Al bakalım, canım ve sen söyle ki kötü değil, diye seslendi şık kabanlı zengin hanımefendiye teyze Emine.
Duygusal bir hikâye; pazarı her cumartesi sabahı kentin kalbi gibi atar: tezgâhler dolup taşar, satıcılar telaş içinde koşar, insanlar her tezgâhten bir şeyler inceler, kıyaslar, tatmak ister. Hepsinin arasında, daha mütevazı bir köşede, köyden gelen, elleri çalışmadan nasılsa yıpranmış, çene altına sıkı sıkı bağlanmış yeşil bir örtüsü ve sadece saf ve temiz yürekli insanların görebildiği sıcak bakışlarıyla teyze Emine oturur.
Kendi eski ineklerinden elde ettiği taze beyaz peynirin bir kaç yuvarlağını ve tadına bakması, deneysiz yemesin diye hazırladığı ufak bir dilimi yanında bulundurur. Her geçen geçici yolcuyu aynı nazik gülümsemeyle karşılar:
Al bakalım, canım, sen söyle ki kötü değil.
Bazıları durur, bazıları aceleyle geçer. Pazar böyle bir yer; herkesin vakti yok, herkesin gözleri basit bir ürünün arkasındaki ruhu görmeye yetmez.
O sabah, sıradan kalabalığın arasında şehrin tanınmış bir kadını belirdi: uzun boylu, lüks bir kürk kaban içinde, büyük siyah gözlükleri bakışlarını gizleyen. O kadın hakkında çok söylenir: zengin, iş adamı, istediği her şey ona aittir. Ama bir şey eksiktir huzur.
Önce büyük üreticilerin tezgâhlarına uğradı. Tadına baktı, kokladı, soru sordu ama her seferinde burnunu kıvırdı.
Çok tuzlu
Çok yumuşak
Aradığım bu değil
İnsanlar yolundan çekildi. Onun varlığı havayı kesen bir soğukluk, buz gibi bir zarafet taşırdı. Ancak o soğukluğun altında görülmeyen bir yorgunluk, lüks kıyafetlerine hiç yakışmayan bir hüzün gizliydi.
Teyze Eminenin küçük tezgâhına yaklaştığında diğer satıcılar merakla başlarını döndürdü: Bak bakalım nasıl görmezden gelecek! Bir köylünün elinden bir şey mi ister? Ama Emine bu ayrımı bilmezdi; sadece insanın ruhunu görürdü.
Gülümseyerek aynı şefkatle konuştu:
Al bakalım, canım, sen söyle ki kötü değil.
Kadın bir an durdu, neye tepki vereceğini bilemedi. Belki de teyze Eminenin sesindeki sıcaklık, yıllardır hissetmediği bir dokunuştu.
Elini uzattı, teyze Emine ona bir dilim peynir kesti, sanki sevdiği birine verir gibi:
Bu ellerimle yapıldı ama genç bir yürekle, anneannem. Sen de tad ve söyle.
Kadın peyniri ağzına götürdü. Basit, saf bir aromanın aniden unuttuğu bir duyguya kapmasıyla gözlerini kapattı.
Ve o anda çocukluğunu hissetti.
Yoğun pazarda, seslerin gürültüsünde bir anda kendini toprak bir zemine, sade bir odun masaya sahip, küçük bir köy mutfağında buldu. Orada, anneannesi, onu sevgiyle büyüten, ebeveynleri yurt dışına çalıştığı için ona bakıp büyüten kadın, çiçek desenli bir apronla taze peynir parçası koparıp ona şöyle söylerdi:
Al bak, anneanneme söyle, iyi mi? Sen benim ağzımsın.
Boğazında bir düğüm oluştu. O sade peynir, aynı dokunuş, aynı tat, aynı anıydı.
Gözleri yaşla doldu, ama büyük gözlüklerinin ardına sakladı. Ne söyleyeceğini bulamadı, sesi titriyor, şöyle diyordu:
Ben ne söyleyeceğimi bilmiyorum mükemmel
Teyze Emine nazikçe elini dokundu, tıpkı annelerin yaptığı gibi:
Canım, bana çok şey lazım değil. Sen iyi diyorsan, yeter.
Nasıl nasıl yapıyorsunuz? diye sordu ince bir sesle.
Emekle, anneannem ve sevgiyle. Öyle olmazsa olmaz. Ve özlemle iyi insanlara, kalbiyle tad alabilenlere duyulan özlemle.
Kadın gözlüğünü çıkardı. Gözlerinde hem yaş hem de uzun zamandır görmediği bir ışık vardı.
Annemi hatırlattınız bana dedi kırık bir sesle.
Teyze Emine geniş bir gülümseme ile yanaklarındaki çukurları gösterdi:
Bu güzel, anneannem. Demek ki çok uzakta değil. Hatırladığın sürece, anneannen senin içinde yaşıyor.
Tüm peynirinizi alıyorum, dedi kararlı bir şekilde. Hepsini. Ve size yardım etmek istiyorum. Bir şey alabilir miyim?
Teyze Emine hafifçe başını salladı:
Ben fakir değilim, canım. Ellerim var. Ellerim olduğu sürece peynirim var. Sen bu kalabalık tezgâhlardan buraya gelmişsen, demek ki bu dünyada hâlâ kalbi iyi insanlar var. Bu benim servetim.
Zengin kadın derin bir nefes aldı, gözlerini sildi. Uzun zamandır hissetmediği bir şey vardı: bir hatıra sıcaklığı.
Teşekkür ederim, teyze Emine beni kim olduğumu hatırlattığınız için teşekkür ederim.
Yaşlı kadın onun elini hafifçe sıktı:
Al bakalım, canım. Sen de söyle ki kötü değil. Peynir böyle, hayat böyle; sadece kalple tadını bilen hisseder.
Eğer bu hikâye size bir anı uyandırdıysa, saklamayın. Yorumlarda kiminle, hangi tatla, hangi çocukluk anısıyla bağdaştığını paylaşın. Hayat, kalple tattığımızda gerçek lezzetini bulur.




