Bir gece garip ve bulanık bir rüyada, annem bana babaannemin eski yüzüğünü verdi. Yüzük ne antika gibiydi, ne de bir sanat eseri; şekilsiz, iri ve tuhaf bir motifle dolu, parmağıma hiç uymuyordu. Hiçbir zaman takmayı düşünmemiştim. Rüyada bir an, Bu zaten artık bana ait, ne istersem yapabilirim, diye düşünüp, yüzüğü bir kuyumcuya götürdüm. Bir miktar Türk lirası ödedim ve pırıl pırıl, gösterişli, yepyeni bir yüzükle oradan çıktım.
Kuyumcudan çıkarken telefonum çaldı. Annemdi, ona bu tuhaf ve başarılı alışverişimi anlatmak istedim. Ama aniden telefonun ucunda bir fırtına kopuverdi. Sen nasıl yaparsın böyle bir şeyi? diye bağırdı. Benim iznim olmadan yüzüğü nasıl satarsın? O yüzük yalnızca bir takı değil, anıların da bir parçası. O aile yadigarı!
Rüyanın mantığına göre, ona uzun uzun anlatmaya çalıştım: Artık bana hediye ettiğin bir şeyse istediğim şekilde kullanabilirim. Ama annem hiç dinlemiyordu. Sesler birbirine giriyordu. Sonunda konuşması bitti, hat sessizleşti. Bir süre sonra tekrar aradı ama ona kızgındım, açmadım telefonu. Bir mesaj geldi peşinden: Meğerse bana hediye etmemiş, yalnızca emaneten vermiş. Dokunmam yasakmış, değiştiremeyecekmişim. Bu da neyin nesi? diye düşündüm rüyada, her şey birbirine karışıyor, annem bir garip davranıyor. İnsan ya bir şeyi bağışlar, ya da hiç vermez. Babaannem hâlâ hayatta; bizim ilişkilerimiz ise dalgalı, sessizce parıldıyor ve kopuyor.
Sonra bir Facebook akışında bu hikayeyi tekrar okudum, öyle bir içine çekti ki, rüya mı gerçek mi ayırt edemedim. Kendim olsam, belki yüzük kıymetli olmasa da aile yadigârı olmasının ağır anlamını göz ardı edemezdim. O eski takı, belki bir kuyumcu eserinden çok uzakta; ama ailenin hikâyesinin bir parçası. Yüzüğü kimse takmasa bile zamanla nadir bir şey olur; gelecek nesiller, geçmişin takılarını merakla inceler. Kim bilir, moda yine döner dolaşır, o yüzük başka bir değere bürünür. Bir gün, o yüzük, annesi olmayan bir kız için bir hatıraya, babaanneden bir iz olur.
Ancak bu hikayedeki kız, babaannemin yüzüğünü yepyeni bir modelle değiştirdi; sanki rüyada eski altının kalitesi uçup gitmişti. İstersen eski bir taşı, ustaya işlettirip yeni bir takıya dönüştürtebilirsin; hem anı yaşar, hem takı değerlendir. Özelliği ve hikayesi kalır, ama takmayı da sürdürürsün. Yine başka bir boyutta, hem kendine özel bir şey alır, hem yüzüğe dokunmadan bırakırsın.
Rüya gibi düşününce, ben anneden yanayım. Onun öfkesini, şaşkınlığını çok iyi anlıyorum. Hediye, hele böyle bir aile yadigarı, öylesine satılmaz, verilip savrulmaz; bir saygı gösterilmeliydi. Anne kızına bunları hiç anlatmamış kız, belki de eşyalara bağlanamayan bir tipti. Rüyanın karmaşası arasında, onun gözünde hatıralar anlam taşımadı. O, yalnızca kullanışlı olanı seviyor, Bir yerde dursun, beklesin, diyemiyor. Her pazar yerinde eski aile eşyaları satılıyor, kim bilir belki onlar da bir zaman gözden çıkarılmış, unutulmuş. Belki de burada anı saklamaktansa anı yaşa felsefesi egemen olmalı? Kız hatıraya ihtiyaç duymuyorsa, onu suçlamak mantıklı mı? Dahası, annesi bunları kızına hiç anlatmamış. Ağır ve karmaşık bir rüya; gerçekler ve duygular, eski takılar gibi bir köşede ışıldıyor, kayboluyor.




