Geçmişe Veda Edemeyenler: İkinci Evlilikte Hayaletlerle Savaşmak ve Kendi Yolunu Bulmak

Kızım, şapkanı tak, dışarısı buz gibi. Hasta olacaksın vallahi!

Ayşe, mavi ponponlu örgü şapkayı uzattıhani geçen ay mağazada birlikte seçmişlerdi, o şirin olanı.

Sen annem değilsin! Duymuyor musun?

Koridorun sessizliğini yırtan bir çığlık, ardından Zehra şapkayı öyle bir yere attı ki sanki zehirli böcekmiş gibi davrandı.

Zehra, ben sadece…
Hiçbir zaman da annem olmayacaksın! Duydun mu? Asla!

Kapı öyle bir çarptı ki, camlar titresin, apartmanın buz gibi havası bütün eve dolsun.

Ayşe öylece koridorda kaldı. Şapka yerlere serilmiş, buruşmuş ve işe yaramaz halde önünde duruyordu. Gözleri doldu, öfkeli ve acılı bir düğüm boğazında. Dudaklarını ısırıp başını yukarı kaldırdı. Ağlama sakın… Şimdi değil!

Altı ay önce bambaşka bir hayat hayal etmişti kendine. Sıcacık aile yemekleri, samimi sohbetler… Hatta belki hafta sonları Sapancaya kaçmak falan. Hakan kızından öyle güzel bahsetmişti ki; akıllı, yetenekli ama annesini kaybettikten sonra içine kapanmış. Zaman lazım, demişti. Açılır elbet. Zaman geçti. Zehra hiç açılmadı.

Ayşe bu evin eşi olarak değil de, misafirlikten kalıcıya geçerken, kız ilk günden surlarını dikti. Yaklaşmaya çalıştığında buzdan duvar: Derslerinde yardımcı olayım mı? Kendim hallederim. Birlikte yürüyüşe çıkalım mı? Vaktim yok. Yeni saçını beğendin mi? Gözlerinin içiyle beğenmedim dedi, ağzını bile açmadan.

Benim annem var, dedi Zehra evliliklerinin ikinci gününde. Kahvaltı sofrasında oturuyorlardı, Hakan işe geç kalmış, kahveyi hızlıca yuvarlıyor.

Vardı ve hep olacak. Sen burda yoksun.

Hakan kahveden öksürdü, araya bir şeyler sıkıştırmaya çalıştı. Ayşe ise suratına donuk bir gülücük kondurup sustu.

Ve işler giderek beter oldu.

Zehra, babasının yanında çığlık atmıyor artık. Daha zekice hamleler: Ayşeyi görmeden yanından geçiyor, ağzından kerpetenle laf alınmaz halde. Odaya Ayşe girince, Zehra sanki kokusundan tiksinmiş gibi dışarı çıkıyor.

Babam eskiden başkaydı, dedi bir akşam yemekte kız. Sen gelmeden önce düzgündü. Konuşurduk. Şimdi…

Söz yarım kaldı, tabağına gömüldü. Hakan bembeyaz oldu, Ayşe çatalı bırakıp iç çekti.

Hakan bir oraya bir buraya koşuşturdu. Akşamları Ayşeye gelip Sadece sabret, dedi. Çocuk. İçinden atlatacak. Vakit ver. Sonra çıkıp Zehraya Ayşe de insan gibi kadın, biraz yaklaş, elinden geleni yapıyor, diye dil döktü.

Ayşe hepsini duyardı, duvarın öte yanından. Hakanın sesi: Bitik, çaresiz. Zehranın cevabı: Sinirli, yaralı.

Adam perişandı. Alnındaki çizgiler iyice yer yaptı. Zehra ve Ayşe aynı odada olunca kasılıp kalıyordu, gözlerinin altı morluklarla doldu.

Ama bir taraf da seçmedi. Ya da seçmek istemedi.

Ayşe yere atılan şapkayı aldı. Tozunu silkelerken, askıya astı. Salona geçti ve her seferinde olduğu gibi durdu kapıda…

Çünkü evde bir fotoğraf ormanı vardı. Raflarda, duvarlarda, cam kenarında… Sarışın, gülümseyen bir kadın. Aynı kadın, küçük Zehrayı kucaklamış. Genç ve mutlu Hakanla el ele. Düğün fotoları, yaz tatilleri, bayram sofraları… Aysel. Merhum ilk eş.

Elbiseleri hâlâ dolapta. Kazakları, atkıları, lavanta poşetleriyle birlikte. Makyaj malzemeleri banyoda, kendi rafında; kapının girişinde ise pembe, pofuduk terlikleri sırasını bekliyor. Sanki kadın dışarı çıkmış, birazdan dönecekmiş gibi…

Annem bunu daha güzel yapardı, dedi Zehra sofrada. Annem böyle yapmazdı. Annem olsa böyle olmazdı.

Her kıyasla sanki böğrüne yumruk gibi iniyordu. Ayşe güldü, başını salladı, yutkundu. Geceleri uykusuz kaldı, aklında hep şu geçti: Hayaletle yarışılır mı? Gittikçe mükemmelleşen bir anıyla uğraşmak imkânsız.

Hakan hâlâ Ayseli seviyordu, Ayşe bunu çoktan anlamıştı. Kadının fotoğraflarına bakarken gözlerindeki o hüzün, Zehra annenin hikayesini anlatınca suratının aldığı bambaşka, uzak hâl…

Ayşe onun için neydi ki? Yaradan kurtulma isteği mi? Yalnızlığa bir ilaç mı? Elinin altındaki pratik bir eş mi?

Her gece Hakan horlamaya başladığında, Ayşe tavana boş gözlerle bakmaya devam ediyordu. Yabancı bir evin yabancı tavanı… Kendisinin asla tam ait hissedemediği bir oda. Anladı: Bu evlilik kendi kendini yiyor. Hakan geçmişini gömmemiş. Zehra onu asla kabullenmeyecek.

Ve Ayşe, hayatının en büyük hatasını yapmış olabilir miydi?

Bu düşünce gecenin üçüyle dördü arasında kristal berraklığına ulaştı. Hakan mışıl mışıl, duvara dönmüş uyurken; onun nefesiyle, dışarıdaki sokak lambalarının gölgesinde; komodinin üstünde hâlâ duran Ayselin fotoğrafında…

Bitti!

Karar, birden rahatlatıcı şekilde geldi. Soğuk, net bir anlayış: Bu savaşı kazanamazdı. Hatırayı mağlup etmek yok. O kadının yerini almak yok. O aile için o kadın hep kutsal kalacak.

Ayşe yatağında doğruldu. Hakan uyumaya devam.

Üç gün sonra nüfus müdürlüğüne gitti. Yalnız. Ne avukat, ne uyarı, sadece kimliğini ve evlilik cüzdanını aldı. Formu okunaklı yazısıyla doldurdu, imzaladı. Memur ona bir bakış attı, acemi bir empatiyle. Her gün onlarcası geliyordur kesin.

Ayşe…

Hakan evde boşanma evrakını bulduğunda, mutfağın ortasında, elinde kâğıtla kalakaldı. Soluk, şaşkın.

Bu ne demek oluyor?
Açık açık yazıyor zaten, Ayşe bulaşıkları yıkamaya devam etti. Boşanma davası açtım.
Neden? Nasıl? Hiç konuşmadık bile…
Konuşacak ne var ki, Hakan?

Musluğu kapadı. Ellerini havluyla kuruttu; eşine döndü.

Müze gibi bir evde yaşamaktan yoruldum. Hep ikinci planda olmaktan, fotoğraflarına nasıl baktığını izlemekten, kızının bana hiç kimse demesinden bıktım.
Zehra çocuk, anlamıyor…
Çok güzel biliyor aslında. Sen de. Sadece itiraf etmekten korkuyorsun.

Hakan bir adım attı yanına. Omzundan tuttucamdan bir bibloymuş gibi, incitmeden.

Ayşe, gel konuşalım. Hallederim. Zehrayla konuşurum. Fotoğrafları kaldırırım. Baştan başlarız…
Onu seviyorsun.

Bir soru değil; kesinlik. Ayşe, gözlerinde cevabı gördü daha Hakan ağzını açmadan.

Hâlâ Aysele aşıksın. Ben senin için neyim? Yedek lastik mi? Evde yardıma bakan biri mi? Akşam yemeğini menüden seçen, çamaşırları toplamaya yarayan biri mi?
Böyle deme…
O zaman, bırak, onu unuttum, sevmiyorum de. De bakalım?

Sessizlik.

Hakan ellerini çözdü, bir adım geriledi. Yüzübir anda on yıl yaşlanmış gibi, solgun ve çökmüş.

Ayşe başını salladı. Beklediği buydu zaten.

Zehra odasında oturuyordu. Kapı aralık, bilerek mi, yanlışlıkla mı, kim bilir. Ayşe geçerken küçük kız başını telefondan kaldırdı ve göz ucuyla minicik bir gülümseme bıraktı; o kadar minik ki, şeytan tüyü. Zafer pozu.

Geri kalan her şey mekanik bir ritüeldi. Dolap, askı, valiz… Hakanın yıldönümünde aldığı elbiseüç ay geçti, bir ömür gibi. Beraber mağazada koklaya koklaya seçtikleri parfüm. Okudukları ve yarım kalan kitap.

Ayşe eşyalarını tek tek, itinayla yerleştirdi. Ne düşünmek var, ne hissetmek. Sadece toplamak…

Akşam geçmek bilmedi. Ayşe valizlerinin yanında, yatakta oturdu. İki valizkoca aile umudundan geriye kalanlar…
Saat sekizde evden çıktı.

Taksi önceden çağrılmıştı, valizleri kendi indirdiapartman asansörü gıcırdamadan çalıştı, binada kimsenin kapısı aralanmadı. Anahtarları antrede, masanın üstüne bıraktı.

Şoför, valizleri araca yüklerken yardımcı oldu. Araba hareket etti. Ayşe ardına bakmadı hiç.

Gece İstanbul bambaşka, çok uzak bir şehirdi. Sokak lambaları yanık, birkaç insan hızlıca metrobüse koşuyordu. Arkasında hayalet dolu bir ev, fotoğraflar, geçmişe gömülmüş sevgiler kaldı. Hakan, unutamadığı aşkı ve Zehra, annesine saplantılı sadakati ile…

Ayşe, taksinin camından dışarı bakarak derin derin nefes aldı. İlk defa, altı ay sonra, gerçek anlamda rahatladı.

Yalnızlık korkutucuydu, evet. Ama hayaletin gölgesinde yaşamak daha korkunçtu.

Yeniden başlıyordu. Tertemiz bir sayfa. Ne koca, ne aile, ne de kandırmacalar… Ama, hiç olmazsa, artık varlığı sadece devleşmiş bir kadının anısıyla savaşmak zorunda değildi.

Rate article
Lifequest
Geçmişe Veda Edemeyenler: İkinci Evlilikte Hayaletlerle Savaşmak ve Kendi Yolunu Bulmak