kaçıp gelirdi. — Annem beni kovdu, “defol git” dedi ve kapıdan itti. Onlar orada Kadir amcayla eğleniyorlar, — dedi gözyaşlarını silerek kız. — Tamam, hadi içeri gel, Lise ile Mert yemek yiyor, seni de doyururum. Tatyana, komşusu Suna’yı annesinin sert ellerinden defalarca kurtarmıştı. Tatyana, Suna’yı yanına alıp annesi Ayşe sakinleşene kadar göndermiyordu. Suna, komşu çocuklar Lise ve Mert’e hep imrenirdi; teyze Tatyana ve eşi çocuklarını çok sever, hiç kızmazdı. Evde hep huzur vardı, anne-baba sıcak ve içtendi, çocuklarına özenle bakarlardı. Suna bunu anlıyordu ve o sıcak ortamda bulunmaya bayılıyordu. Kendi evinde Suna’ya her şey yasaktı. Annesi su taşırıyor, ahırı temizletiyor, bahçede çalıştırıyor, yerleri yıkatıyordu. Ayşe, kocasız bir hayat sürüyor, kızını doğduğu andan itibaren sevmemişti. Yaşlı, hasta anneannesinin yanında kalıyorlardı; anneanne Suna’yı korurdu. Ancak Suna altı yaşındayken anneanne vefat etti, bundan sonra işler iyice zorlaştı. Ayşe, yalnız olmasından ötürü öfkeliydi, sürekli eş arıyordu. Bir gün otobüs garajında temizlikçi olarak çalışırken Kadir’le tanıştı. Kadir boşanmış, bir oğlu var ve evinden kovulmuştu. Ayşe hemen Kadir’i evine aldı, etrafında dolanıp onu şımartıyordu. Kadir, evde Suna’yı umursamazdı: “Alışsın ayak altına, büyüyünce hizmetçi olur,” diye düşünüyordu. Ayşe, ilgisini hep Kadir’e verirken Suna’yı döver, kızar, anlamsız işlere koştururdu. — Söz dinlemezsen seni çocuk yurduna veririm, — derdi. Suna, ahırı iyi temizleyemediğinde bile azar işitirdi, komşu bahçesinin kenarında ağlardı. Tatyana bunu gördüğünde hemen eve alırdı. Suna içe kapanık, sessiz bir çocuk olmuştu. Mahallede herkes Ayşe’yi kınardı, Tatyana da çıkışırdı ama Ayşe komşularına şöyle yayardı: — Duyuyorsunuz işte, komşum Tatyana kocama göz diktiği için kızımı kötüleyip duruyor. Ayşe ve Kadir sık sık eğlenir, içerdi; Suna kaçıp komşularda kalırdı. Tatyana, Suna’nın ruhunu herkesten iyi anlardı. Yıllar geçti, Suna iyi okudu, büyüdü. Sonunda ortaokulu bitirdi, tıp meslek lisesine gitmek istedi. Annesi ise: — İşe gideceksin, yeter büyüdün, bize yük olma, — dedi. Suna ağlayarak evden çıktı çünkü ağlamak yasaktı. Biraz sakinleşince komşuya gitti, Tatyana’nın çocukları şehirde okuyordu. Tatyana bu sefer dayanamadı, Ayşe’ye gidip kızdı: — Evlat dediğin için her şey yapılır, sen kızını harcıyorsun! Suna çalışmaya değil okumaya gitmeli, hem çok başarılı. Sonra yaşlanınca ona muhtaç olacaksın, — dedi. Ayşe sinirlendi: — Karışma, kendi çocuklarına bak, kızım alıştı sana ağlamaya. Tartışma sürse de Ayşe sonunda: — Tamam, gitsin ilçeye yatılı okumaya, — dedi. Suna rahatlıkla sağlık lisesini kazandı. Çok mutlu oldu ama hep sade kıyafetlerle dikkat çekiyordu. Gruplarda kimse yadırgamadı çünkü köyden gelen başka kızlar da vardı. Eve seyrek gidiyordu. Evine gitmek istemiyor, öncelikle hep Tatyana’ya uğruyordu. Tatyana her zaman kucak açar, yemek yedirir, sohbet ederdi. Ayşe’nin ise sıkıntıları arttı, Kadir genç bir kadınla ilişkiye başladı, evde kavga eksik olmadı. Suna tatilde eve geldiğinde annesi ona ilgi göstermez, “Çalış git,” derdi. Bir gün Kadir çıkıp eşyalarını topladı: — Gidiyorum, çünkü Rita’dan çocuğum olacak. Kendi çocuğum önemli, yabancı biri gelip eziyet eder diye korkuyorum. Sen kendi evladını hiç sevmedin, sanki sokaktan buldun. Benim çocuğum anne-baba sevgisiyle büyüyecek, — dedi ve gitti. Bu sözler Ayşe’yi yıktı; ne ağlayabildi ne konuşabildi. Kadir, Ayşe’yi öyle bir susturdu ki, gerçek onu darmadağın etti. Suna hepsini duymuştu, annesini teselli etmedi. Çünkü daha küçükken ufak bir seste bile annesinden dayağı yiyip dışarı atılırdı; Kadir ise hep izler, eğlenirdi. Suna, staj yapmaya başlayıp kendi kazancıyla geçindi, eve pek gitmezdi; annesi iyice içkiye düşmüştü. Bir zamanlar korkak, suskun olan Suna şimdi güzel ve iyi yürekli bir hemşire olmuştu. Hastanedekiler onu çok sever, “Annesi ne iyi yetiştirmiş” derlerdi, ama Suna içinden “Beni Tatyana büyüttü” diye geçirirdi. Ayşe artık eve kim olduğu belirsiz içkici arkadaşlar getirirken, Suna nadiren uğradığında annesinin haline şaşırırdı. Annesini düzeltmek için uğraşsa da anlamıyordu şekil vermek imkânsızdı. Mezun olunca eve döndü, Ayşe yalnız ve huysuzca baktı: — Ne geldin? Uzun mu kalacaksın? Para ver, açım… Suna boğazında düğümle, gözleri dolsa da ağlamadı: — Merak etme, kalmayacağım, hemşire olarak işe başlıyorum, para gönderirim, dedikten sonra az parayı bıraktı, kapıyı kapadı. Biraz bekledi, belki annesi arkasından gelir sarılır diye; ama kimse gelmedi. Sonra komşuya gitti. Tatyana sevgiyle karşıladı: — Gel bakalım Sunacık, tam yemek zamanı, — dedi ve ödül olarak bir paket para ve hediye verdi. Suna teşekkür etti, gözyaşlarını tutamadı: — Teyze Tatyana, neden annem bana böyle? Ben ona neden yabancıyım? — Ağlama kuzum, artık geçmiş… Ayşe böyle bir anne. Belki zaman sana uymadı. Ama sen akıllı ve güzelsin, mutlu olacaksın yavrum… Suna şehirde, hastanede hemşirelik yaptı, orada hayatının aşkı Cerrah Okan’la tanıştı, evlendiler. Düğünde annesi yerine yanında Tatyana oturdu, büyük mutluluk yaşadı. Ayşe ise Suna’dan gelen parayla övünür, “Kızımı okutup adam ettim, para yolluyor, ama düğüne çağırmadı, ne torunum ne damadım var,” derdi. Bir gün Tatyana, Ayşe’yi evde ölü buldu. Kaç gün öyle kaldı bilinmez. Suna ve eşi Ayşe’yi defnettiler, evi sattılar ve nadiren Tatyana’yı ziyarete geldiler.

İçimde Bir Bütün Karanlık

Bugün, çamaşırları bahçede ipte asarken, bir hıçkırık duydum. Merak edip tel örgünün arkasına baktım. Komşumuzun kızı, sekiz yaşındaki Elif orada, bahçenin dibinde çömelmiş ağlıyordu. Elif ikinci sınıfa gidiyor ama minicik, sanki altı yaşında gibi zayıf ve dermansız.

Elif, yine kim üzdü seni? Gel bakayım içeri, dedim ve bahçe kapısının gevşeyen tahtasını hafifçe kenara ittirdim. Zaten Elif sık sık bize kaçıp gelirdi.

Ablam yine kovdu beni… Defol git diye bağırdı, kapıdan itti. Şimdi içeride Ahmet Amcayla eğleniyorlar, diye ağlayarak anlatıyordu Elif.

Gel, hadi eve girelim. Zeyneple Mert yemek yiyor. Sana da bir şeyler koyarım.

Elifi annesinin acımasız ellerinden defalarca korumuştum, kavga ettiğinde canı Elife birden kayar, iyi ki bahçemiz yan yana, hemen sesini duyar alırdım yanımıza. Onun annesi, Fatma Hanım, öfkesi geçene kadar Elifi bizde tutardım, eve dönmesine izin vermezdim.

Elif hep bizim Zeynep ve Merte imrenirdi. Ben ve eşim çocuklarımıza çok düşkündük, asla kötü davranmazdık. Evimizde huzur olur, eşimle ilişkimiz sıcak ve candandı, çocuklara hep şefkatliydik. Bunu Elif fark ederdi, içi burkulur, göğsüne bir taş oturur, boğazına bir yumru gelir gibi oluyordu. O sıcak ortamı çok sever, hep burada olmayı isterdi.

Evlerinde Elife her şey yasaktı. Annesi ona su taşıtır, ahırı temizletir, bahçede çapa yaptırır, evi ona sildirirdi. Fatma Hanım kocasız çocuk doğurmuş, bir başına kaldığı günden beri Elifi hiç sevmemişti. O zamanlar, annesinin annesi, Elifin babaannesi hayattaydı ama hastaydı. Bütün sevgisini Elife verirdi, hep onun yanında durur, kollardı. Fatma ise kızıyla hiç ilgilenmezdi.

Babaanne yaşarken Elif daha iyiydi. Fakat babaannesi altı yaşında vefat etti. O günden sonra Elif için zor günler başladı. Annesi, yalnız başına erkek bulmaya çalışıyor, hep bir arayıştaydı. Fatma Hanım otobüs garajında temizlikçi olarak çalışıyordu. Orada çoğu çalışan erkektir. Bir gün yeni bir şoför, Ahmet, işe başladı ve Fatma ile araları hemen ısındı.

Ahmet boşanmış, bir oğlu varmış, ayda nafaka veriyormuş. Fatma hemen Gel bizde yaşa, dedi. Adam çatıya kavuştuğu için çok sevindi, çünkü karısı onu evden kovmuştu. Fatma ona tapmaya başladı, hep etrafında dönüyor, el üstünde tutuyordu.

Ahmet hemen anladı burada işleri iyi, Elif de gözüne batmıyordu:
Bırak altında dolansın, büyüyünce hizmetçi olur, diye düşünüyordu.

Fatma tüm ilgisini Ahmete verdi, Elifi ise hep azarladı, çalıştırdı, bazen de döverdi. Kulak çektiği, tokat attığı çok oldu.

Beni dinlemezsen seni yurda veririm, derdi sürekli.

Elifin ahırı temizlemeye gücü yetmezdi, yine azarlanırdı. Bahçe duvarının yanına, frenk üzümü çalısının altına oturur sessizce ağlardı. Beni görürse hemen alırdım içeri. Çok içe kapanık, sessiz bir çocuk oldu.

Mahalledeki herkes Fatmayı kınardı, küçük bir kasabada herkes birbirini tanır, laf dolaşır. Tam bir anne olamadığını konuşurdu. Hele ben susmazdım, Fatma da bir laf çıkardırdı etrafa:
Benim komşum Yasemin hep laf eder, çünkü kocam Ahmete göz dikmiş. Yoksa bizim Elifi dövdüğümüz falan yok.

Yılbaşı, bayram olurdu, Fatma ile Ahmet sarhoş olup içeride eğlenirdi, o arada Elif evden kaçıp bizde geceyi geçirirdi. Elifin halini en iyi ben anlardım, ona çok acırdım.

Zaman geçti. Elif okulunda başarılıydı, büyüdü. Ortaokulu bitirdiğinde üniversiteye gitmek istiyordu, hele ki sağlık meslek lisesine, hemşire olmak hayaliydi. Annesi ise:
Çalışacaksın! Kocaman kız oldun, sırtımda oturamazsın! dedi. Elif ağlayıp evden dışarı fırladı, çünkü ağlamasına da izin verilmezdi evde.

Azıcık sakinleşince bana geldi, içini döktü. Zeynep ile Mert artık İstanbulda okuyordu. Bu sefer dayanamadım, Elifin annesine gidip hesap sordum.

Fatma! Sen anne değil, tam bir zalimsin. Millet çocuğu için dünyaları yapar, sen ise kızını mahvediyorsun. Hiç mi vicdanın yok? Elifi neden okutmak istemiyorsun, neredeyse takdirnameyle bitti liseyi. O senin evladın! Yarın yaşlanınca dizlerine kapanacaksın!

Ooo! Şimdi de sen mi bana akıl veriyorsun, Yasemin? Kendi çocuklarına bak! Elifin suçu sana koşmak, bir de laf taşımak.

Fatma kendine gel! Ahmet, kendi oğlunu okula yolladı, sen kendi evladına hayatı zindan ediyorsun. İnsan mısın, değil misin?

Fatma bağırdı, çağırdı, hırçınlaştı, sonra yorgunluktan koltuğa yığıldı.

Evet, belki sertim… Belki Elifi eziyorum. Ama onun iyiliği için. Benim gibi olmasın, başına iş alıp başını yakmasın! Tamam, gitsin ilçede okusun, ne hali varsa görsün! dedi elini sallayarak.

Elif, sağlık meslek lisesini kolayca kazandı; mutluluktan uçuyordu. Ama biraz mahcup, fakir, eski kıyafetleriyle grubunda hemen göze çarpıyordu. Fakat kimse alay etmiyordu, kasabadan birkaç kız daha vardı, onlar da çok fakir görünüyordu. Elif eve nadir geliyordu.

Annesi ve Ahmet artık ilgilenmiyordu, Elif geldiğinde hoşlanmazlardı:
Ne geldin buraya, boş oturup bana yük olacaksın. Tatildeysen çalış!

Bir gün Ahmet eve geldi, valizlerini topluyordu.
Nereye gidiyorsun? diye bağırdı Fatma. Adam şeytanca gülümsedi:
Ben, Sevdadan çocuk bekliyorum. Kendi çocuğumu bırakmam! Senin kızın annelik nedir bilmez, sanki dışarıdan aldın getirdin. Ama benim çocuğum anne ve babasını tanıyacak, sevgiyle yaşayacak! dedi ve gitti.

Fatma sarsıldı, ne ağlayabildi ne konuşabildi. Ahmet gerçekleri suratına vurmuştu; bu ağırlık, Fatmanın içini yaktı, ruhunu sıktı.

Elif de oradaydı ve hepsini duymuştu. Köşeye çekildi; çocukken azıcık gürültü yaptığı için annesinin tokadını yer, dışarıya atılırdı. Ahmet dikkatle izler, ama hiç savunmazdı.

Elif okulun son yılında hastanede çalışmaya ve kendi geçimini sağlamaya başladı. Eve gitmiyor, annesi içkiye vermiş, bakımsızca yaşıyordu. Bir zamanlar ezik olan Elif, güzel, çalışkan, merhametli bir genç kadına dönüştü. Hastanedeki herkes onu takdir eder, annesine teşekkür ederdi:
Ne güzel kız yetiştirmişsin! derlerdi. Elif ise içten içe gülerdi.

Ne yetiştirmesi canım, hepsi Yasemin ablanın emeği, ona şükran borçluyum. En çok da, bana sahip çıktığı için, hayallerime inandığı için minnettarım, diye düşünürdü.

Fatma, evde içki arkadaşlarını toplar olmuştu. Kızı geldikçe, her defasında daha da batmış görüyordum. Fatma çoktan işten atılmış, parası bitik. Elif ne kadar dil döktüyse, ne tavsiye ettiyse işe yaramadı. Tek istediği, evdeki içki arkadaşlarını kovup, evi düzelttirip, annesiyle aralarını onarmak, yaşadıklarını unutmak, yeni bir sayfa açmak. Ama Fatma gittikçe dibe battı.

Bir gün, Elif mezun olup eve geldi. Fatma yalnızdı, nefret dolu gözlerle baktı:
Ne geldin yine? Fazla kalma bak, evde yiyecek yok, buzdolabı da çalışmıyor. Para ver, başım ağrıyor.

Elifin boğazı düğümlendi ama kendini tutup ağlamadı, dedi ki:
Çok kalmayacağım zaten. Mezunu oldum, babamın memleketine gideceğim, oradaki devlet hastanesinde çalışacağım. Artık sık gelmem, biraz para göndereceğim. Hoşça kal, anne.

Muhtemelen Fatma anlamadı bile; tek düşündüğü içecek bulmak ve para istemek oldu.
Ver para, aklımı toplamam lazım. Bana acımıyorsun ha! Ne biçim evlatsın?

Elif az parayı çıkarttı, masaya bıraktı. Umutla kapının arkasında bekledi, annesinin peşinden gelip sarılmasını istedi. Ama kimse gelmedi. Sessizce kapıdan çıkıp komşuya yöneldi.

Ben Elifi görünce öyle sevindim ki… Sofraya oturttum yanımıza:
Hadi gel Elifcim, tam yemek saati, dedim. Eşim sofrada bekliyordu.

Oy, unutuyordum, diyerek gittim, bir poşet getirdim, Başarı hediyen, mezun oldun diye, biraz da para koydum. İlk zamanlara yardımcı olur.

Elif teşekkür etti ve ağladı.
Yasemin abla, neden? Annem bana niye hep yabancı gibi davrandı?

Ah canım Elif, ağlama… Herkesin annesi bir türlü oluyor. Sen hem akıllı, hem güzel bir kızsın. Mutlaka mutlu olacaksın, senin kıymetin bilinecek…

Elif, şehirdeki devlet hastanesinde hemşire olarak işe başladı. Orada genç bir cerrah, Murat, ona âşık oldu, kısa sürede evlendiler. Düğünde annesinin yerinde ben oturuyordum, tıpkı Elifin öz annesi gibi seviniyordum.

Fatma, Elifin gönderdiği paraları mahallesindeki sarhoşlara övünerek anlatırdı:
Böyle evlat yetiştirdim işte, para gönderiyor, güzelce okuttum. Bir tek, düğüne çağırmadı, torunlarımı görmüyorum, damadı da bilmem kim…

Bir süre sonra Fatmayı evinde ölü buldum. Kaç gün yattı bilmiyorum. Evin sessizliği dikkatimi çekti. Elifle Murat gelip cenazeyi kaldırdılar, eski evi sattılar. Zaman zaman uğrayıp bana da uğradılar…

Ve ben her gün, Elifin yaralı kalbine buruk bir umutla dua ettim. İçimde, bir bütün karanlıkla.

Rate article
Lifequest
İçinizde Bütün Duyguları Sıkıştıran Gerçek Çamaşırları bahçedeki ipe asarken Tatyana, bir ağlama sesi duydu ve perdeyi aralayıp dışarı baktı. Bahçesinin yanında, sekiz yaşındaki komşu kızı Suna oturuyordu. İkinci sınıfta okumasına rağmen sıska, neredeyse altı yaşında gibi görünüyordu. — Suna, yine mi seni üzdüler, hadi gel bana, — dedi Tatyana, kopmuş tahta parçasını itekleyerek, çünkü Suna sık sık ona kaçıp gelirdi. — Annem beni kovdu, “defol git” dedi ve kapıdan itti. Onlar orada Kadir amcayla eğleniyorlar, — dedi gözyaşlarını silerek kız. — Tamam, hadi içeri gel, Lise ile Mert yemek yiyor, seni de doyururum. Tatyana, komşusu Suna’yı annesinin sert ellerinden defalarca kurtarmıştı. Tatyana, Suna’yı yanına alıp annesi Ayşe sakinleşene kadar göndermiyordu. Suna, komşu çocuklar Lise ve Mert’e hep imrenirdi; teyze Tatyana ve eşi çocuklarını çok sever, hiç kızmazdı. Evde hep huzur vardı, anne-baba sıcak ve içtendi, çocuklarına özenle bakarlardı. Suna bunu anlıyordu ve o sıcak ortamda bulunmaya bayılıyordu. Kendi evinde Suna’ya her şey yasaktı. Annesi su taşırıyor, ahırı temizletiyor, bahçede çalıştırıyor, yerleri yıkatıyordu. Ayşe, kocasız bir hayat sürüyor, kızını doğduğu andan itibaren sevmemişti. Yaşlı, hasta anneannesinin yanında kalıyorlardı; anneanne Suna’yı korurdu. Ancak Suna altı yaşındayken anneanne vefat etti, bundan sonra işler iyice zorlaştı. Ayşe, yalnız olmasından ötürü öfkeliydi, sürekli eş arıyordu. Bir gün otobüs garajında temizlikçi olarak çalışırken Kadir’le tanıştı. Kadir boşanmış, bir oğlu var ve evinden kovulmuştu. Ayşe hemen Kadir’i evine aldı, etrafında dolanıp onu şımartıyordu. Kadir, evde Suna’yı umursamazdı: “Alışsın ayak altına, büyüyünce hizmetçi olur,” diye düşünüyordu. Ayşe, ilgisini hep Kadir’e verirken Suna’yı döver, kızar, anlamsız işlere koştururdu. — Söz dinlemezsen seni çocuk yurduna veririm, — derdi. Suna, ahırı iyi temizleyemediğinde bile azar işitirdi, komşu bahçesinin kenarında ağlardı. Tatyana bunu gördüğünde hemen eve alırdı. Suna içe kapanık, sessiz bir çocuk olmuştu. Mahallede herkes Ayşe’yi kınardı, Tatyana da çıkışırdı ama Ayşe komşularına şöyle yayardı: — Duyuyorsunuz işte, komşum Tatyana kocama göz diktiği için kızımı kötüleyip duruyor. Ayşe ve Kadir sık sık eğlenir, içerdi; Suna kaçıp komşularda kalırdı. Tatyana, Suna’nın ruhunu herkesten iyi anlardı. Yıllar geçti, Suna iyi okudu, büyüdü. Sonunda ortaokulu bitirdi, tıp meslek lisesine gitmek istedi. Annesi ise: — İşe gideceksin, yeter büyüdün, bize yük olma, — dedi. Suna ağlayarak evden çıktı çünkü ağlamak yasaktı. Biraz sakinleşince komşuya gitti, Tatyana’nın çocukları şehirde okuyordu. Tatyana bu sefer dayanamadı, Ayşe’ye gidip kızdı: — Evlat dediğin için her şey yapılır, sen kızını harcıyorsun! Suna çalışmaya değil okumaya gitmeli, hem çok başarılı. Sonra yaşlanınca ona muhtaç olacaksın, — dedi. Ayşe sinirlendi: — Karışma, kendi çocuklarına bak, kızım alıştı sana ağlamaya. Tartışma sürse de Ayşe sonunda: — Tamam, gitsin ilçeye yatılı okumaya, — dedi. Suna rahatlıkla sağlık lisesini kazandı. Çok mutlu oldu ama hep sade kıyafetlerle dikkat çekiyordu. Gruplarda kimse yadırgamadı çünkü köyden gelen başka kızlar da vardı. Eve seyrek gidiyordu. Evine gitmek istemiyor, öncelikle hep Tatyana’ya uğruyordu. Tatyana her zaman kucak açar, yemek yedirir, sohbet ederdi. Ayşe’nin ise sıkıntıları arttı, Kadir genç bir kadınla ilişkiye başladı, evde kavga eksik olmadı. Suna tatilde eve geldiğinde annesi ona ilgi göstermez, “Çalış git,” derdi. Bir gün Kadir çıkıp eşyalarını topladı: — Gidiyorum, çünkü Rita’dan çocuğum olacak. Kendi çocuğum önemli, yabancı biri gelip eziyet eder diye korkuyorum. Sen kendi evladını hiç sevmedin, sanki sokaktan buldun. Benim çocuğum anne-baba sevgisiyle büyüyecek, — dedi ve gitti. Bu sözler Ayşe’yi yıktı; ne ağlayabildi ne konuşabildi. Kadir, Ayşe’yi öyle bir susturdu ki, gerçek onu darmadağın etti. Suna hepsini duymuştu, annesini teselli etmedi. Çünkü daha küçükken ufak bir seste bile annesinden dayağı yiyip dışarı atılırdı; Kadir ise hep izler, eğlenirdi. Suna, staj yapmaya başlayıp kendi kazancıyla geçindi, eve pek gitmezdi; annesi iyice içkiye düşmüştü. Bir zamanlar korkak, suskun olan Suna şimdi güzel ve iyi yürekli bir hemşire olmuştu. Hastanedekiler onu çok sever, “Annesi ne iyi yetiştirmiş” derlerdi, ama Suna içinden “Beni Tatyana büyüttü” diye geçirirdi. Ayşe artık eve kim olduğu belirsiz içkici arkadaşlar getirirken, Suna nadiren uğradığında annesinin haline şaşırırdı. Annesini düzeltmek için uğraşsa da anlamıyordu şekil vermek imkânsızdı. Mezun olunca eve döndü, Ayşe yalnız ve huysuzca baktı: — Ne geldin? Uzun mu kalacaksın? Para ver, açım… Suna boğazında düğümle, gözleri dolsa da ağlamadı: — Merak etme, kalmayacağım, hemşire olarak işe başlıyorum, para gönderirim, dedikten sonra az parayı bıraktı, kapıyı kapadı. Biraz bekledi, belki annesi arkasından gelir sarılır diye; ama kimse gelmedi. Sonra komşuya gitti. Tatyana sevgiyle karşıladı: — Gel bakalım Sunacık, tam yemek zamanı, — dedi ve ödül olarak bir paket para ve hediye verdi. Suna teşekkür etti, gözyaşlarını tutamadı: — Teyze Tatyana, neden annem bana böyle? Ben ona neden yabancıyım? — Ağlama kuzum, artık geçmiş… Ayşe böyle bir anne. Belki zaman sana uymadı. Ama sen akıllı ve güzelsin, mutlu olacaksın yavrum… Suna şehirde, hastanede hemşirelik yaptı, orada hayatının aşkı Cerrah Okan’la tanıştı, evlendiler. Düğünde annesi yerine yanında Tatyana oturdu, büyük mutluluk yaşadı. Ayşe ise Suna’dan gelen parayla övünür, “Kızımı okutup adam ettim, para yolluyor, ama düğüne çağırmadı, ne torunum ne damadım var,” derdi. Bir gün Tatyana, Ayşe’yi evde ölü buldu. Kaç gün öyle kaldı bilinmez. Suna ve eşi Ayşe’yi defnettiler, evi sattılar ve nadiren Tatyana’yı ziyarete geldiler.