15 Şubat 2025
Bugün kendi kendime, yılların birikimini bir deftere döküyorum. Mertim, askeriyeden yeni yeni dönmüş, kanı hâlâ sıcak, bir yandan da bir kız çocuğu gibi huysuz ve neşeli. Arkadaşları, sevgili bir kadınla çabuk evlenip, şakacı bir çiçek gibi davranıp, hiç düşünmeden aileye girmeyi seçtiğini söylerler. Acele etme derken, ona bir de kız çocuğu gibi davranması gerektiğini hatırlatıyorlar.
Mertin sevgilisi Şebnem. Kısa boylu, sağlam, bacakları kısa, beli yok gibi, yüzü geniş, gözleri minik ve dar. Meryemin (benim) gözünde Şebnem ismi, evlatlık gelin için hiç uygun değil; arkadaşlar da aynı fikirde.
– Kız çocuğu ne güzel, ne de güzel, bir üçe eksi puan.
– Pedagojik fakülte mi, yoksa İstanbul Üniversitesi mi?
Mert, sporcu, başarılı bir öğrenci, askerden hemen sonra okula geri dönmüş. Şebnem ise yeni tanıştığı genç adama bir kez bakıp, bir anda hamile kalmış. Aile büyükleri kasıtlı olduğunu, Şebnemin onunla uyumlu olmadığını söylüyor. Mert evlenmek istiyor. Ben, eski sınıf arkadaşlarımla bir araya geldiğimde içimi döküyorum, ama evde Mertle kısa kısa konuşurken suskun kalıyorum. Gözlerinin ışıltısı çok parlıyor, gece kuşu gündüz çığlık atar mı diye korkuyorum; Merti üzmek istemiyorum.
19da, henüz 20sine basmamışken ben de hamile kalmıştım. Doğum ayı yaklaşıyordu, ama henüz doğum günüm gelmemişti. O zamanlar çocuk sık sık hastalanır, büyürken sporla ilgilenirdi. Ben de bu durumdan hoşnut olmasam da, duymak istemezdim. Çocuk, anne babasının hatalarından sorumlu değildir. Oğlumun doğru bir insan olması, adını ve soyadını taşıması, baba olma sorumluluğu benim için çok önemliydi. Eski kayınvalidem gibi davranmamaya karar verdim; o, gelini ilk günden beri hiç kabul etmemiş ve babamla boşandığımda bir sözcük dahi söylememişti. Kardeşlerimiz aynı şehirde yaşıyor, fakat hiç görüşmemişti.
Benim ve çocuğumun annesi, dul kalınca, büyükannem beni evine kabul etti, belgelerimi düzenledi, evimiz kaybolmasın diye. Büyükannemin kiliseye sık sık gitmesi, Tanrıya inanmamama rağmen, onun için önemliydi ve ben de annemin bu isteğine saygı duydum. Onun eski fotoğraflarını saklıyorum; dede fotoğrafını çerçeveye koyup mutfağın duvarına astım. Büyükannem gençken bir bakıma Leyla Erbili anımsıyordu.
Şebnem artık değişmiş bir insandı; Mert de bir yakışıklı genç olmuştu. Sonbaharda o, Bir süre annemle kalabilir miyiz? diye sordu. Yoksa yurt odasına mı başvurmalıyız, aile odası ayırmalı mıyız? Ben çorba pişirip, Eğer annem izin vermezse, bir şey yapmam, dedim. Kendime şaşırdım ve bir karar verdim:
– Şebnemi getir, odaları değiştiririz. Üç kişilik büyük bir odada kalın, sana vereceğim.
Mert koştu, öptü, ateş gibi fısıldadı:
– Anneciğim, sen dünyanın en güzel annesisin! Endişelenme. Ben ek iş yaparım, omuzuna çökmeziz!
Güçlüydüm, ama iki öğrenci evlerinde bir çocuğun ne demek olduğunu tam kavrayamıyordum. Şebneme göz kırpmadım; hayatın üstesinden geleceğimizi biliyordum. Ancak yeni bir aile kurmanın ilk günleri, büyükannemin evinde, benim öngörülerime zıt bir şekilde gelişti.
Ben, İstanbul Merkez Kütüphanesinde bölüm başkanı olarak çalışıyorum; maaşım modest ama geçinecek kadar. Oysa 1990lar hâlâ özgürlük ve mutluluk vaat ederken, gerçekler korkunç bir hal aldı. Arkadaşlarım bir bir düşüyor, kocaları içki içiyor, iş bulmak için köyden şehre göç ediyor ya da ortadan kayboluyordu. Gece yarısı sokaklarda silah sesleri duyuluyor, asfalt üzerinde kan izleri kalıyordu. Fabrikalardaki maaşlar kesildi, kütüphane maaşı ise artan fiyatların yanında bir kuruş gibi kalmıştı.
Mert yüzünü buruşturup, ders çalışmaya devam etti; hafta sonları arkadaşlarıyla şehir dışına çıkıyor, yaşlıların bahçelerinde çalışıyordu. Şebnem, koca bir karnıyla, asansörsüz bir Khrushchev bloğunun dördüncü katına tırmanıyordu. Doğum sonrası ilk sabah, kocasıyla uyuyan bebeği pencereden gösterdi:
– Oğlum, ona ne ad verelim?
İçinde bir ışık yanıp sönüyordu, gözlerinde bir pırıltı. Şebnem, komşu emekli askerlerle bahçe iş birliği yapmayı planladı; evin önündeki boş arazide patates ve havuç ekti. İlkbahar geldiğinde birçok aile aynı şeyi yaptı.
Ben, şebnemin zor anlarını izlerken, her şey kaybolmadı diyordum. Filozofça düşünmeye vakti yoktu; çocuk ve uzaktan eğitim bir arada mı? Şebnem, uzaktan eğitimli bir öğrenciye dönüştü; Harika! Mükemmel! diyerek her şeyi övgüyle karşıladı. Bahçe yatağının altında bir şeyler ekmek, çok yakın bir yerde demekti ve hırsızlık yoktu. Bu kadar zorluk? Karakter çelik gibi!
Zaman geçtikçe, Şebnemin enerjisi ve çabası sayesinde çocuk sekiz ayda yürümeye başladı, bir yaşında konuştu. Ben onunla parkta yürürken, çocuğun sessizliğini, ağlamamasını, bir sorun olduğunda nedenini bulmaya çalışmasını izlerdim; annesinin karakteri gibi parlak bir çocuktu.
Kış yaklaştığında, Şebnemin büyükannesi, Hoş geldin, gelin. Bir çay ve tatlı bekliyoruz, dedi. Küçük kasaba otobüs durağında, kalabalık bir grup insan onlarla karşılaştı. Hoş geldiniz! yazan bir pankart sallanıyordu. O gün, Şebnemin ailesi İvan ve Zeynep adlı çocukları için bir oda hazırlamıştı; adını Mertin büyük torunları koymuşlardı.
Ben, o anda, bir anlık bir şokla havada asılı kaldım. Çocuğu otobüsün önünden alındı, ama sonra geri verildi. Akşam yatağımda çay ve bir tatlı buldum; üç kişi tarafından yazılmış bir not vardı:
– Sevgili Şebnem, tatlı rüyalar dileriz! Bir kahraman gelin olarak seni kucaklıyoruz.
Bu sıcaklık, kalbimi ısıttı. Ertesi sabah, komşu gençler Nasıl gidiyor? diye sordu, ben ise Kahraman mı?! diye yanıtladım. Büyükannem Şebnemin kız gibi bir figürü var, dudakları bir kurdele gibi, temiz bir gelin! dedi ve bize çay ikram etti.
Zamanla, Şebnem ve Mertin evlilikleri, evdeki huzur ve çatışmaların ortasında, bir denge buldu. Ben de, büyükannemin vefatının ardından, onun anılarını şarkı söyleyerek ve eski şarkılarla hatırlayarak yaşadım. Çocuklar, okullarında olimpiyatlar kazanıyor, ben ise bir doktor adayı olarak evde konuk olan genç bir hekimle evleşiyorum.
İki on yıl geçti; Şebnem hâlâ evlenmedi, ama kariyerinde yükseliyor, bir daire alıp bir banka memuru ile görüşüyor. Ben de yalnız değilim; torunlarım, yeğenlerim ve bir avukat arkadaşım evime sık sık geliyor. Büyükannem Annemiz, sen yalnız kalma diyerek son bir kez beni kucakladı.
Hayat, bir çorap gibi dikiş dikiş, bazen sıkı, bazen gevşek. Ama ben, bu uzun yolculukta, gülümseme ve hüzün arasında, bir gün daha kalemi elime alıp duvarına Yaşasın aile! yazıyorum. Bu günlüğüm, bir başka neslin umutlarını ve kırılganlığını belgeleyerek, bana bir kez daha hatırlatıyor ki, gerçek mutluluk, iki nesil arasında köprü kuran sevgiyle gelir.




