Aşkın Hediye Paketi

GÜNEŞLİ ANKARADA, KARA ADLI KÖPEĞİM GECE BOYU HIRILDAYIP SESSİZE BOĞDU. Sabah uyandığımda kulübesine göz attığımda, kalbim birden çarptı; köpek bir türlü dışarı çıkmak istemiyordu. O gece doğa adeta bütün öfkesini toprağa boşalttı; gökten yoğun bir yağmur yağıyordu, sanki dünyadaki her kötülüğü, haksızlığı ve unutulmuşluğu yıkamaya çalışıyormuş gibi. Şimşekler karanlığı delerken göz kamaştırıyor, gök gürültüsü o kadar gürledi ki yer sarsılıyor gibi hissettim. Ağaçlar kıvrılıyor, dallar çitleri çarparken su sokakları doldurup, evleri göle dönüştürüyordu. Görünüşe göre dünya kaosa sürüklenmişti ve sabahın ne getireceği belirsizdi.

Sabah ilk ışıklar perdeyi delip içeriye süzüldüğünde, fırtına silinmiş, gökyüzü tertemiz bir maviye bürünmüş, hava ıslak toprağın ve yeni filizlenmiş otların kokusuyla dolmuştu. Elif, uykusunun ardından germeyi yapıp verandaya çıktı, bu taze nefesi göğsüne doldurdu; sanki doğa yeniden doğmuş, etrafı yeni bir güçle canlanmıştı.

Ama aklımı karıştıran bir anı hâlâ geri geliyordu: fırtınalı gecede sadık dostum, Kara, hüzünlü bir şekilde ulumaya başlamıştı. Havlamamış, homurdamamış, sadece ağır bir ulumla durumu bildiriyormuş gibi hissettim. O sırada ben ona pek kulak asmamıştım; belki gök gürültüsü korkutmuş, ya da bir şey duymuş olabilir diye düşündüm. Şimdi ise içeriye bakınca bir endişe dalgası üzerime çöküyor.

Kara her zaman verandada beni karşılar, kuyruğunu sallar, zıplar, sevimli davranırdı. O sabah ise kulübenin içinde uzanıyor, dışarı çıkmak istemiyordu. Kalbim sıkıştı. Acaba fırtına ona bir şey yaptı mı? diye düşündüm. Şimşek öyle güçlüydü ki bir canlının tüyüne bile zarar verebilirdi. Yaklaştım, sessizce seslendim:

Kara, canım, iyi misin?

Karanlık kulübeyle yavaşça bir başı çıktı; gözleri kederli, tetikteydi. Alışılmış gibi koşup gelmedi, kulübeye yapışıp kalmış, kulaklarını kıstı ve bir çeşit eski, annelik içgüdüsüyle bir şeyi korur gibi bakıyordu.

Ne oldu, güzel kızım? diye fısıldadım, omzuma hafif bir ürperti geldi.

Mutfaktan bir parça sucuk kestim, onun en sevdiği ikramı; Acaba aç mı kaldı? dedim. Ama kokusu bile ona cazip gelmedi. Kara hâlâ bir yerden kıpırdamıyordu. Sanki içinde derin bir sır saklıydı ya da bir zamanlar annelik bir his uyanmıştı, onu kulübede saklanan bir şeye bağlamıştı.

Bir şeylerin ters olduğunu anladım; Kara bu kadar sessiz ve hareketsiz olmayacaktı. En şiddetli fırtınalarda bile sahibine koşar, korur, kaçmazdı. Şimdi ise tersine, kendini korur gibi görünüyor, etrafını gözetiyordu. Hasta mı? Yılan mı ısırdı? Yoksa bir hastalığı mı kapmış olabilir? diye düşündüm.

Elimdeki eski ama bakımlı telefonu çaldırdım, yıllardır tanıdığım veteriner Dr. Mehmet Yılmaz’ı aradım; o da hemen gelmek istediğini söyledi. Kırk dakikada, bakımını iyi yapan bir arabayla Dr. Mehmet, gözlüklü, beyaz saçlı, elinde bir kağıt belgeyle geldi.

Neyin var burada? diye sordu, kulübeye yaklaştı.

Kısa bir özetle Karanın tuhaf davranışını anlattım. Doktor kulübeye oturdu, yumuşak bir sesle:

Kara, kızım, gel buradan. Beni dinle.

Kara sadece hırıltı çıkardı, duvara yaslandı. Önceden tanıdığı kimseye böyle bir ses çıkarması hiç olmamıştı; bu durum sadece garip değil, aynı zamanda ürkütücüydü.

Bir şeyler eksik, mırıldandı Dr. Mehmet. Eskiden beni koşarak karşılardı, şimdi ne oldu?

Endişeliyim, bir hastalığı olabilir, diye titrek sesle ekledim.

Kene mi? Yoksa bir ısırık mı? düşündü doktor. Önce onu çıkarmalı, incelemeliyiz.

Karanın boyun tasmasını nazikçe tuttum, karşı koymadı ama dışarı çıkmakta da acele etmedi. Sonunda, çıkmak zor olduğunda, Kara isteksizce dışarı sürüklendi, arkasına bakarak.

Orada bir şey hareket ediyor! diye bağırdı doktor, içeriye bakınca.

Gözlerim kulübeye odaklandı; orada, eski bir battaniyenin üzerine kıvrılmış, kirli bir bebek uyuyordu. Küçük bir bebek, kocaman gözleri dolu, kirli bir bebeği sıkı tutmuş. Yüzü solgun, kıyafetleri yırtık, çamurlu, ayakları çıplaktı; sanki gerçek ve kabusun arasına bırakılmış, unutulmuş bir çocuk gibi görünüyordu.

Bu ne? diye şaşkınlıkla sordu doktor, gözlerine inanamadı.

Bu bir çocuk! diye iç çekerek söyledim, Onu tek başıma çıkaramam, yardım edin!

Hemen, hemen dedi Dr. Mehmet gözlüğünü düzelterek, dikkatle içeri baktı. Kara bir kez daha homurda, ama ben onu sakinleştirdim:

Endişelenme, Kara. Kimseye zarar vermeyeceğiz. Sen harikasın, onunla ilgilendin.

Karayı verandaya çıkardım, doktor ise çocuğu nazikçe kucağına aldı. Çocuk gözlerini ovuşturdu, şaşkınlıkla etrafa baktı ve sessizce ağlamaya başladı. Elimi ona verdim; hafif, tüy gibi bir vücuttu, uzun zamandır birinin gerçek bir yemekle beslemediği gibi görünüyordu. Kirli bir tişört, yırtık pantolon, bacakları sıyrıklarla doluydu.

Sen kimsin, küçük? diye fısıldadım.

Çocuk cevap vermedi, sadece korkmuş gözleriyle bana bakıyordu. Polis çağıracağım, dedim, böyle bir çocuğu bu şekilde bırakmazlar. Muhtemelen birileri onu arıyor.

Dr. Mehmet sözümü kesti:

Bekle, bu çocuk tanıdığım biri. Rom, Oksananın oğlu Oksana, bir zamanlar okulumuzun kızlarından biriydi; güzel, neşeli bir genç kızdı. Sonra bir anda karanlık bir yola girdi; suç dünyasına karıştı, alkol ve uyuşturucuya bulaştı. İlk defa hafif bir ceza almıştı, ikinci kez posta memurunu soymuş, emeklilerin parasını çalmıştı; sonunda hapse atıldı. Hapisten çıktıktan sonra çocuğunu terk etti, çocuğu hemen yetimhaneye gönderdi.

Peki, serbest bırakıldı mı? diye sordum.

Evet, yeni serbest kaldı, çocuğu da alınca sakıncasız götürmek istiyor sanırım. Ama sevgisiz bir anne, çocuğunu bir kenara atıyor; o da bir gün babasını kaybedecek. Rom beş yaşında, hâlâ konuşamıyor, ev, aile, sevgi gibi kelimelerden bihaber.

İçimde bir burukluk ve öfke dalgası yükseldi; ben de bir zamanlar çocuk hayali kurmuştum. İki kez umutla bekledim, iki kez kaybettim. Doktorlar nedenini açıklayamıyorlardı; her seferinde bir darbeyle karşılaşıyorduk. Şimdi önümde, terk edilmiş bir bebek vardı; sanki bir çöp gibi atılmıştı.

Şimdilik benimle kalsın, dedim kararlı bir sesle. Besleyeceğim, ısıtacağım, yıkayacağım. Sonra da Oksanaya götürüp ne yaptığını göstereceğim.

Sıcak su, yumuşak bir havlu ve bebek sabunu getirdim, Romu sevgiyle yıkadım, sanki kendi çocuğummuş gibi. Sonra onu tişörtüme sardım, battaniyeye sardım ve masaya oturttum. Çocuk sessizce, hızlıca yemek yedi; sanki bir şeyi kaybetme korkusuyla.

O anda, evin kapısı açıldı; eşim Ahmet, yüksek, güçlü, iyi gözlü bir adam içeri girdi.

Canım, bir şey mi eksik? Ekmek getirdim diye duraksadı. Bu kim?

Rom, Oksananın oğlu, Kara’nın kulübesinde buldum, dedim.

Ahmet çocuğa, sonra bana bakarak sessizce baktı; benim çocuk sahibi olamama acımını, her yabancı bebek gördüğümde içimde bir şeylerin kırıldığını biliyordu.

Anladım, diye düşük bir sesle söyledi. Ne yapalım?

Ona ayakkabı ve giysi al. Hepsi yeni olsun.

Ahmet soru sormadan odadan çıktı, bir saat içinde çantalarla geri döndü; sadece kıyafet değil, kırmızı, parlak bir oyuncak araba da getirdi. Rom uzun zamandır ilk kez gülümseyerek oynadı.

Gece uyuduğunda, Rom fısıldadı:

Anneme gitmek istemiyorum

Uyutsun, küçük, dedim. Kimse seni bir yere götürmeyecek.

Ahmet bana sarıldı.

O da ona gitmek istemiyor, ben de anlıyorum.

Ben Oksanayı ziyaret edeceğim, ne olduğunu öğreneceğim.

Oksananın evi yarı yıkılmış, camları kırık, bira, sigara ve umutsuzluk kokusuyla dolmuştu. İçerisi karanlık, kirli, boştu; içeri girdiğimde duman beni boğdu.

Kim o? kısıtlı bir sesle soruldu. Birisi var mı?

Oksana, ben Elif. Okuldaysak birlikteydik.

Tanımıyorum Neden geldin?

Oğlun bende. Kulübede buldum, ayaksız, aç, korkmuş bir halde.

O zaman ne? Yat diye bırakılsın, nerede uyudu?

Sen anne! Bunu nasıl söyleyebilirsin?

Sen kimsin ki bana ne yapacağımı söyleyeceksin? diye bağırdı Oksana. Oğlumun geri dönmesini istiyorum! Geri dönmezse bana kırbaç çekeceksin!

Oğlun sana dönmeyecek, dedim gözlerine bakarak. Polis çağıracağım. Çocuk böyle bir cehennemde büyümemeli.

Oksana birden yumuşadı.

Bekle Polis gerekmez Benim tek çocuğum o, kanım

O zaman evini düzenle, insan gibi yaşamaya başla, sonra konuşuruz.

Bir hafta geçti, kimse gelmedi. Geri döndüğümde Oksana yatakta cansız bir şekilde uzanıyordu; sarhoş bir vücut, kalp atışı yoktu. Kalbi dayanamamıştı. Elif ve Ahmet onu toprağa gömdü. Bu hüzünlü olaydan sonra Romu kendi çocukları gibi evlat edindik.

Aylar süren sorgulamalar, testler ve çocuk bakım kurumunun onayıyla Rom resmi olarak bizim oğlumuz oldu.

İki yıl geçti. Bahar yeniden çiçek açtı. Bahçede Rom koşuyordu, artık büyümüş, gülüyor, Karanın yavru köpekleriyle oynuyordu.

Oğlum, dikkatli ol! diye bağırdı Elif.

Sorun değil, evlatlar babayı süsler! diye kahkaha attı Ahmet, kızları Deryanın başına bir şapka takarak.

Kızımız Derya, bir yıl önce doğmuş, memnun bir gülümsemeyle kendi çocuk dilinde mırıltı yapıyordu, kardeşini izlerken. O an mutluluk tam anlamıyla dolmuştu. Biz bir aileydik; sadece kanla değil, kalplerin bağladığı bir aileydik.

İşte böyle bir insanlık, merhamet ve sevgi hikâyesi…

Rate article
Lifequest
Aşkın Hediye Paketi