Dağınık Melek
Benim adım Miray. Ayağımın ucunda yavaşça geri geri yaklaşıyor, gözlerimi yolun tam ortasında sessizce oturan o dev köpekten ayıramıyordum.
Güzel köpek, sakin ol, güzel köpek diye neredeyse fısıltıyla tekrar ediyordum. Amacım ani bir hareket yapmadan onu olduğu yerde kalmaya ikna etmekti.
Köpek oldukça heybetli görünüyordu; kalın, dağınık tüyleri yer yer keçeleşmiş, iri gövdesi neredeyse asfalttan farksızdı. Koyu, akıllı bakışları adımlarımı yakından izliyor, kulakları en ufak sesi bile titreyerek algılıyordu. İçimdeki korku, iliklerime kadar işliyor, dizlerimden aşağıya doğru bir titreme vuruyordu. Ama kendimi tutmak için elimden geleni yapıyordum. Ben hep köpeklerden korkmuşumdur; küçük, avuç içi kadar olan süs köpeklerinden bile. Bu korkum, çocukluk yıllarımdan beri benimleydi.
Daha dört yaşımdaydım. Annemlerle birlikte, büyükannemin Kırıkkale’nin bir köyündeki evine gittiğimizde olmuştu. Komşu bir adam köpek besliyordu. Ben ise o yaşlarda çok meraklı, dokunup incelemeden hiçbir şeye geçemeyen bir çocuktum. Bir gün bahçeye dalmış, bir köpek yavrusunu sevmek istemiştim. Kimse bakmazken yavruyu kucaklayıp eve doğru yürüdüm. Tam kapıda önüme devasa bir köpekbelli ki yavrunun annesiçıkıp geçişimi engelledi. Köpek sadece dişlerini göstermiş, hırlamıştı; saldırmamıştı bile. Ama o an, korku ve çaresizlik dolu bir gölgenin içime yerleşmesine yetmişti. Vücudum donmuş, çocuk aklımda korkunun resmini çizmişti.
Aradan yıllar geçti ama köpek korkum hiç azalmadı. Şimdi önümde duran bu koca hayvan, ne çekileceğe ne de aldırışa niyetliydi. Şansı zorlamamaya karar verdim; yolumu değiştirip, dikkatlice geri çekildim. Arkamı dönerken birkaç adımda bir geriye bakmadan edemiyordum çünkü köpek peşimden geliyordu. Uzak duruyor, hızını bana göre ayarlıyor ama asla yaklaşıp da korkutmuyordu.
Bak hele, ne akıllı! deyip kendi kendime söylendim. Hem anlıyor hem yaklaşmıyor, korktuğumu hissetmiş olmalı… Kafamda dönüp duran sorulara cevap bulamıyordum: Sahibi neredeydi? Neden beni takip ediyordu?
Apartmanımı görünce rahatlayarak hızlandım. İçeri girer girmez dönüp camdan aşağıya baktığımda köpeğin hâlâ sokağın köşesinde beni izlediğini gördüm. Ne bir adım ileri attı, ne bir hareket yaptı. Sadece bakıyor, sanki kapı kapanırken içimdeki korkuyu da arkasında bırakmak ister gibiydi.
Ertesi akşam yine aynı ritüel. İş dönüşünde köpek ortalığa çıkıyor, ben eve yaklaşırken usulca peşimden yürüyor. İlk günler aramızda neredeyse on metre mesafe olurdu, sonra bu beş metreye, üç metreye düştü. Bir akşam aramızda neredeyse yarım adım kalmış, yanımda yürüyordu.
Korkum hâlâ vardı ama ilk günkü kasveti kayboluyordu. Önceleri köpek hareket edince gözlerim kocaman açılır, ellerim yumruk olurdu; şimdi sadece kuşkuyla bakıyordum. Küçükken hissettiğim dehşeti vücudum hâlâ saklıyordu, ama mantığım bu köpeğin saldırgan olmadığını söylüyordu. Yalnızca yürüyordu, hepsi buydu.
Zaman geçtikçe köpeğin özellerini fark etmeye başladım. Yavaş ve ağır adımlarla ilerleyişi, kulaklarının artık sürekli değil arada bir oynayışına dönüşmesi… Gözlerinin, ilk baştaki gibi ürkütücü olmadığını da görüyordum.
Bir akşam kendimi onun varlığını huzur verici bulurken yakaladım. Artık ona bir isim versem iyi olur, dedim. Aklıma hemen Karakulak geldi. Büyük, sessiz, güçlü ve biraz da gizemliydi.
Gel bakalım, Karakulak dedim bir gün. O anda kafasını anında bana çevirip bakınca sanki ismini anladı sandım ve istemsizce gülümsedim.
Mesleğim reklam ajansında yöneticilik. Sabah toplantıları, müşteri görüşmeleri, hazırlanan sunumlar, telefonda konuşmalar derken günlerim sürekli koşturmaca içinde geçiyordu. Akşam olunca eve gidip ayakkabılarımı çıkarmak, çay demleyip bilgisayar karşısında biraz kafa dağıtmak tek isteğim olurdu.
Artık yolumda bir dostum vardı. Karakulak, o akşam yürüyüşlerini benim için özel ve huzurlu kıldı. Sessizce yürür, ne havlar ne zıplar, dikkat çekmeye çalışmazdı. Yalnızca benimleydi.
Zaman zaman yavaşlamaya, bazen göz göze gelmeye başladık. Karakulak gayet serinkanlı bakıyor, güven yavaş kurulur der gibi davranıyordu. Her seferinde korkum biraz daha azalıyor, yerini yavaş yavaş yeni, tarif edemediğim bir his alıyordu.
Bir gün, Eylülün sıcacık bir akşamında işte uzun saatler geçirmiştim. Gece sekiz olmuş, yorgunluktan ayakta zor duruyordum. Sokak lambaları henüz yanmamış, ağaçlardan gelen serinlik eşliğinde aceleyle eve gidiyordum. Ama beklediğim üzere Karakulak ortalıkta yoktu.
İlk kez yalnız yürüdüğümü fark edip içimi endişe kapladı. Acaba başına bir şey mi geldi? Yoksa sahibi mi aldı? Ya da başka bir yere mi gitti? Bunları düşünürken, içimde anlamlandıramadığım bir boşluk oluştu.
Karanlık artıyordu. Gecenin ortasında sokağın köşesinde birdenbire erkek bir ses yükseldi:
Merhaba, güzelim! Sohbet edelim mi?
İçimden eyvah! dedim, hızlandım. Arkadaki adam sözünü yineledi.
Nereye kaçıyorsun? Korktun galiba? Sesi yaklaştı ve bir anda kolumu sıkıca tuttu. Parmağı neredeyse kemiğime geçti. Sana sesleniyorum, niye cevap vermiyorsun?
Kurtulmak için çırpındım. Bırakın yoksa bağırırım! dedim titrek bir sesle, ama kararlı görüneyim diye çabaladım.
Adam alaycıca, Denesene bakalım, hemen seni sustururum! deyiverdi. O anda, yol lambalarının loş ışığında elindeki bıçağı fark ettim. O an ne kadar pişman oldum, işten erken çıksam başıma gelmeyecekti diye düşündüm. Issız sokakta, ortada yalnızdım.
Ne yapmalıydım? Kaçsam bıçak sallayacaktı, konuşsam kafası yerinde değildi. Nefesim kesilecek gibi, ama kendimi kaybetmemeye çalışıyordum.
O sırada peş peşe bir dizi havlama sesi duyuldu. Adam aniden irkildi, kolumu bıraktı. Bir sonraki saniye yere düşmüş, uzaktan tanıdık, iri ve tüyleri dağınık Karakulak üstüne çıkmıştı.
Bırak kolumu, köpek herif! diye bağırdı adam, boynumun başında Karakulak’ın dişleriyle koluna yapıştığını görünce boğuk bir çığlık attı.
Bıçak elinden savrulup çalılıkların arasına kayboldu. Hemen tekmemle bıçağı daha uzağa ittim.
Bırak, ama kaçmasına izin verme Karakulak; ben hemen polisi arayacağım dedim titreyen bir sesle.
Köpek dediğimi aynen yaptı, adamı yakından takip ediyor, uyanınca hırlıyor, dişlerini gösteriyordu. Polis gelene kadar gözünü adamdan ayırmadı.
Kısa süre sonra iki polis geldi, adamı hızla kelepçeleyip götürdü. Karakulak ancak sonra yanıma yaklaşıp başını usulca bacaklarıma koydu, derin bir nefes aldı. O hareketin içindeki şefkat, sıcacık bir iyilik vardı. Gözlerimden yaşlar akarken ben de ona sarıldım, Teşekkürler dostum, teşekkür ederim, iyi ki varsın dedim.
O gece her şey değişti. Artık Karakulaksız bir hayat hayal edemiyordum. Onu evime aldım, bana arkadaş, evin bekçisi oldu. Her dışarı çıktığımda beni uğurluyor, döndüğümde kapıda bekliyordu. Sessiz, güvenilir, her zaman tetikteöyle bir dostum olmuştu ki, bir daha kendimi asla yalnız hissetmedim.
***
Evin kapısından içeri ilk girdiğinde Karakulak neredeyse eğilerek, kulaklarını geriye yatırmıştı. Etrafı kokluyor, her sese kulak kesiliyor, yeni mekânın tüm detaylarını belleğine kazıyordu. Ben ona karışmadım, sadece yanında olup, nazikçe konuşarak alışmasını sağladım.
İlk önce kapı yanı, sonra salonda pencere önü Karakulakın en sevdiği yer oldu. Oradan mahalleyi izlerdi; geçen arabalar, ışık-gölge oyunları, insanlar Onu rahatlatıyordu sanki.
Ben de onun rahatı için elinden geleni yaptım. Peluş köpek yatağı, metal mama kabı, diş kaşıyacağı Başlarda bu ne? der gibi baksa da zamanla oyun bile yapmaya başladı. Minik bir peluş tavşan en sevdiği oyuncağı oldu.
Günler geçtikçe gözüme daha sağlıklı görünmeye başladı. İşten döndüğümde saçlarını kabartıp, patileriyle kapıya koşardı.
Akşamları Karakulakı alıp mahallemizin parkında yürüyüşe çıkardım. Şimdi başka köpekleri de görünce eskisi gibi endişelenmiyorum. Karakulakın varlığı bana öyle güven veriyordu ki
Onun bana duyduğu sadakat her gün içimi ısıtıyordu. Zor günlerden sonra eve geldiğimde, kolumu başının altına koyup yanımda oturur, her şey yoluna girecek der gibi bakardı.
Bir sabah onu halsiz buldum. Her zamanki gibi kuyruk sallayıp yanıma koşmadı, yatağında güçsüzce yatıyordu. Yemeğine, suyuna ilgi göstermez olmuştu.
Endişelendim, hemen veterineri aradım. Doktor geldi, kontrol etti, Basit bir enfeksiyon, sanırım sokakta kötü beslendiği için oluşmuş. Tedaviyle bir haftaya toparlar, dedi.
Sık sık, azar azar yiyecek, şu ilaçları vereceksin, bol su içecek, dedi doktor. Talimatları titizlikle uyguladım. İlaçları kaşar peynir arasına saklayıp verdim. Mama ve suyunu hep taze tuttum.
Karşılık olarak, Karakulak teşekkür eder gibi elimi yaladı, Merak etme, iyiyim, der gibiydi.
Bir hafta geçmeden eski neşesine kavuştu. Kapıda sevgiyle karşılıyor, odalarda peşimden ayrılmıyor, iştahla mamasını yiyordu. Onun iyileştiğini görmek beni tarifsiz mutlu etmişti.
Zamanla ev halleri oturdu. Artık iyi bir köpek sahibi olmuştum. Yiyecekleri araştırdım, sağlığını ön planda tuttum, oyun ve yürüyüşlere belirli saatler ayırdım.
Bir gün temel eğitim vermeye karar verdim. Eğitime götürdüm, Karakulak çok zekiydi. Otur, yat, gel komutlarını hemen kaptı, eğitmen bile ilgisini ve öğrenme isteğini övdü.
Hafta sonları yine parka gidiyor, ben bir bankta otururken o yeni köpeklerle oyunlar oynuyordu. Onu izlemek huzur veriyor, içimdeki huzur ve güven duygusunu artırıyordu.
Bir gün kapının önünde beklenmedik biriyle karşılaştım. Otuzlarında, düzgün giyimli bir adamdı. Merhaba, Miray değil mi? dedi, hafifçe gülümseyerek.
Dikkatle baktım. Evet, buyurun?
Benim adım Gürkan. Sanırım bu köpeğin ilk sahibiyim.
Şaşırıp kaldım. Gürkan konuşmaya devam etti: Uzun süre şehir dışında çalışmam gerekti, Karakulakı bir arkadaşıma bırakmıştım ama onunla baş edememiş. En sonunda sokağa salmış. İş bittiğinde köpeği aradım ama bulamadım. Birkaç gün önce sizi onunla gezerken gördüm. Çok mutlu, bakımlı ve huzurlu görünüyordu
Gözleri kaçamak, sesi pişmandı. Onu geri almak istiyor musunuz? dedim.
Başını salladı. Düşündüm ama sizde daha mutlu. Çok iyi bakıyorsunuz. Size gerçeği söylemek, onun iyi olduğundan emin olmak istedim.
O an hafif bir rahatlama, biraz şükran, biraz şaşkınlık hissettim. Teşekkür ederim. Ona gözüm gibi bakacağım, dedim.
Adam başını eğip gitti. Ben ise kapıyı açınca içeriden Karakulakın neşeli havlaması karşısında gülümsedim. Artık gerçek bir dostum, evde benimle güvende ve mutluydu.




