“Olmazsa Olmazlar Olmadan”
Alper mutfağın kapısını açtı ve masanın üzerinde üç tabak kurumaya yüz tutmuş makarna, ters dönmüş bir yoğurt kutusu ve ortadan açılmışsın kareli defteri gördü. Oğlunun sırt çantası koridorun tam ortasında duruyordu, Esra ise kanepeye gömülmüş, gözünü telefondan kaldırmıyordu.
Çantasını usulca yere bıraktı, ayakkabılarını çıkardı. Tabaklarla ilgili bir şeyler demek istedi ama boğazı yorgunluktan düğümlendi, sessizce masaya yaklaşıp bir tabağı aldı ve lavaboya götürdü.
Baba, şimdi yıkarım, diye mırıldandı Esra, gözünü ekrandan ayırmadan.
Tamam, dedi Alper.
Suyu açtı, tabağı suyun altına tuttu. Makarna gevşedi, lavaboya doğru süzüldü. Suyu kapatıp biraz öylece durdu, elinde ıslak tabakla kalakaldı.
Esra, Burak nerede?
Odasında. Matematikle boğuşuyor.
Sen ne yaptın?
Her şeyi hallettim.
Alper ellerini havluyla kurulayarak Burakın odasına gitti. Oğlu yerde, işin kolayına kaçıp halının üstünde, kafasını eliyle desteklemiş, deftere bir buçuk soru yazabilmiş.
Selam, dedi Alper.
Selam.
Ne var ne yok?
İyi.
Dersler?
Çalışıyorum işte.
Alper yatağın ucuna oturdu. Burak bir bakış attı, sonra tekrar deftere daldı.
Ne oldu baba?
Bilmem, dedi Alper. Yorgunum galiba.
Gerçekten de bilmiyordu. Sabah annesinin aramasıyla başlamıştı gün, gel de şu dolabı boşaltın diye tutturmuştu; işte toplantılar akşam altıya kadar sarkmış, metroda üç kişi bir araya sıkışıp kapıya yapışmıştı. Şimdi de Burakın odasındaydı ve ne tabaklardan, ne derslerden, ne düzenli evden bahsetmek geliyordu içinden. Evde fonksiyona dönüşen bir robot olmak istemiyordu.
Hadi mutfakta buluşalım, dedi bir anda. Beraber.
Neden?
Konuşmak için.
Burak burun kıvırdı.
Yine Türkçeden aldığım kötü not mu?
Yok. Sadece konuşmak.
Baba, daha ödevim bitmedi.
Sonra tamamlarsın. Beş dakika yeter.
Salona döndü, Esrayı çağırdı. Esra usulca başını kaldırdı, huzursuzca iç çekti.
Şaka mı bu?
Yok, ciddiyim.
Telefonunu koltuğa fırlatıp tabanı yayıldıktan sonra peşinden mutfağa geldi. Burak usulca odasından çıktı, mutfağın kapısında kaldı, içeri girmeye çekinir gibi.
Alper masaya oturdu, defteri kenara itti. Esra karşısına oturdu, Burak ise sandalyenin ucunda yer buldu kendine.
Ne oldu şimdi? dedi Esra.
Bir şey olmadı.
Ee niye toplandık o zaman?
Alper ona, sonra Buraka baktı. Burakın gözleri endişeli bakıyordu, kesin az sonra bir felaket kopacak diye bekliyordu.
Sadece konuşmak istiyorum, dedi Alper. Dürüstçe. Ödevleri yapmalısın, Tabakları yıkamalısın demeden, onların hiçbirini konuşmadan.
Yani tabak yıkamasak da olur mu? diye dikkatli sordu Burak.
Sonra yıkarız. Başka bir şey anlatacağım.
Esra kollarını göğsünde kavuşturdu.
Baya tuhafsın bugün.
Kesinlikle, dedi Alper. Çünkü yoruldum, her şey yolundaymış gibi davranmaktan yoruldum.
Sessizlik oldu. Söyleyecek kelime aradı, ama aklında kocaman bir boşluk vardı.
Nasıl anlatılır bilmiyorum, diye başladı. Ama sanırım hepimiz numara yapıyoruz. Eve geliyorum, siz iyiymiş gibi davranıyorsunuz, ben de inanıyormuşum gibi yapıyorum. Okul, yemek, dersler konuşuluyor ama gerçekte hiçbir şey konuşulmuyor.
Baba, dert yüklüyorsun şimdi, dedi Esra kısık sesle. Neden?
Bilmem. Belki ben başa çıkamıyorum, siz de aynı durumdasınız diye korkuyorum; hem de neyle uğraştığınızı bile anlamadan.
Burak kaşlarını çatıp yere baktı.
Ben idare ediyorum.
Emin misin? dedi Alper. Son iki haftadır geceleri neden hep gece yarısından sonra uyuyorsun peki?
Burak sustu, bakışlarını kaçırdı.
Duyuyorum çünkü sabaha kadar dönüp duruyorsun, dedi Alper. Sabah da ölüyormuşçasına kalkıyorsun.
Uyuyasım yok işte.
Burak.
Ne var Burak?
Gerçekten anlat istiyorum, olanı.
Burak omuzlarını silkti, yüzünü çevirdi.
Okulda sıkıntı yok. Derslerimi yapıyorum. Başka?
Ders için sormuyorum ben.
Esra devreye girdi:
Baba, niye çocuğu sıkıştırıyorsun ki?
Sorgulamıyorum, anlamaya çalışıyorum.
Ama o istemiyor anlatmak, hakkı.
Alper ona döndü.
O zaman sen anlat, nasıl gidiyor?
Esra hafifçe sırıttı.
Ben mi? Güzel. Okul, arkadaşlar, olması gerektiği gibi.
Esra.
Sessizlik. Gözlerini kaçırdı.
Ne var?
Son bir aydır evden pek çıkmıyorsun. Arkadaşların iki kez çağırdı, gitmedin.
Eee? Canım istemedi o kadar.
Neden?
Dudaklarını büktü.
Sıkıldım onlardan, muhabbetlerinden, bitmeyen erkek dedikodularından. Bu kadar!
Tamam, dedi Alper. Ama üzgünsün gibi geldi.
Kafasını iki yana salladı, sanki üstünden bir şey silkeledi.
Değilim.
Peki.
Yine sessizlik. Sadece arkadaki buzdolabı homurdanıyordu.
Bakın, dedi Alper ağır ağır, size öğüt vermek istemiyorum. Sizin de beni rahatlatmanızı beklemiyorum. Sadece olduğu gibi söyleyeyim: Korkuyorum. Her gün. Paran yetmez mi diye, anneanneniz bir şey olur mu diye, işten çıkarılır mıyım diye korkuyorum. Siz bir sıkıntı yaşarsınız da ben fark edemem diye korkuyorum. Her şey kontrolümdeymiş gibi davranmaktan yoruldum.
Esra gözlerini kırptı, uzun uzun baktı babasına.
Sen büyüksün ama, dedi hafif sesle. Sen baş etmelisin.
Biliyorum. Ama her zaman baş edemiyorum.
Burak başını kaldırdı.
Peki başa çıkamazsan ne olur?
Bilmiyorum, dedi Alper dosdoğru. Mecburen yardım isterim galiba.
Kimden?
Sizden mesela.
Burak hayretle kaşlarını kaldırdı.
Ama biz çocuğuz ki.
Evet, çocuksunuz. Ama siz de bu ailenin parçasısınız. Ve bazen, sizden her şey yolunda cevabından başka, gerçeği duymaya ihtiyacım var.
Esra masada görünmez kırıntıları avuçlamaya başladı.
Ne işine yarayacak ki?
Yalnız olmamak için.
Babasına bakğı, gözlerinde anlayış vardı.
Okula gitmekten korkuyorum, dedi Burak aniden. Bir çocuk var, salak diyor bana. Her gün. Herkes de gülüyor.
Alperin içi ezildi.
Kim bu çocuk?
Söylemem. Gidip olay çıkarırsın, işler daha beter olur.
Hiçbir şey yapmayacağım, söz.
Burak güvenemeyen bir bakış attı.
Cidden mi?
Cidden. Yeter ki senin tek başına olmadığını bileyim.
Burak başını eğdi, usulca başıyla onayladı.
Yanımda Derya var, iyi çocuk. Birlikte oturuyoruz sınıfta.
Güzel.
Esra derin nefes aldı.
Üniversiteye gitmek istemiyorum, dedi bastırılmış bir sesle. Herkes nereye gideceğimi soruyor, bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şeyi de tam anlamıyorum gibi geliyor.
Esra, on dört yaşındasın.
Ee? Herkes şimdiden planını yaptı.
Herkes değil.
Benim çevremde kim varsa yaptı.
Bir süre sustu.
Senin yaşında jeolog olmak isterdim. Sonra vazgeçtim. Sonra yine vazgeçtim. Şimdi bambaşka bir iş yapıyorum.
İyi mi bari?
Kimi gün iyi, kimi gün yorucu. Ama hayat işte, baştan yazılması gerekmiyor.
Esra başıyla salladı ama kararsız bir ifade vardı yüzünde.
Herkes karar vermelisin diyor.
Diyorlar, dedi Alper. Onların sözü, senin değil.
Babasına baktı, hafifçe gülümsedi.
Bugün farklısın sanki.
Doğru kişiyi oynamaktan yoruldum.
Burak hafif güldü.
Bir şey sorabilir miyim?
Sor.
Gerçekten korkuyor musun?
Evet.
Korkunca ne yapıyorsun?
Alper bir süre düşündü.
Sabah kalkıyorum ve bir şey yapıyorum. Doğru mu bilmiyorum, ama yapıyorum işte.
Burak başını salladı.
Tamamdır.
Sessizce oturdular. Alper göz ucuyla baktı çocuklarına; çözüm sunmamış, umut vermemiş, korkularını silmemişti. Fakat artık makineleşmiş bir baba değildi gözlerinde, insan olmuştu; çocukları da karşılık olarak aynısını vermişti.
Neyse, dedi Esra, ayağa kalkarak. Tabakları yıkamak gerek.
Yardım ederim, dedi Burak.
Ben de, dedi Alper.
Hep birlikte gittiler, Esra musluğu açtı, Burak süngeri kaptı. Alper havluyu alıp kuruladı. Mutfaktaki sessizliğin bu kez rengi başkaydı: Yalnız bırakmayan bir sessizlikti.
Son tabağı rafa koyarken Esra durdu, babasına baktı.
Baba, yine böyle konuşabilir miyiz? Ara sıra.
Tabii, dedi Alper. Ne zaman istersen.
Esra başını salladı, odasına gitti. Burak ayakta oyalanırken başını eğdi.
O çocuğa karışmayacağına söz verdin ya, sağ ol.
Ama işler zorlaşırsa bana söylersin, değil mi?
Söylerim.
O zaman hadi matematiği bitirelim.
Birlikte Burakın odasına gittiler, halının üstüne yan yana oturdular. Alper defteri aldı, örneklere göz gezdirdi. Burak biraz daha yakın çekildi, birlikte çözmeye koyuldular. Alper, soruların arkasında korkan bir çocuk olduğunu, kendisinin de sadece denetleyen biri değil, korkuları olsa da her sabah kalkıp bir şeyler yapan biri olduğunu anladı.
Büyük bir şey değildi belki, ama bir başlangıçtı.




