Git Artık, Bir Daha Dönme! — Git, duyuyor musun? — dedi gözyaşları içinde fısıldayarak Mehmet. — Git ve bir daha asla geri dönme! Hiçbir zaman. Titreyen elleriyle ağır demir zinciri çözdü, sonra Berta’yı bahçe kapısına kadar çekti ve kapıyı ardına kadar açıp onu sokağa doğru itmeye çalıştı. Ama Berta olan biteni anlamıyordu. Gerçekten mi kovuluyordu? Ama neden? O hiçbir şey yapmamıştı ki… — Git, ne olur, — diye tekrarladı Mehmet, köpeğine sarılarak. — Burada kalamazsın. Babam şimdi dönecek ve… Tam o anda evin kapısı birden açıldı; elinde balta olan sarhoş Vasıf bahçeye çıktı. ***** Eğer insanlar bazen sokak köpeklerinin hayatının ne kadar zor geçtiğinin farkında olabilseydi, çoğu eminim onlara karşı bakış açılarını değiştirirdi. En azından, onlara öfkeyle ve aşağılayarak değil, şefkatle ve merhametle yaklaşırdı. Ama insanlar nereden bilsin, bizim dört ayaklı dostlarımızın başına neler geldiğini, nasıl sınavlardan geçmek zorunda kaldıklarını? Nereden bilsinler ki? Köpekler konuşamaz… Ve dertlerini de anlatamazlar. Tüm acılarını içlerine atarlar. Ama ben size bir hikaye anlatacağım. Bir sevgi, ihanet ve sadakat hikayesi… Ve anlatmaya o zamandan başlamalıyım; Berta’nın henüz küçücükken istenmediği günlerden… İlk sahibi ona neden bu kadar kırılmıştı kimse bilmiyor. Belki de sadece dünyaya geldiği için… Ve sahibi başka bir çözüm bulamayıp o zaman henüz iki aylık olan yavruyu, en yakın köyün kenarına götürüp… …yol kenarında kaderine terk etti. Evet, sadece bıraktı. Hatta köye bile uğramadı; orada belki birileri sahiplenirdi. Bunun yerine, yavruyu yol kenarına bırakıp içi rahat bir şekilde şehre döndü. O karayolunda arabalar, otobüsler, kamyonlar, çeşitli araçlar büyük bir hızla geçip gidiyordu. Bir yanlış adım, yavru hemen arabanın altında kalabilirdi. Belki de sahibi bunu bekliyordu. Ve eğer ölmezse, yiyecek ve su olmadan uzun süre yaşayamazdı. Zaten küçücük, çelimsizdi… Ama o gün şansı yaver gitti. O gün ismi henüz konmamış yavru, Mehmet’le karşılaştı. Ve böylece hayatta kaldı… O gün, babası Mehmet’e yepyeni bir bisiklet almıştı ve Mehmet, on dört yaşına yeni girmişti; hediyesini denemek için köyde dolaşmaya çıktı. — Köyden dışarı çıkmak yok! — diye seslendi annesi Ayşe, oğlunu bisikletin üstünde görünce. — Duydun mu beni, oğlum? — Tamam anne… — diye neşeyle cevapladı Mert. — Hiç merak etmeee! Ama Mehmet köyden çıktı. Çünkü köyün yolları uzun zamandır onarılmamıştı; delik deşik yoldu. Ne bisikletle, ne yürüyerek rahat gidilirdi. Özellikle gece… Ama köyden şehre giden asfalt yolu daha yeniydi ve Mehmet orada hız yapmak istedi. Hele ki hafta sonuydu, trafiğin az olduğu zamanlar… Neredeyse şehir yoluna ulaşmıştı ki, kenarda bir yavru köpek gördü. Koşuyor, bir araca saldırıyor, hemen sonra geri sıçrıyordu. “Küçücük bir şey… Orada ne işi var?” diye sordu kendi kendine Mehmet, bisikletten inerek. Bisikleti usulca çimenlere bıraktı ve yavruya doğru yürüdü… ***** — Anne, baba, bakın kimi buldum! — dedi Mehmet sevinçle eve girince. — Biri yolda bu yavruyu bırakmış. Onu bizde bırakabilir miyiz? Çok tatlı. — Mehmet, köyden dışarı mı çıktın sen yine? — diye kızdı annesi Ayşe. — Kaç kere söyledim dün! — Anne, ben sadece o yola kadar gidip dönmek istedim… Ve değdi baksana. Eğer ben bu yavruyu almasaydım, ölebilirdi. — Ya sen? — iç çekti Annesi. — Sen de arabanın altında kalabilirdin. Çocuklar tek başına yolda olmaz. Bisikletle hiç olmaz. — Anne bir daha olmaz, söz. Peki bu yavru ne olacak? Bırakabilir miyiz? Ben ilgilenirim, söz. Hem zaten uzun zamandır bir köpeğim olsun istiyordum… Hem bugün doğum günüm… — Doğum gününmüş… Sana az bile kızdım dinlemediğin için. Mehmet, yavruyu bırakmasınlar diye iyice kucağına aldı. — Ayşe, bu kadar üstüne gitme çocuğun — diye araya girdi babası. Neşeliydi çünkü biraz içmişti. — Bugün 14 yaşına bastı çocuk, adam oldu! Biz neler yapmadık bu yaşta… Yavru da güzelmiş; cins gibi görünüyor, evi korur. Hadi oğlum, bırak köpeği evde. Ben karşı değilim. — Madem babası karşı değil, ben de değilim, — dedi annesi tebessümle. — Yaşasın! Teşekkür ederim! Mehmet çok ama çok mutluydu; yavrusunu evde bırakabildiği için. O günden sonra ona bir isim verdi: Berta. İlk başta erkek sanmıştı ama yakından bakınca dişi olduğunu fark etti. Ve iyi huylu, cana yakın bir dişiydi. Hemen Mehmet’le aralarında sıcak bir dostluk doğdu. O günden sonra Mehmet, hediye bisikletini unuttu, neredeyse tüm günlerini Berta’yla oynayarak geçiriyordu. Her şey mutlu bitti sanıyordu Mehmet… Ama öyle olmadı. Ve kötü olaylar, altı ay sonra başladı… Her şey Mehmet’in babası Vasıf’ın işsiz kalıp, sonrasında da hayata küsmek için içkiye sığınmasıyla başladı. Vasıf kelimenin tam anlamıyla içiyordu… Eşine de, oğluna da yük olmaya başlamıştı. Kavgalar, bağırışlar evin günlük rutini oldu… Ayşe sürekli oğluna, babasını kızdırmamasını, hatta ona yaklaşmamasını sıkı sıkı tembihliyordu. Ama bazen Mehmet babasından dayak bile yedi. Bir olayda Mehmet’i oyun oynarken gören babası ona vurdu. Mehmet acıyla bağırınca berbat günlerin başlangıcı oldu… Ve işte o zaman, her zaman iyi huylu, sakin olan Berta, Vasıf’a öyle bir havladı ki, adam bile afalladı. Mehmet bu fırsattan yararlanıp kaçtı. Ama babasının öfkesinden kaçamayacağını biliyordu. Birazdan dönecekti… — Git, duyuyor musun! Git ve dönme! Berta, bahçe kapısından çıkarılırken anlamaz haldeydi. Mehmet’e sarıldığında… O an, evin kapısı bir daha açıldı; elinde baltasıyla sarhoş Vasıf bağırarak bahçeye çıktı… — Mehmet! Niye köpeği bıraktın?! — Baba yapma nolur… Ama çok korkuyordu. Annesini burada o adamla yalnız bırakmak da istemiyordu… — Ben seni… Ben seni adam edeceğim… Diyerek üstüne yürüdü Vasıf, elindeki baltayla… O anda Mehmet hızla Berta’ya döndü, gözlerinin içine bakıp onu öptü ve son bir güçle sokağa itti… — Git!!! Hemen git ve bizi affet… Affet bizi, Berta! Bunu asla istemezdik… Ve Berta, son bir kez Mehmet’e dönüp baktı, sonra ormandan yana koşarak uzaklaştı. Mehmet ardından bağırıyordu: “Geri dönme Berta, yoksa seni öldürür!” ***** O günden sonra… …ne bir ay, ne de bir yıl geçti… Tam yedi sene… Berta yedi yıl boyunca bir mucize bekledi… Bir gün Mehmet’le yeniden buluşacağına inanarak… Ama her sene umutları biraz daha azaldı. Artık Mehmet de, annesi Ayşe de köyde değildi… Yarılıp yanına döndüğünde, yanmış bir ev ve bomboş bir avlu karşılamıştı onu. Mehmet yoktu, Ayşe yoktu… Vasıf’ın mezarını buldu belki ama, Berta için onun önemi yoktu… Zamanla başka bir köyde yaşlı bir adam Berta’ya sahip çıktı. Adam, Bekir Amca, mezarlık bekçisiydi… Berta hem yalnızdı hem de yaşlıydı artık. Bekir Amca ona iyi baktı ama sonunda o da öldü… Yalnız kalan Berta, mezarlıkta yaşamaya karar verdi… Bir gün karlar düşmeye başladığında, iki ses duydu… Bir kadın, bir erkek… Sesleri tanıdı… Önlerinde Vasıf’ın mezarı. Adam sinirliydi… Babasını affedemiyordu, acılarını taşıyordu… Mehmet’ti bu… Berta onu görünce donakaldı… Mehmet arkasını döndü, göz göze geldiler… Berta heyecanla kuyruğunu salladı, yavaşça yaklaştı… Sonunda ikisi birden koştular, yıllarca hasret kaldıkları sarılmaya kavuştular. Mehmet diz çöktü, Berta ona sarıldı, onu öptü… Berta’nın tek hayali gerçek olmuştu. ***** Mehmet Berta’yı evine aldı. İnsan arkadaşıyla; sonra bir kediyle ve sonunda yeni çocuklarıyla mutlu bir aile oldular… Seneler geçse de, çektikleri acılara rağmen Mehmet de Berta da mutlu bir hayat yaşadılar.

Git ve bir daha dönme

Git, anladın mı? gözyaşları içinde fısıldadı Mert. Git ve sakın bir daha geri gelme! Asla.

Titreyen elleriyle ağır demir zinciri çözdü, sonra Larayı çitin kapısına kadar çekti ve tam açık olan kapıdan dışarıya itmeye çalıştı.

Ama o ne olduğunu anlayamıyordu.

Gerçekten kovuluyor muydu? Ama neden? O hiçbir kötü şey yapmamıştı ki…

Ne olur git, diye tekrarladı Mert, köpeğine sıkıca sarılarak. Burada kalamazsın. Birazdan o gelecek ve

O anda evin kapısı çarparak açıldı ve elinde baltayla sarhoş Hasan kapıda belirdi.

*****

İnsanlar, sokaklara atılan köpeklerin hayatının ne kadar zor geçtiğini bir an için hayal edebilseydi, onlara bakışlarını mutlaka değiştirirlerdi. En azından onlara öfkeyle ya da küçümseyerek değil, merhametle, acıyla bakarlardı. Ama nereden bilecekler? Dört ayaklı dostlarımızın başına neler geldiğini, neler çektiğini insanlar bilebilir mi?..

Köpekler konuşamaz ki…

Dertlerini anlatamazlar. Acıları hep içlerinde saklı kalır.

Ama belki ben size bir hikaye anlatabilirim. Bir sevginin, bir ihanetin ve sadakatin hikayesini…

Laranın, daha yavruyken istenmediğini hatırlıyorum ilkin.

Eski sahibi ona neden yüz çevirdi, bilinmez. Belki de doğduğu için suçlu sayıldı.

Daha iki aylıkken sahibi onu en yakın köye götürüp…

…yol kenarına bıraktı.

Evet, sadece bıraktı.

Üstelik köyün içine dahi bırakmadı; mutlaka biri sahiplenirdi belki. Ama o, köyün dışında, otoyolun kenarına indirdi ve içi rahat şekilde arabasına binip şehre döndü.

O yolda hızla arabalar, otobüsler, tırlar geçip gidiyordu. Bir anlık hata ve yavru kolayca tekerleklerin altında kalabilirdi.

Belki de eski sahibi tam da buna umut etti.

Ama şans o gün Laradan yanaydı.

O gün ismini henüz bilmeyen küçük yavrunun yolu, Mertle kesişti. Ve bu sayede kurtuldu.

O gün Mertin babası ona yeni bir bisiklet almıştı. Mert’in on dördüncü yaş günüydü ve hediyesini sürmek için sabırsızlanıyordu.

Sakın köyün dışına çıkma! diye seslendi annesi, Sevil, oğluna. Duydun mu yavrum?

Tamam, anne diye neşeyle yanıtladı Mert. Her şey yolunda olacakkkk…

Ama Mert yine de köyün dışına çıktı. Çünkü köy yolları yıllardır onarılmamıştı. Çukurlar içinde kalmış yollar ne bisikletle ne yürüyerek rahat geçilmiyordu. Oysa köyden şehre çıkan yeni asfalt yolu geçen ay döşenmiş, Mertin aklına oradan süzülmek düşmüştü.

Üstelik araç pek olmazdı hafta sonu; herkes evindeydi sonuçta.

O da tam geri dönüyordu ki yol kenarında, yolun bir tarafından diğerine panikle koşan minik bir yavru gördü.

Arabaların önüne atılıyor, ama son anda geri sıçrıyordu. Korkunç bir manzaraydı.

Hayrola, ne işi var bunun burada? diye düşündü Mert, bisikletinden inerek.

Bisikleti çimenlere bırakıp hemen yavruya doğru koştu.

*****

Anne, baba! Bakın kimi buldum! dedi Mert, yüzünde bir umutla eve girerken. Biri onu yola bırakmış. Yanımıza alabilir miyiz? Çok tatlı!

Mert, köyün dışına mı çıktın sen? diye sitem etti Sevil. Sana kaç kere söyledim!

Anne, ben sadece asfalt yolun başına kadar gideyim dedim… İyi ki öyle yapmışım, yoksa bu yavru şimdi ölmüş olabilirdi.

Ama sen? iç geçirdi Sevil. Kendini hiç düşünmüyor musun? Yolda çocuklara ne kadar tehlikeli! Üstelik bisiklet üzerinde…

Anne, bir daha yapmayacağım, söz. Peki yavruyu ne yapacağız? Bırakabilir miyiz? Gerçekten bakarım ona. Zaten hep bir köpeğim olsun istemiştim Hem bugün benim doğum günüm.

Doğum günün ha başını iki yana salladı Sevil. Seni bir güzel dövmek lazım aslında, söz dinlemediğin için.

Mert, yavruyu sıkıca kucakladı; annesi şimdi alır diye korkuyordu.

Sevil, bırak oğlanı, ne var azıcık yaramazlık yaptıysa. diye araya girdi babası Ramazan. Hafifçe keyifliydi, akşamdan kalma. Bugün çocuk on dört oldu. Biz kaç yaşında neler yaptık? Hem yavruyu da güzel seçmiş. Sokak köpeği gibi değil; cins gibi baksana. Bahçeyi korur, oğlum. Bırak kalsın köpeği.

Hazır babası izin veriyor, ben de razıyım, diye gülümsedi Sevil, oğluna bakarak.

Yaşasın! Sağ olun! En iyi annem ve babamsınız!

Mertin sevinci tarifsizdi; köpeğine kavuştuğu için dünyalar onun olmuştu.

Aynı gün adını verdi (doğrusu, verdiği sandı): Lara.

Başta erkek köpek sandı ama yakından bakınca Laranın dişi olduğunu fark etti. Üstelik çok iyi huylu, sevecen, uslu çıktı. Mertle Lara’nın arası hemen sıcak oldu.

Babası aldığı bisikleti bile unuttu; vaktinin çoğunu tüy yumağı yeni arkadaşıyla geçirir oldu.

Her şey mutlu bitti sanırsınız, değil mi? Ne yazık ki…

Kötü günler altı ay sonra kapılarını çaldı.

Babası Ramazan işten atıldı. Vur patlasın çal oynasın içmeye başladı.

Hem de ne içmek… Evde biriken bozuk paraların hepsi rakıya gitti.

Sevilin yalvarmaları, dövünmeleri fayda etmedi. Ramazan daha da öfkeli, aksi, sevgisiz bir adam oldu. İçtikçe kalbi daha da karardı.

Artık sık sık el kaldırır oldu eşine.

Her bahanede kavga: Buzdolabında meze yokmuş, çatıda su sızıntısı, sigara-alkol zamlanmış… Her şeyden Sevil suçluydu.

Aslında suçu hep kendisindeydi. Kimse ona zorla içki içirmemişti.

Yeni iş bulabilirdi. Köyde değilse de şehirde, şoförlük, yük taşıma, her türlü iş vardı. Yakında Mert üniversiteye başlayacaktı ve ona para gerekiyordu.

Ramazan buna yanaşmadı. Sonunda köyde çalıştığı fabrika kapandı, ortada iş de kalmadı. Yani düzgün, para getiren bir iş yoktu artık.

Sevil! Nereye sakladın rakıyı? diye böğürdü sabahın köründe Ramazan.

Sevil elinden geleni yaptı ama her seferinde başı derde girdi.

Sesini yükseltse kavga, şişeleri saklasa dayak…

Sevil oğluna babanın işine karışmayı yasakladı. Onun da bir tokadı olmasın diye…

Ramazanın eli ağırdı çünkü. Gereksiz yere denemesin şansını.

O anlarda Mert hep Laranın yanına giderdi, başını okşar, sessizce eve bakardı; içeride kavga eksik olmazdı.

Lara, Mertin tuzlu, ıslak yanaklarını yalar; yanında olurdu. Bazen o da eve bakar, sessizce üzülürdü.

Bir gün, belki de ilk defa, Ramazan oğluna da vurdu. Sevil markete gitmişti. Mert, sadece bahçede Larayla oynuyordu.

Ramazan, oğlunu çağırdı, kolundan tuttu ve peş peşe tokatlar savurdu. Mert önce dayanabildi ama sonra acıyla bağırınca kaçmaya çalıştı. Babası ise kolunu mengene gibi sıkı tuttu.

Tam o an, Laraher zamanki uysal, sevecen Laraaniden havlamaya başladı. Öyle öfkeli, öyle kararlı ki Ramazan bile donup kaldı.

Mert o fırsatta kolunu kurtardı ve babasından hızla uzaklaştı. Ama Ramazan Öldüreceğim sizi! diye tehdit edip yalpalayarak eve yöneldi. Mert, onun birazdan bir şeyle döneceğini anladı.

Ne yapmalıydı?

Git, anlıyor musun? gözlerinden yaşlar süzülerek Laraya fısıldadı. Git ve geri gelme! Bir daha asla!

Titreyen elleriyle ağır demir zinciri çözdü, çitten dışarıya yönlendirdi. Tüm gücüyle iterek sokağa çıkardı.

Lara ise hiç anlamıyordu. Neden kovuluyordu? Ne yapmıştı ki

Git, yalvarıyorum, diyerek sıkı sıkıya sarıldı köpeğine. Burada kalamazsın. Babam birazdan dönecek ve…

O esnada evin kapısı korkunç bir gürültüyle açıldı, Ramazan elinde baltayla dışarı fırladı.

Mert! öfkeli bir ses. Niye zinciri açtın? Kim dedi sana köpeği bırak diye?

Baba, lütfen yapma, dedi Mert korkuyla bir adım geri çekilerek.

O anda öyle bir korkusu vardı ki, köpekle kaçmaya bile razıydı. Ama… annesini o canavarla yalnız bırakamazdı.

Yapma mı? Ramazan öfkeyle sırıttı. Gözleri cam gibiydi, Mertin ve köpeğin üstünde kilitlendi.

Köpeğe dokunma, baba. Git biraz ayıl… İnsan gibi değilsin!

Demek öyle? Benim beslediğim köpek havlıyor bana! Bak şimdi onun da, senin de hakkından gelirim! Nasıl olur da bir çocuk babasına kafa tutar? Unutmuşsun terbiyeyi galiba, seni düzeltirim.

Ramazan öne doğru sendeledi, neredeyse düşüyordu ama son anda direğe tutundu ve basamaklardan indi.

Getir onu buraya!

Yapma Ramazan, ne olur! Daha yavru… Sevil marketten dönerken korkuyla bağırdı.

Sus, Sevil! Bu köpek kim olduğunu anlasın! Getir dedim Mert!

Acele etmekten başka çare yoktu. Mert bir anda döndü, Laranın gözlerine baktı, burnunu öptü ve kuvvetlice dışarı itti.

Git! Hemen git! Bizi affet, ne olur… Affet Lara, böyle olsun istemezdim…

Seni… diye acı acı böğürdü Ramazan, sonunda bir şeylerin ters gittiğini anlayınca.

Lara, Merte son bir kez baktıktan sonra ormana doğru koştu.

Saklanabileceği tek yer orasıydı.

Bir daha dönme Lara, yoksa seni öldürür! diye arkasından bağırdı Mert.

Sonrasını Lara göremedi.

Tek umudu vardı, hayatını uğruna verdiği o çocuğun, Mertin ve Sevilin iyi olmasını dilemeyi.

*****

O andan sonra…

Ne bir ay ne de bir yıl geçti…

Yedi yıl geçti üzerinden. Yedi uzun yıl Lara, bir mucize olsun diye yaşadı.

Umut etti, belki bir gün Mertle yeniden buluşurlar dedi.

Ama yıl geçtikçe umudu azaldı. Çünkü Mert ve Sevil köyde değildi artık.

Yaklaşık altı ay sonra, korkuyla, tedirgin tedirgin, köyün kenarındaki kapıya yaklaştı. Kapı aralıktı. Patisiyle itti. Gıcırdayarak açıldı.

Karşısında harap olmuş ev. Ve hiçbir insan sesi.

Ne Mert, ne Sevil, ne de görmek istemediği Ramazan.

Bir-iki kez daha geldi, kimseyi bulamadı. Ama içi rahat etti; onlara bir şey olmamıştı. Muhtemelen sadece gitmişlerdi. Fakat nereye ve ne zaman, bilmiyordu.

O günden sonra Lara bir seneye yakın oradan oraya, köyden köye dolaştı. Hiçbir yerde uzun süre durmadı.

Sonunda, yaşlı bir adamla yolu kesişti. O da köyün yakınındaki asfalt yolun kenarında buldu Larayı.

Deja vu…

Kayboldun mu yoksa? dedi ak saçlı, uzun sakallı adam. Bana gelir misin?

Lara onunla gitti. Zaten başka çaresi yoktu…

Yaşlı adamismi Osmandıiçkiyi seven ama iyi yürekli biriydi.

Ona sürekli yiyecek verdi. Çorba, pilav, kemik… Üstelik işine bile götürdü yanında.

Gece bekçiliği yapıyordu Osman. Mezarlıkta.

Başlarda Lara için mezarlıkta gezinmek korkutucuydu ama zamanla alıştı. Osmana da alıştı.

Adam yalnız, bahtsız biriydi; tam onun gibi.

Osman içtiğinde Ramazan gibi asla sinirlenmezdi, tam tersi eski acılarını, mutsuzluğunu Laraya anlatırdı. Karısı onu terk etmiş, kızı hiç aramaz etmiş… Başarısızlıkla suçlanırmış hep.

Lara o zamanlar başını sıkarak Osmanın ayaklarının dibine sokulur, sessizce dinlerdi. Bazen insanlar için konuşmak da kolay değildi; Lara ise hep dinlerdi…

Osman sustuğunda Lara kendi güzel günlerini anardı. Sevili, Merti… Ramazanı ise unutmaya çalıştı. Sonsuza dek.

Bir gün, Lara mezarlıkta dolaşırken Ramazanın mezarını gördü.

Başta inanamadıadam gömülüp gitmişti, ama Lara hâlâ o eski, alkol kokulu ve nefrete bulanmış kokuyu duyuyordu.

Ne oldu, niye durdun? diye sordu Osman bakıcısı, Laranın bir mezarın yanında donup kaldığını görünce. Kimmiş bakayım, Ramazan… Hah, köyde kendi evinde yanıp ölen adam işte!

Lara şaşkın şaşkın Osmana baktı.

Vardı böyle biri köyde. Karısı ve oğlu şehirde, bu ise içkiyle canına kıydı. Kendisi etti, kendisi buldu dediler. Yine de… Osman sustu. Ölünün ardından ya iyi konuşulur ya hiç konuşulmaz. Hadi gidelim, toprağı bol olsun.

Lara, Osmanla neredeyse beş yıl yaşadı. Sonra Osman da vefat etti ve Lara yine kendini yalnız buldu.

Gidecek yeri kalmamıştı artık.

Küçük bir yavru değildi; kimse de sahiplenmek istemezdi.

O yüzden mezarlıkta kaldı Lara. Arada yiyecek buluyor, orada günü geçiriyordu. Burası insanların olsa da, o artık kendi ölümü beklemeye karar vermişti. Osmana sahip gözüyle bakmadı hiç, daha çok bir yoldaş bildi; ama şimdi iyiden iyiye yalnızdı.

Ve sonra, ilk kar yere düştüğü gün, beklemediği bir şey oldu.

Her zamanki gibi yiyecek ararken birden insan sesleri duydu.

Hafta sonları mezarlığa pek kimse uğramazdı. Ama şimdi iki ses vardı; biri erkek, biri kadın…

Öylesine Ramazanın mezarında durmuşlardı ki Lara merak etti; kim gelir ki onun mezarına diye düşündü.

Sana söyledim, Asuman, babamın mezarına gelmek akıl karı değil. Ben onun için buraya gelmek istemiyorum. Bana yaptıklarından sonra onu affedemem. Annemi de erkenden mezara o soktu.

Affetmek zorundasın, Mert Affet ki huzuru bulasın. Rüyalarında onu gördükçe bunu anlıyorum. Annem derdi; affet ki herkesin ruhu hafiflesin

Nereden biliyorsun?

Bana da babaannem böyle söyledi. Affet, rahatla derdi. Belki de haklısın.

Mert, mezara bakıp kaşlarını çattı, sonra yumuşadı:

Affediyorum seni baba. Annem için, kendim için ve Lara için… Ama en iyi arkadaşımı senden dolayı evden kovmak zorunda kaldım. Umarım Lara iyidir.

O sırada Lara usulca arkasında durdu…

Bu oydu! Onun biricik insanı!

O kadar yıl geçmişti, Mert büyümüş, adam gibi olmuştu, ama Lara ilk anda tanıdı.

Acaba Mert de onu tanıyacak mıydı?

Mert, sırtında birilerini hissedip hızla döndü ve kaldı.

Ne oldu Mert? diye endişeyle sordu Asuman. Sanki hayalet gördün.

Hayalet değil, köpek… dedi Mert şaşkınca.

Mezarın çevresinde köpek çok olur. Korktun mu?

Sanmam… Sanki daha önce görmüş gibiyim… Bir dakika, bu…

Mert birkaç adım attı. Beş altı metre kala durdu, izledi, yaklaştı. Her adımda şüpheleri azalıyordu.

Lara hafifçe kuyruğunu salladı.

O da yaklaştı. Sonra bir anda koşup birbirlerine sarıldılar.

Asuman şaşkınca izlerken, Mert diz çöküp yedi yıl önce son kez gördüğü köpeğini kucakladı. Lara ön ayaklarını Mertin omzuna attı, yanaklarını, burnunu, çenesini sevinçle yaladı.

En büyük köpek hayali gerçek olmuştu. Sevdiği insanına kavuşmuştu sonunda…

*****

Mert tabii ki Larayı yanına aldı. Üstelik Lara, Mertin hayatındaki insana da kolayca alıştı.

Böylece üç kişi oldular.

Sonra dört kişi. Bir gün Lara küçük, üşüyen bir kedi yavrusu buldu; hep bir ağızdan onu da eve aldılar.

Sonra beş oldular: iki insan, Lara, bir kedi ve daha sonra bir bebekadını Ege koydular.

Birkaç yıl sonra Mert köydeki evi tamir ettirdi ve artık her yaz oraya tatile gider oldular.

Tüm o acılara, zorluklara rağmen Mert de, Lara da sonunda aradıkları mutluluğu bulmuşlardı.

Rate article
Lifequest
Git Artık, Bir Daha Dönme! — Git, duyuyor musun? — dedi gözyaşları içinde fısıldayarak Mehmet. — Git ve bir daha asla geri dönme! Hiçbir zaman. Titreyen elleriyle ağır demir zinciri çözdü, sonra Berta’yı bahçe kapısına kadar çekti ve kapıyı ardına kadar açıp onu sokağa doğru itmeye çalıştı. Ama Berta olan biteni anlamıyordu. Gerçekten mi kovuluyordu? Ama neden? O hiçbir şey yapmamıştı ki… — Git, ne olur, — diye tekrarladı Mehmet, köpeğine sarılarak. — Burada kalamazsın. Babam şimdi dönecek ve… Tam o anda evin kapısı birden açıldı; elinde balta olan sarhoş Vasıf bahçeye çıktı. ***** Eğer insanlar bazen sokak köpeklerinin hayatının ne kadar zor geçtiğinin farkında olabilseydi, çoğu eminim onlara karşı bakış açılarını değiştirirdi. En azından, onlara öfkeyle ve aşağılayarak değil, şefkatle ve merhametle yaklaşırdı. Ama insanlar nereden bilsin, bizim dört ayaklı dostlarımızın başına neler geldiğini, nasıl sınavlardan geçmek zorunda kaldıklarını? Nereden bilsinler ki? Köpekler konuşamaz… Ve dertlerini de anlatamazlar. Tüm acılarını içlerine atarlar. Ama ben size bir hikaye anlatacağım. Bir sevgi, ihanet ve sadakat hikayesi… Ve anlatmaya o zamandan başlamalıyım; Berta’nın henüz küçücükken istenmediği günlerden… İlk sahibi ona neden bu kadar kırılmıştı kimse bilmiyor. Belki de sadece dünyaya geldiği için… Ve sahibi başka bir çözüm bulamayıp o zaman henüz iki aylık olan yavruyu, en yakın köyün kenarına götürüp… …yol kenarında kaderine terk etti. Evet, sadece bıraktı. Hatta köye bile uğramadı; orada belki birileri sahiplenirdi. Bunun yerine, yavruyu yol kenarına bırakıp içi rahat bir şekilde şehre döndü. O karayolunda arabalar, otobüsler, kamyonlar, çeşitli araçlar büyük bir hızla geçip gidiyordu. Bir yanlış adım, yavru hemen arabanın altında kalabilirdi. Belki de sahibi bunu bekliyordu. Ve eğer ölmezse, yiyecek ve su olmadan uzun süre yaşayamazdı. Zaten küçücük, çelimsizdi… Ama o gün şansı yaver gitti. O gün ismi henüz konmamış yavru, Mehmet’le karşılaştı. Ve böylece hayatta kaldı… O gün, babası Mehmet’e yepyeni bir bisiklet almıştı ve Mehmet, on dört yaşına yeni girmişti; hediyesini denemek için köyde dolaşmaya çıktı. — Köyden dışarı çıkmak yok! — diye seslendi annesi Ayşe, oğlunu bisikletin üstünde görünce. — Duydun mu beni, oğlum? — Tamam anne… — diye neşeyle cevapladı Mert. — Hiç merak etmeee! Ama Mehmet köyden çıktı. Çünkü köyün yolları uzun zamandır onarılmamıştı; delik deşik yoldu. Ne bisikletle, ne yürüyerek rahat gidilirdi. Özellikle gece… Ama köyden şehre giden asfalt yolu daha yeniydi ve Mehmet orada hız yapmak istedi. Hele ki hafta sonuydu, trafiğin az olduğu zamanlar… Neredeyse şehir yoluna ulaşmıştı ki, kenarda bir yavru köpek gördü. Koşuyor, bir araca saldırıyor, hemen sonra geri sıçrıyordu. “Küçücük bir şey… Orada ne işi var?” diye sordu kendi kendine Mehmet, bisikletten inerek. Bisikleti usulca çimenlere bıraktı ve yavruya doğru yürüdü… ***** — Anne, baba, bakın kimi buldum! — dedi Mehmet sevinçle eve girince. — Biri yolda bu yavruyu bırakmış. Onu bizde bırakabilir miyiz? Çok tatlı. — Mehmet, köyden dışarı mı çıktın sen yine? — diye kızdı annesi Ayşe. — Kaç kere söyledim dün! — Anne, ben sadece o yola kadar gidip dönmek istedim… Ve değdi baksana. Eğer ben bu yavruyu almasaydım, ölebilirdi. — Ya sen? — iç çekti Annesi. — Sen de arabanın altında kalabilirdin. Çocuklar tek başına yolda olmaz. Bisikletle hiç olmaz. — Anne bir daha olmaz, söz. Peki bu yavru ne olacak? Bırakabilir miyiz? Ben ilgilenirim, söz. Hem zaten uzun zamandır bir köpeğim olsun istiyordum… Hem bugün doğum günüm… — Doğum gününmüş… Sana az bile kızdım dinlemediğin için. Mehmet, yavruyu bırakmasınlar diye iyice kucağına aldı. — Ayşe, bu kadar üstüne gitme çocuğun — diye araya girdi babası. Neşeliydi çünkü biraz içmişti. — Bugün 14 yaşına bastı çocuk, adam oldu! Biz neler yapmadık bu yaşta… Yavru da güzelmiş; cins gibi görünüyor, evi korur. Hadi oğlum, bırak köpeği evde. Ben karşı değilim. — Madem babası karşı değil, ben de değilim, — dedi annesi tebessümle. — Yaşasın! Teşekkür ederim! Mehmet çok ama çok mutluydu; yavrusunu evde bırakabildiği için. O günden sonra ona bir isim verdi: Berta. İlk başta erkek sanmıştı ama yakından bakınca dişi olduğunu fark etti. Ve iyi huylu, cana yakın bir dişiydi. Hemen Mehmet’le aralarında sıcak bir dostluk doğdu. O günden sonra Mehmet, hediye bisikletini unuttu, neredeyse tüm günlerini Berta’yla oynayarak geçiriyordu. Her şey mutlu bitti sanıyordu Mehmet… Ama öyle olmadı. Ve kötü olaylar, altı ay sonra başladı… Her şey Mehmet’in babası Vasıf’ın işsiz kalıp, sonrasında da hayata küsmek için içkiye sığınmasıyla başladı. Vasıf kelimenin tam anlamıyla içiyordu… Eşine de, oğluna da yük olmaya başlamıştı. Kavgalar, bağırışlar evin günlük rutini oldu… Ayşe sürekli oğluna, babasını kızdırmamasını, hatta ona yaklaşmamasını sıkı sıkı tembihliyordu. Ama bazen Mehmet babasından dayak bile yedi. Bir olayda Mehmet’i oyun oynarken gören babası ona vurdu. Mehmet acıyla bağırınca berbat günlerin başlangıcı oldu… Ve işte o zaman, her zaman iyi huylu, sakin olan Berta, Vasıf’a öyle bir havladı ki, adam bile afalladı. Mehmet bu fırsattan yararlanıp kaçtı. Ama babasının öfkesinden kaçamayacağını biliyordu. Birazdan dönecekti… — Git, duyuyor musun! Git ve dönme! Berta, bahçe kapısından çıkarılırken anlamaz haldeydi. Mehmet’e sarıldığında… O an, evin kapısı bir daha açıldı; elinde baltasıyla sarhoş Vasıf bağırarak bahçeye çıktı… — Mehmet! Niye köpeği bıraktın?! — Baba yapma nolur… Ama çok korkuyordu. Annesini burada o adamla yalnız bırakmak da istemiyordu… — Ben seni… Ben seni adam edeceğim… Diyerek üstüne yürüdü Vasıf, elindeki baltayla… O anda Mehmet hızla Berta’ya döndü, gözlerinin içine bakıp onu öptü ve son bir güçle sokağa itti… — Git!!! Hemen git ve bizi affet… Affet bizi, Berta! Bunu asla istemezdik… Ve Berta, son bir kez Mehmet’e dönüp baktı, sonra ormandan yana koşarak uzaklaştı. Mehmet ardından bağırıyordu: “Geri dönme Berta, yoksa seni öldürür!” ***** O günden sonra… …ne bir ay, ne de bir yıl geçti… Tam yedi sene… Berta yedi yıl boyunca bir mucize bekledi… Bir gün Mehmet’le yeniden buluşacağına inanarak… Ama her sene umutları biraz daha azaldı. Artık Mehmet de, annesi Ayşe de köyde değildi… Yarılıp yanına döndüğünde, yanmış bir ev ve bomboş bir avlu karşılamıştı onu. Mehmet yoktu, Ayşe yoktu… Vasıf’ın mezarını buldu belki ama, Berta için onun önemi yoktu… Zamanla başka bir köyde yaşlı bir adam Berta’ya sahip çıktı. Adam, Bekir Amca, mezarlık bekçisiydi… Berta hem yalnızdı hem de yaşlıydı artık. Bekir Amca ona iyi baktı ama sonunda o da öldü… Yalnız kalan Berta, mezarlıkta yaşamaya karar verdi… Bir gün karlar düşmeye başladığında, iki ses duydu… Bir kadın, bir erkek… Sesleri tanıdı… Önlerinde Vasıf’ın mezarı. Adam sinirliydi… Babasını affedemiyordu, acılarını taşıyordu… Mehmet’ti bu… Berta onu görünce donakaldı… Mehmet arkasını döndü, göz göze geldiler… Berta heyecanla kuyruğunu salladı, yavaşça yaklaştı… Sonunda ikisi birden koştular, yıllarca hasret kaldıkları sarılmaya kavuştular. Mehmet diz çöktü, Berta ona sarıldı, onu öptü… Berta’nın tek hayali gerçek olmuştu. ***** Mehmet Berta’yı evine aldı. İnsan arkadaşıyla; sonra bir kediyle ve sonunda yeni çocuklarıyla mutlu bir aile oldular… Seneler geçse de, çektikleri acılara rağmen Mehmet de Berta da mutlu bir hayat yaşadılar.