Deniz, Deniz, uyan, Eylül yine ağlıyor!
Deniz, sabahın sisli karanlığında, çocuğun minik parmağıyla gömleğinin kolunu çektiğini hissederken gözlerini açamıyordu. Uyku öyle bir dalgındı ki, bir yandan kardeşi Sarpa bağırmak, diğer yandan başını yastığa gömmek ve bir daha sıcak karanlığa dalmak istiyordu. Üstelik bir daha rüya görmemeyi tercih ederdi; çünkü yine baba hayali, evin köşesindeki eski verandada oturmuş, başını okşayıp soruyordu:
Nasıl gidiyor, evlat? Zor mu? Üzgünüm ki böyle bir şey oldu Ben istemedim… Eylül yine ağlıyor Sen
Deniz, yarı uykusundan sıyrılarak neredeyse yataktan düşecek hâlde, Eylülün bağırışı onu tamamen uyandırdı. Sarp, kendi yatağında, büyük kardeşinin battaniyeden çıkışını izliyordu.
Ne zamandır bağırıyor? Deniz, uzun zamandır kesilmemiş saçlarını toparlayıp, kız kardeşinin yanına gitti. Senin sesin bir çan gibi çalıyor, neden böyle bağırıyorsun? Anne henüz gelmedi. Sabahı bekle; bir an önce buraya gel. Gel buraya!
Eylül, bağırışının etkisiyle yanakları kızarmıştı. Deniz, dikkatle kızını kucağından çıkardı, Sarpa işaret etti; Sarp, temiz bir bez getirmiş ve beşiği bir kez daha sararak çocuğu kendine çekti.
Ah, kokulu meleğim! Tam zamanında bağırdın! Ama biraz daha sessiz olur mu? Henüz komşular da duymadı mı? Biraz daha bekle; ben hallederim.
Eylül, tanıdık sesin yankısıyla bir nebze sakinleşti ve birkaç dakika içinde şişkin bir biberonla beslenmeye başladı. Deniz, çocuğun alnına hafif bir öpücük kondurdu, bu hareketle bir daha ölçüm yapmaya gerek kalmadığını anladı; bu, ateşin olup olmadığını kontrol etmenin en eski yöntemi gibiydi.
Anneyi bekleyemedin mi? Doğru bir şey yapmışsın; yorgun geleceği kesin, biz ona yardımcı oluruz. Şimdi yiyip bitir, ben de biraz daha uyuyayım, zamanımız var. Sarp! Deniz, kardeşine gülümseyerek baktı. İşte, doğru olan sensin! Artık uyuyor! Eylülden farkı ne? Biz hâlâ ayakta duruyoruz.
Altı aylık Eylül, bir kez daha gülümseyerek emzikten vazgeçti ve başını hafifçe yana eğdi. Deniz, kızını omzuna alıp sessizce odada dolaşmaya başladı, sırtını hafifçe okşayarak.
Aferin! Şimdi beşiğe gidebiliriz! Deniz, dikkatlice beşiği hazırladı ve saate baktı.
Yatakta kalmak mı, kalkmak mı? Saatler henüz sabahın bir buçuk saat öncesiydi, ama biyoloji dersinden beş, fizik dersinden iki notu vardı. Kendini sorumlu hissediyordu; derse odaklanmadan, Veliyle deniz savaşı oyunları oynamak yerine öğretmenin anlattıklarını dinlemeliydi. Şimdi ne yapmalıydı? Belki bir iki paragrafı tekrar edebilirdi; iki hafta sonra veli toplantısı vardı, annesinin kırmızı yüzünü görmek istemiyordu. Bu konuda başarısız olursa annesi ona bir daha bakmazdı.
Deniz! Bu kabul edilemez! Sürekli geç kalıyorsun! Bir daha ki sefer müdürün odasına gitmek zorunda kalacaksın! Annesi, Zeynep, sesini yükseltti.
Annesine, gecikmesinin kendi isteği olmadığını, bazen işte uzun saatler geçirdiğini söylemek zor oldu. Bu yüzden Deniz, Eylülle ilgilenip, Sarpı okula bırakmak için acele etmeye başladı. Çocukları evde yalnız bırakmak kim bilir ne sonuç doğururdu? Annede baş ağrısı, babada ise ölü bir adamın yokluğu Kendi düşünceleri içinde, babası hâlâ yaşıyor olsaydı, sorunlar belki de hiç çıkmazdı.
Büyükannesi, Hürriye, aklına gelmezdi; her tartışmada sesini yükseltir, Büyük bir tavşan gibi doğurgan bir anne! gibi hakaretler savururdu. Bir gün, cenaze töreninden sonra evlerine gelmiş, annesini odadan çıkarırken Denizi öfkeyle suçlamıştı:
Senin yüzünden bu hayvan gibi bir yığın çocuğumuz var! Ne yapacağız? Çalışmak zorunda kaldık! Benim kalbim bu kadar acı çekmez! Senin vicdanın nerede? Benim oğlum artık yok! Sen!
Deniz, dayanamadı, odadan kaçtı. Annesi ağlayarak onu durdurmaya çalışırken, büyükannesine bağırdı:
Böyle konuşma! Bir şey bilmiyorsun! Annemi hak etme! Babam bizi sevdi! Eylülü, Sarpı da sevdi! O bizi istemedi, ama biz çok çabaladık! Sen sadece bağırıyorsun! Neden bize geliyorsun? Artık bizimle yaşamıyorsun! Buraya bir daha gelme!
Büyükannesinin soğuk bakışı hâlâ gözünün önünde, bir an için ağzını açıp ne söyleyeceğini düşünüyor gibiydi. Sonunda şöyle dedi:
Daha küçüksün, bana bağırmayacaksın
Deniz, Artık annemi savunacak kimse yok. Ben ona zarar vermeyeceğim, diye düşündü. Büyükannenin bakışları annesine yönelmişti; o da hüzünlü bir gözle ona bakıyordu, sonra başını salladı ve uzaklaştı. Ara sıra şehirde görse de, göz teması kurmazdı; o, hâlâ orada, ama sessizce izlerdi.
Köydeki evdeki yangın haberini duymadan önce, Eylül, Sarp ve Deniz, odanın kapısını çalmış, bahçeden gelen dumanı fark etmişti. Evin içinde bir şeyler yanıyordu; Polinanın evindeki yangın aklını başından almıştı. Bir zamanlar, komşu bir çocuk, Poli diye bilinen çocuğu gizlice çitlerden geçip içeri sızdırmış, yangın çıkarmıştı. Olarak, polisler ve itfaiye ekipleri o evin önünde toplanmıştı; çocuğun gözünden bir çığlık yükseldi.
Deniz, Eğer bir daha babam yanmazsa, annem de susmazsa, evimizdeki tüm sıcaklık kaybolur, diye düşündü. Çocukların hayatını korumak, bir kadının gözyaşıyla yıkanması gibi bir şeydi. O zaman, annesi Zeynep, iş yerinde akşam üzeri bir markette çalışıyordu; İstanbulun kalabalık çarşıları gibi bir yerde; bir yandan market raflarını düzenliyor, bir yandan da çocukların çocuğu gibi sesini yükseltiyordu.
Gün, sabahın erken ışıklarıyla aydınlanırken, alarm çaldı. Deniz, hemen sesi kapattı, hazırlanmak zorundaydı. Okula, Sarpa ise bahçeye gidip çocuğa eşlik etmek gerekiyordu. Annelerinin bir dakikada gelmesi bekleniyordu; kahvaltı hazırlamak, bir çay demlemek, çocuğu beslemek
Deniz, sandviçleri hazırlarken, kapı kilidi takıldı ve Zeynep içeri girdi, eski bir paltoyu atarak, Denizi çenesinden tutup:
Günaydın, benim kahramanım! dedi.
Deniz de gülümseyerek:
Günaydın, kraliçem! diye karşılık verdi.
Bu, Deryanın eski kitaplarda okuduğu bir ritüeldi, bir neşeyle selamlaşmak.
Nasılsın? Zeynep sordu.
Eylül yine gece bağırdı. Şişkin bir biberonla sakinleştirdim, damakta bir tat vardı. Deniz yanıtladı.
Diş çıkıyor mu? Zeynep merak etti.
Henüz değil, ancak dişi şişti, ateşi yok. Deniz bildirdi.
Oh, canım, sen olmadan ne yapardım? Zeynep gözlerinden bir damla süzdürdü.
Anne, dün büyükannemi gördüm. Deniz, gözlerinin içine bakarak söyledi.
Zeynep, ellerini çocuğun saçına sürerek:
Ne dedi? Konuşabildiniz mi? diye sordu.
Hayır. Sadece bizim daireye bakıp, sonra dönüp gitti. Deniz, bir an durakladı.
Zeynep, bir süre düşündükten sonra:
O zor bir kadın, biliyorum. Ama o da senin büyükannen. Çocuklarınızı seviyor, ama bazen öfkesiyle konuşuyor. dedi.
Deniz, Neden bu kadar bağırıyor? diye sordu.
O Zeynep iç çekti, Yaşamdaki tecrübeleri onu böyle hissettiriyor. dedi.
Deniz, Anlamıyorum, ama kabul ediyorum. dedi.
Saatine baktı, Vay canına! Okula geç kaldım, öğretmenim beni bekliyor! dedi.
Hemen ikinciye geç! Zeynep, onu eski bir tişörtten tutarak, Kahvaltı yapmadın! dedi.
Zaman yok! Deniz kaçtı.
Endişe etme, okul seni yakalayamaz! Zeynep gülerek, Kış hâlâ soğuk; sen de ince bir bedenle dolaşıyorsun! dedi.
Yarım saat sonra Deniz, okulun kapısına koştu, ağlayan kardeşi Sarpı elinde tutarak:
Deniz, benimle oynayacak mısın akşam? Sarp sordu.
Elbette. Deniz cevap verdi.
Motosiklet çizecek misin? Sarp devam etti.
Çizeceğim. Deniz, Araba da çizebilirim, diyerek ekledi.
Ve… Sarp, Şimdi ağzını kapat, dışarısı soğuk, yürüyüşe çıkalım, dedi.
Sarp, akşam boyunca Denizin ona öğretmek istediği her şeyi öğrenmek istedi; bu yüzden, yol boyunca sessizce dinledi.
Deniz, sinirli misin? Sarp aniden sordu.
Hayır, neden soruyorsun? Deniz şaşkınlıkla yanıtladı.
Gözlerin iki boncuk gibi, yani kara boncuk gibi Sarp, bir şey düşündü.
Sadece düşündüm! Hadi koş, tembellik etme! Deniz, Anneye söylemeyeceğim, dedi.
Arkana koyacak mısın? Sarp sordu, Deniz parmağıyla işaret etti.
Hayır! Deniz bağırdı, Yarın araba çizeceğiz, ama önce suyu banyoya dökmeyelim, dedi.
Kızları incitmek yok. Sarp, Natasha bir kız! diye bağırdı.
Yine de olmaz. Büyüyünce ne olacağı belli değil; belki bir kız da olacak, ona da zarar vermemek lazım. Deniz ikna etmeye çalıştı.
Deniz, Sarpın tişörtünü çıkarıp, üzerine bir gömlek giydirip, kapıya yönlendirdi.
Hadi, koş! Akşam seni bekleyeceğim! Deniz, Neden anne? diye sordu Sarpa.
Anne bugün erken işten çıkacak. Bayram yaklaşıyor, mağazalarda çok iş var. Sarp anladı.
Anladım! Sarp, Zeynep markette gece vakti çalışıyor; çok kalabalık. dedi.
Zeynep, bir zamanlar markette çalışıp, her şeyin en iyisini diyerek övülmüş bir kadındı. Çocuklar, onun yanı başında kaybolmamak için elini sıkıca tutarlardı. O zamanlar babaları hâlâ yaşıyordu; Deniz, babasının sesini duyunca, gözleri dolardı; ama şimdi o ses sadece hafif bir fısıltı gibi kalmıştı.
Bir sabah, mutfakta bir koku fark etti; ocak kapalıydı ama koku yoğunlaşmıştı. Bir şeylerin ters gittiğini anladı ve koşarak odaya gitti. Eylemi durdurmak istedi ama beşiğe gitmekten vazgeçti.
Sarp, giyin! Çabuk! Deniz, ona dışarı çıkması için bağırdı.
Sarp, hâlâ ne olduğunu anlamamış, koşarak dışarı çıkmak istedi, ama Deniz onu bir kez daha uyardı:
Cebime tutun, anla, kaybolmazsın!
Çıkışta kapılar kapanıyordu, komşular şaşkınlıkla ne olduğunu merak ediyordu. Deniz, durmaksızın merdivenlerden aşağı inmeye devam etti, Eylüle şapka taktı. Kız, bir siren gibi bağırarak uyanmıştı. Herkesin gözleri odaya çevrildi; yangın bir apartmanda patlamıştı.
Dışarıda, evin önünde itfaiye arabası belirdi; bir itfaiyeci, Çocuk var mı? diye bağırdı. Sarp, korkuyla Denize sıkı sıkıya sarıldı; Deniz onu sakinleştirerek:
Sakin ol, biz iyiyiz. Anne yakında gelir; telefonum evde kaldı, ama geri dönmek zorundayız.
Zeynep, hafif ayakkabılarıyla, ceket olmadan koşarak geldi:
Derya! diye bağırdı, etraftaki kaosu kesti.
Onun çığlığı, bir çocuğun evde kalıp kalmadığını sorgulayan tek ses oldu. Bir çocuk, bebek taşıyan bir genç, itfaiye şefiyle konuştu; şef elini salladı ve Tamamdır, herkes güvende, dedi.
Zeynep, dizlerinin üstünde oturmuş, ağlayıp güldü; Eylülü ve iki çocuğu öptü. Derya, annesini sakinleştirmeye çalıştı ama bir anda annesi kollarını ona doladı, iki çocuğu da tutarak.
Büyükannesi Hürriyeyi ancak dışarı çıkarken gördü; Zeynep, Anne? diye seslendi.
Ne, canım? Zeynep, bir komşunun ceketini giydi, gözlerini Denize çevirdi.
Büyükannenin kocaman ayak izleri, iki adım ötemizdeydi; ayakkabı tabanındaki kar taneleri hâlâ eriyordu. Hafif bir sesle:
Zahide dedi bir kadın, Zeynep, gel de çayımızı içelim. Şeker kamışı gibi sıcak olacak; çocukların hastalanmasını engelleriz. dedi.
Zeynep, Tamam, çocuğum, diyerek, Eylülü besleyip, sonra çay içelim, dedi.
Deniz, gözlerini annesine dikti, başını salladı. Tamam, bir daha! diyerek, Buz gibi soğuk, ama içimizdeki sıcaklık hâlâ taze, dedi.
Ve böylece, o günün anılarına dair hatıralar hâlâ içimizde titriyor; İstanbulun eski sokaklarında, bir evin içinde, bir çocuğun bağrındaki sevgi, bir babanın hayali ve bir kadının sabrı bir arada yankılanıyor.




