Gece geç döndü ve hemen duşa girdi. Ceketinin cebinde, iki kişilik akşam yemeğine ait bir fiş buldum.

Gece geç saatlerde eve döndü, ayak bileği kadar ıslak bir gölgelik gibi banyoya koştu. Çıkmak için bile ayakkabılarını çıkarmaya vakti olmadı; ceketini sandalyeye atıp duşun içine daldı, sanki su bütün yorgunluğunu yıkayacakmış gibi. Çatlatılan musluk sesi, buharla dolan kabini hışırdattı. Dakikalar uzadı, ben ise onları çocukluğumda bahçedeki salıncakta saydığım gibi saydım: bir, iki, üç çok uzun.

O çıkınca hâlâ ıslak saçları, alışılmışın dışındaki bir parfüm kokuyordu; turunçgil bir notanın arasından yabancı, tatlı bir akor fısıldıyordu.
Bitkinim diye homurdandı, gözlerine bakmadan. Yarın anlatırım.
Başımı salladım, yüzümde sahte bir gülümseme belirdi; o gülümseme yanakları tutar, kalbi değil.

Kendi kendine bıraktığım mutfakta, onun ceketini asmak için elime aldım. Ceketi dolaba asarken bir şey cebinde hışırtı yaptı. Refleks olarak elimi uzattım ve üçgen bir katlamanın kenarından sıcak bir fiş buldum. Kağıt hâlâ onun vücudundan yeni çıkmış gibi ısınıyordu, saklanması gereken bir sırrı gizlercesine.

Parmaklarım titredi, masaya yaydım. Şık bir restorana ait logo, merkezdeki adres, saat 22:41. Akşam yemeği: 2 kişi. İki kahve, bir şişe kırmızı şarap, iki meze, iki tatlı. İki.

Beynim bir an için gerçekliği kurtarmaya çalıştı: Belki bir müşteri, bir ortak, işte bir acil durum. Menünün isimlerine dokundum; carpaccio, antrikot, tiramisu. O tiramisuyu sevmez; ben severim.

Fişi çekmeceye koydum, ama gece boyunca hışırtı duydukça uyanıyordum. Oturuyordum, dairede dolaşıyordum, buzdolabına bakıyor, musluk suyunu içiyor, son satırı tutarı, bahşişi izliyordum. Saçma rakamlar, ceketin ağırlığından daha ağırdı.

Sabah ikimiz de bir şey söylemedik. Kahve demledim, önüne bir tost koydum. O, ekmekteki titrek tereyi görmezden geliyormuş gibi davranıyordu. Bugün yine geç kalacağız dedi, telefonunu hızlıca kaydırdı.
Büyük bir müşteri, yeni bir proje var. diye içini sıkıştırdı, aynı ceketi giymeye başladı. Bir an elimi kaldırdım, Dur. Konuşalım. diye içimde bağırmak istedim. Söyleyemedim. Kapı sessizce kapandı.

İşten çıkınca fişteki adrese yürüdüm. Gerçek mi yoksa hayal mi diye merak ettim. Kırmızı tuğladan bir bina, loş ışık, vitrininde parlayan kadehler bir vaat gibi ışıldıyordu. Ben bir banka oturdum, içeri garson sandalyeleri çekiyor, masaları hazırlanıyordu. Telefonumla fotoğraf çektim ama deklanşöre basmadım; kanıt yerine anlamaya çalışıyordum.

Beş dakikalık bir ziyaret için içeri girdim. Tek kişilik bir masa mı? diye sordum, gülümseyerek. Hayır, teşekkür ederim. Sadece bugün bir rezervasyon var mı? diye ekledim. Garson not defterine bakıp, Her Perşembe dolup taşar, ama dün 21:00de bir boşluk vardı. dedi. Dün? diye sormamı bekledi ama cevap vermedi, gözleri bir anda uzaklaşmıştı. Bir köşe masa, bir sütun yanına yönlendirildi. Çıktığımda omzuma bakışların ağırlığını hissettim, kimse bana bakmasa da.

Akşam, döndüğünde fişi çekmeceden çıkardım ve keten bir peçetenin altına koydum, sanki bir kartı masaya saklayan bir solitaire gibi. O geç geldi, çorbasını yedi, lezzetli olduğunu söyledi, ardından duşta uzun süre kaldı. Su, seramik üzerine bir davul gibi çarptı. Banyoya doğru ilerleyip kapıyı hafifçe çaldım.
İçebilir miyim? diye sordum.
Beş dakikan var diye bağırdı. Her şeyi anlatırım.

Şimdi, Yarın, Daha sonra. Günün sıradan sözcükleri şimdi bir borç gibi yankılanıyordu, faizin üstüne faiz eklenmiş gibi.

Anlatmaya başladı. İş yemeği olduğunu, Wrocławdan gelen bir müşterinin tek başına içmez dediğini, tiramisuyu pakete dahil olduklarını, ama gözlerinin benden uzaklaştığını söyledi. Sanki gözlerimin içine bakmaktan korkuyormuş gibi.

Neden hemen duş? diye sordum. Depolarda ter kokmuyordun.
Yoruldum diye yanıtladı. Üşümekten korkuyorum, kolayca soğuk alırım.

Belki doğruydu, belki yalan. Yarım gerçek, en kötüsü ise yattığı yorganın içine sığmayan bir yalan. Çalıştım, Geldim, Zorundaydım. Kelimeler biz yerine ben bırakıyordu.

Gece yine uyanıp çay demledim, buzdolabı açıp kapadım, peçeteyi açıp kapattım, fişi çıkardım, koydum. Çocuk gibi bir sihirli numaranın işe yarayıp yaramadığını kontrol ediyormuş gibi davranıyordum.

Ertesi gün ofisten bir fotoğraf gönderdi: kendisi, iş arkadaşları, bir kutu pizza. Zor bir gün, parmağını sıkı tut, diye yazdı. Parmağımı sardım, sonrasında kendimle bir alışveriş merkezine, bir parfümeriye gittim, bileğime geçmiş bir tester çubuğunu sürttüm; dün gece hissettiğim koku İstanbul Amberidi. Pahalı, şık, unisex ama vitrin kadın diye işaretliydi. Kendime, bu yeni kampanya, yeni standart dedim; erkek ve kadın artık aynı kokuyu taşıyor.

Cumartesi sinema teklif etti, kabul ettim. Popcorn bir kapta paylaşarak izledik. Film ortasında telefonuna göz attım; bir bildirim gördüm: Dün için teşekkürler. Görüşürüz. İsim yok, numara rehberde yoktu; kayboldu bile. Belki bir müşteri, belki garson, belki ona bir şeyler öğreten birisi, kimseyi adlandırmak istemezdi.

Pazar günü bir takvim aldım, üç satır yazdım: Konuşmak, sınırları belirlemek, gerçeği sormak. Çekip bir sayfa kopardım, çöp kutusuna attım, tekrar aldım, düzelttim, fişle birlikte çekmeceye koydum.

Akşam, uykuya dalmadan önce sordu:
Bana söylemek bir şey var mı, yoksa ben kendi hikayemi mi uydurayım?
Sana bir şey söyleyeceksem, seni incitmez dedi, yüzünü yastığa bastırarak. Gerçekten.

Bu cümle bazen evet ya da hayırdan daha ağırdır.

Başka olup olmadığımı bilmiyorum. İki kişilik akşam yemeği bir ihanet mi, yoksa planlamadığımız bir hayat mı? Biliyorum ki bir şey değişti. Duş suyu her şeyi silmez. Fiş, topa dönüşse de, akılda kalan sayılar silinmez.

Bugün o fişi masanın ortasına koydum; onun tabağına değil, ortak bir yemeğe dair bir davet gibi. İki fincanda çay demledim. Oturuyorum, dönüşünü bekliyorum. Belki girer, bakar ve söyler: Aşırıya kaçtım. Korktum. Seni yaralamak istemedim. Ya da: Fişe güvenme, bana güven. Belki de sadece kağıdı çöp kutusuna atar, akşam yemeği için ne istediğini sorar.

Ve ben karar vermek zorundayım: yanıtı, korkularımı onaylayacak mı, yoksa suskunluk onları besleyecek mi? Belki en cesur adım, başkalarının gözlerine bakmak yerine, kendi kalbime bakmak; hâlâ iki kişilik bir sipariş verebilir miyiz?

Henüz bir çözüm yok. Ama iki kişilik bir masa, bir fiş var; söylenenden az, söylenenden çok bir şey anlatıyor. Ne yapacağım? Bilmiyorum. Bazen gerçek fiş değil, birlikte ne kadar uzun süre bakabildiğimizdir.

Rate article
Lifequest
Gece geç döndü ve hemen duşa girdi. Ceketinin cebinde, iki kişilik akşam yemeğine ait bir fiş buldum.