Sosyal Hayattan Uzak: Yalnızlığa Dönüşen Bir Hayat

– Biliyor muydun, birinci kattaki o tuhaf teyzenin aslında bir canavar olduğundan? Yusuf bir çikolatalı gofret çiğnerken hiç bir şey olmamış gibi konuşuyordu. Mert her zaman arkadaşının ne kadar çok çiğneyebildiğine hayran kalırdı, etraf ne olursa olsun. Yusuf derslerde, teneffüslerde ve okul çıkınca bile şekerleri bitirirdi. Bir keresinde matematik sınavı sırasında bir şeker parçasını çalmak zorunda kaldı, bunun üzerine matematik öğretmeni ona azarlamayı eksik etmedi!

Mert, gofretini bir kenara bırakıp Yusufa baktı:
– Ne demek, hangi canavar? dedi.
– Gerçek canavar! Başında saç yerine yılan derisi varmış, geceleri de çocukları yermiş! Şehrimizde çocukların kaybolduğunu duymamış mıydın?
Mert, televizyonda bir haftadır bulunamayan on yaşında iki çocuğun haberini duymuştu. Ama Yusuf bu saçma şeyleri nereden öğrendi? Altıncı sınıf öğrencisi olmasına rağmen hâlâ böyle şeylere inanan bir çocuktur!

Sözleri aklından çıkmadı. Yusuf, dokuzuncu kattaki dairesinde otururken Mert yedinci kata indiyse de, komşusunu düşünmeden dersine konsantre olamıyordu. Kadının davranışları çok garipti: akşamları ya da yağmurlu havalarda, sadece karanlık bir kapüşonlu elbiseyle birinci kattaki dairesinden çıkardı. Saçlarını hiç görmüş değildik, adı, yaşı ya da işi bilinmezdi; pencereleri kalın koyu perdelerle kapalıydı. Birini gördüğünde sessizce başını eğip geçip giderdi, tek bir kelime söylemezdi.

Mahallenin yaşlıları da ona çılgın ve yalnız derdi. Bir gün Mert, iki yaşlı komşunun konuşmasını duydu:
– Ben pazara gittim, ağır çantalarla döndüm, işte o çılgın daireden çıkıyor. Beni gördüğünde duvara yaslanıp sadece gözleriyle kapüşonundan bakıyor, selam vermiyor!
– Evet, tam bir delilik. İnsanlardan kaçıyor sanki veba gibi! Bazen gece 11de çıkıp gölgeler gibi bodrumdan kayboluyor. Gün boyu da evde oturuyor.
– Al bakalım, yalnız kalmak işte

Sabah tarih dersinde Mert tahtaya çağrıldı, Yavuz Çelebiden bir şeyler söylemeye çalıştı ama öğretmen onun bir şey anlamadığını fark edip iki aldı. Çok sinirlendim! En azından arkadaşının adıyla aynı bir hükümdarı öğrenebilirdim, ama

Ara sırada Kılıçkan, Yusufu Şişman Yusuf diye takıldı. Arkadaşı Tolga ve Cem de hemen alaya girdiler, Yusufun elindeki kruvasanı kaptırdılar ve birbirlerine fırlattılar.
– Kuruvasanı ver! diye bağırdı Mert, neyin içine girdiğini bildiği halde. Ama dostunu zor durumda bırakmazdım, çünkü Yusufa bir şey olduğu zaman hep savunurum onu.
Kılıçkan gülerek cevap verdi:
– Oh, İnce, Şişmeye karşı koyuyorsun!
Mert ve Yusuf sınıfta hep Şişman ve İnce olarak anılırdı. Birlikte oturur, aynı okula gider, aynı otobüsle dönerlerdi. Mert zayıf, Yusuf ise tombul olduğu için Mert bir tavşan gibi görünürdü.

Mert, kruvasanı almaya çalışırken yanlışlıkla öğretmenin masasındaki dünya haritasını çarptı. Harita gıcırtıyla yere düştü, ikiye bölündü ve bir yırtık açtı. Tam o anda coğrafya öğretmeni içeri girdi

Harita pek zarar görmemişti ama öğretmen, ders sonrasında Merte yaklaştı:
– Mert, kal.
Mert, göz teması kurmadan masaya doğru ilerledi. Öğretmen ona baktı:
– Ne yaptın, Mert? Ne kadar akıllı bir çocuksun
Bir anlık sessizlikten sonra öğretmen, Merte ders sonrası kitapları taşımasını ve sınıfı toplamayı teklif etti.
– Tamam, Nazlı Hoca, diye iç çekerek yanıtladı Mert, ayakkabılarına bakarak.
En azından anne babasını çağırmadılar; ama moral bozukluğu hâlâ vardı. Okul çıkınca Yusuf doktor randevusuna gitti, bu yüzden Mert yalnız kaldı.

Öğretmenle iki saat çalıştıktan sonra okul boşaldı, dışarıda yağmurun hüzünlü sesi duyuluyordu. Mert evine doğru yürürken, çamurda kayıp düşen ayak izlerini izledi, içi buruk ve ıslak bir hüzünle doluydu. Neden hayat bu kadar adaletsiz? Sadece Yusufu savunmuş, ama kendisi cezayı çekmek zorunda kalmıştı. Kılıçkan bir daha cezalandırılmadı, o hâlâ suçlu sayılıyordu.

Akşam eve geldiğinde, birinci kattaki o tuhaf komşuya dair aklı hâlâ dönüyordu. Kadın geceleri sadece yağmurda ya da karanlıkta dışarı çıkıyor, kapüşonundan gözleri kedi gibi parlıyordu. Yaşlıların anlattığı gibi, korkunç gözlükler ve yılan derili baş. Mert, parkta yürürken birden düşündü: Belki de o kadın yalnızca avlanıyordur, kaybolmuş çocukları… Bir an için kalbi hızla atmaya başladı.

Parkta sisli bir akşamüstü, ağaçların çıplak dalları gri gökyüzüne uzanıyordu. Mert, birden bir gölge gördü; birisi kapüşonlu bir figür onu izliyordu. Hey, dur! diye bağıran bir ses geldi, adamın sesi erkektendi ama sesin getirdiği soğukluk kanını dondurdu. Mert, tanımadığı birinin peşinden koşması gerektiğini biliyordu ama aynı zamanda bir an önce kaçmalıydı.

Sırt çantası ağır, kitapların ağırlığı omurgasını kırıyordu. Gözükmez bir çatırtıyla bir şey çantasını yakaladı, bir el birden tutuştu. Mert geri döndü ve elinde bir adam gördü, adam çantasının kulpunu tutuyordu.
– Neden kaçıyorsun? Biraz sohbet etmek istedim. dedi adam alaycı bir şekilde.
Mert nefes alamaz hâlde, boğazı kurumuş, dili bir yerde takılmıştı. Adamın arkasında başka bir el belirdi; bir bıçak mı, bir tabanca mı? Çevresi karanlık, sokak lambaları yanmıyordu, sadece yağmur damlaları bankları çarpıyordu.

Tam o anda, çalılıkların içinden bir başka kapüşonlu figür atladı, adamın tutuşunu gevşetti. Mert arkasını dönüp çıkmak istedi, ama bacakları toprağa saplanmıştı. Gözleri karanlıkta iki gölgeye saplandı; birinin gözleri yılan gibi, diğerinin eli çürük bir bez tutuyordu. O an bir koku geldi; temizlik sıvısı gibi keskin bir koku burnuna çarptı, başı döndü.

Çalılıktan çıkan küçük, ince bir adam, büyük adamı yere serdi. Bir çığlık çıktı, rüzgarla karıştı, Mertin kemiklerine kadar işledi. Sonra bir ses daha duyuldu, çığlıkların ötesinde bir hırıltı, sanki eski bir mevsim meyvesi çiğnerken çıkan bir ses gibi.

Fenerler yanıp sokağa soluk bir sarı ışık saçtı. İnce adam, büyük adamın boynuna eğildi, kapüşonundan uzun, siyah saçlar döküldü. Karşısında duran bir kadın ortaya çıktı. Bu, birinci kattaki komşumuz Şebnemdi. Mert onu birkaç kez görmüş, soluk, zarif, sürekli koyu kapüşonlu bir kız gibi hatırlıyordu. Şimdi ise yüzü kan içinde, dişlerinde iki uzun köpek dişiyle

Şebnem, kanı bir mendille sildi, sanki tereyağında bir bıçak gibi, gözlerini Merte dikti. Gel, dedi, ama Mert geriye doğru bir adım attı, kalbi deli gibi çarptı. Şebnem bir anda kedigözleri gibi sarı bir ışıkla parladı ve çalılıkların içine kayboldu. Arkasında yere düşmüş büyük adamın soğuk kanı yavaşça yayılmaya başladı.

Mert bütün korkusunu atlattıktan sonra parkın çıkışına koştu, beş dakikada evine girdi, kapıyı çarparak nefes nefese kaldı. Evde anne babası yoktu, kimseye ne olduğunu söyleyemedi. Yusufa da anlatmadı; bu kadar korkunç bir olay aklına gelmezdi. Acaba Yusuf canavar dediği için haklı mıydı? Belki de başındaki yılan derisi bir efsane, çocukları yiyen bir şey değil, yetişkinleri tercih eden bir vampirdi.

Mert, kimseye inanmayacaklarını düşündü. Anne babası bunun çocuk hayali olduğunu söyleyecek, Yusuf ise vampirin onu kurtardığını kabul etmeyecek. O akşam bütün vakitlerini televizyonda haber bültenlerini izleyerek geçirdi; ama o parkta ne olduysa, haberlerde hiç çıkmadı. Üç gün sonra akşam haberlerinde iki kayıp çocuğun bir adamın evinde bulunduğu duyuruldu; adamın bodrumunda saklandığı, ama ölümü ve cesedin nerede bulunduğu hakkında hiçbir şey söylenmedi.

Mert anladı ki, bu şehirde bir vampir var ama kimse bu haberi duymak istemiyor. Kış geldi, kar yağan Aralık ayının sonunda, Mert ve Yusuf satranç kulübünden dönerken birinci kattaki daireden Şebnem çıkıp gülümseyerek onlara baktı. Yusuf, bir saat önce yemiş olduğu şekerleri artık yemiyormuş gibi konuşuyordu, kilo vermişti, Kılıçkan bile ona takmadı. Mert, arkadaşının sohbetine kulak veriyor, Şebnemin kanlı yüzünü ve dişlerini hatırlıyordu; şimdi o sadece soluk bir kadın, dişsiz bir gülümseme takınıyordu.

– İşte, birinci kattaki yalnız kadın! dedi Yusuf, sonunda konuştu.
– Evet, o
– Bugün bayağı dostça davranıyor, başını bile eğmiyor! Aç olabilir, belki!
Mert sessiz kaldı, ama kapıdan içeri girerken bir kez daha Şebnemin karanlık siluetine bakıp gülümsedi. Kar taneleri beyaz sokaklarda parlıyor, o da gölgeler gibi süzülüyordu.

***
Şebnem bugün erken çıktı, dışarıda kar kalın bir örtü gibi yağıyordu, güneş ışığından ve meraklı bakışlardan kaçınıyordu. Dişlerini her zaman saklardı, fakat solukluğu ve sarı ışık yanmış gözbebekleri dikkat çekerdi. Kan kokusunu yağmur ve kar bastırırdı. Yıllardır sadece kötü niyetli insanları avlayarak kan diyetini sürdürüyordu. Şehirdeki suçlular, tecavüzcüler ve sapıklar onun menüsündeydi. Çıkışta bir çocukla karşılaştı; o çocuğun kokusunu, korkusunu hemen fark etti, ama çocuğun bir şey söylemeyecek olduğunu düşündü.

Her şehirde vampirlerin cesetlerini saklayan bir ağ vardı, kanun bile vampirlerin sıradan insanlarla teması sınırlıyordu. Şebnem, bir kez daha çocuğa baktı ve sessizce uzaklaştı. Tekrar yalnızlık, gölgeler içinde saklanmak, herkes tarafından görülmemek onun hayatının bir parçasıydı. Adı yabancı anlamına gelen bir isimle doğmuştu ve her zaman birinci kattaki küçük dairelerde yaşamayı seçmişti, asansör kullanmaz, sessizce çıkarlardı. Ancak komşuların bakışları yine aynı, o sadece yüzünü saklar, sessiz kalırdı.

Vampir olmak, insanlara göre bir arkadaş, bir muhabir gibi Eğer herkes Şebnemin şehrini kurtardığı canavarları bilseydi, belki o da bir kahraman olurdu. Fakat yalnızlık, dışlanmışlık ve yabancı olmak onun tek gerçeği, avcılık da günün rutini haline gelmişti. Midenin boşalması gibi bir açlık, bir haftadır onu rahatsız ediyordu; o da doğru kokuyu bulmak için dolaşıyordu.

Acaba bugün şanslı olur mu?

Rate article
Lifequest
Sosyal Hayattan Uzak: Yalnızlığa Dönüşen Bir Hayat