Ruh artık ne acı çekiyor ne de ağlıyor

İlayda artık acı çekmiyor, gözyaşı da akmıyor.

Eşi Ahmetin trajik ölümünün ardından, İlayda şehrin her köşesinde Ahmeti hatırlatan anılardan kaçınmak için köyüne taşınmaya karar veriyor. Ahmetle sekiz yıllık evliliği, bir kaza sonucu kısa bir sürede sona ermişti. İlayda, o günden beri tek başına oğlu Emirle kalmış, Bir daha asla toparlanamayacağım diye düşündürmüş.

Kızlar, tüm işleri bırakıp köye gidiyorum, diye söyler iki yakın dostuna; Ayşe ve Zeynep, evine geldiğinde. Anne evimiz boş, babam da erken vefat etti. Bu sokaklarda, bu dairede yürümek artık dayanılmaz. Ahmet sanki hâlâ yanımda, bazen gölgede bir siluet görürüm; bakarım ki, hiçbir şey yok. Ne olurdu bu?

Ayşe, İlayda, köyde yaşayabileceğinden emin değilim. Burada büyüdün, burası senin düzenin, der.

İlayda ise, Köyde de okul var, öğretmen olacağım, diye kararlı bir sesle yanıt verir.

Zeynep, O zaman biz de sık sık ziyarete geliriz, der ve herkes neşeyle kahkahalar atar.

İlayda ve Emir, beş yıldır köyün ormana yakın küçük bir evde yaşıyor. Yerel okulda öğretmenlik yapıyor, köylüler onu seviyor; burada doğmuş, kökleri de buraya bağlı.

O yıl kış çok sert geçiyor; Aralık ayının ikinci yarısı kar ve fırtına içinde. Yeni yıl yaklaşırken, bir hafta kala akşamüstü yine şiddetli bir kar fırtınası gelir. Rüzgar evin duvarlarını çırparken, içeride sıcak bir ortam hâlâ var. İlayda ve Emir, kötü havanın dışarıda hâkim olduğu bu anları, çay ve nane çiçeği çayını masada yudumlayarak seviyor.

Anne, bir şey çaldı kapıyı, diye söyler Emir.

Rüzgârdır, ama dinleyelim, diye cevap verir; kapı önünde hafif bir tıkırtı duyulur.

Lütfen açın, der sesleniş.

İlayda korkmaz, ama böyle bir fırtınada kim bir köye, kenar evine gelmiş olabilir diye düşünür. Kapıyı açtığında, kar içinde bir adam görür; adam yere doğru yavaşça kayar, İlayda çocuğunu çağırır.

Belki sarhoştur, ne olur da soğumaz, diye düşünür.

İki kişi, Emirle birlikte adamı eve çeker. Adam çığlık atarken yere yatar; üzerindeki kıyafetten avcı olduğunu anlarlar, ama silahı yoktur.

İlayda tıbbı bilmez; kar fırtınasında ambulans beklemek imkânsızdır. İki dakikalık bir çabayla adamın gözleri açılır; sağ bacağı kan içinde, pantolonu yırtılmıştır.

Siz kimsiniz, ne oldu? diye sorar İlayda.

Afedersiniz, diye yanıtlar adam; mavi gözleri onlara çaresizce bakar.

İlayda bacağını inceler; kırık yoktur, sadece kanayan bir yara vardır. Bu kadarını halledebiliriz, der, biraz rahatlamış bir sesle. Adamı ocak kenarına koyar, duvara yaslar; bacağını görür, hafif bir gülümseme belirir.

Benim adım Kemal, özür dilerim… Size nasıl bir misafir oldum?

Ben İlayda, bu benim oğlum Emir, der.

Ben doktorum, diye ekler Kemal, Yaram çok tehlikeli değil, sadece güç kaybetmişim, kan kaybettim.

İlayda, Doktor olduğunuz için bir şeyler yapabilirsiniz, diye içini ferahlatır. Kemalin yarasını temizleyip sargı bastıktan sonra, sıcak çay ve adaçayı ile oturur.

Çay eşliğinde sohbet ederler; Kemal kendini tanıtır.

Üç kırk üç yaşındayım, uzun yıllar askeri doktor olarak görev yaptım, yurt dışında da çalıştım. Sürekli hareket hâlindeydim, evde pek zaman geçirmedim. Bu yüzden eşim, sürekli yolculuk ve belirsizlik içinde bir hayatı kaldıramadı, beni terk etti. Kızını şehirde, anne-babalarının yanına götürüp evlenip sakin bir hayat sürdü. Ben ona kızgın değilim; her kadının bu zor koşullara dayanması mümkün değil.

İlayda, Aşk, hüzün ve sevinç Hepsi aynı mı? diye sorar.

Kemal, Her kadın bu kadar dayanıklı olamaz. Ben gençken evlendiğimde ona vaat ettiğim şeyleri yerine getiremedim, bu yüzden de kırgın değilim, anlıyorum.

Gece ilerler, saat on ikiyi geçer. Kemal, Evli misiniz? diye sorar.

Hayır, eşim trajik bir kazada öldü; beş yıl önce şehri terketmek zorunda kaldım, burada doğdum, aile evindeyim. Ruhum burada ısınıyor. Emirin köye alışıp alışmayacağı konusunda endişeliydim; o şehirli ama köyde hızla uyum sağladı, arkadaş edindi.

Emir uykuya dalar.

Şehre gitmek ister misiniz? der Kemal.

Hayır, bu sessizlik bana çok iyi geliyor; bir öğretmenim, Rusça ve edebiyat öğretiyorum. Siz şehirde hastanede mi çalışıyorsunuz?

Köydeki hayatım bitti, kırk yaşında orduyu bıraktım, birikimim vardı. Annem hastalandı, köye taşındım ona bakmak için, eğerçiliğe girdim ama annem vefat etti. Şehre döndüm, bir eczane açtım, iş iyi gidiyor, ikinci bir şube açmayı düşünüyorum. Ancak son zamanlarda annemin kaybından kaynaklı bir hüzün var; ruhum yanıyor.

İlayda, Bu normal, der, Yakın birini kaybetmek ruhu etkiler.

Kemal, Arkadaşlarım beni psikiyatriste gitmeye ikna ediyor, ben ise gülerek reddediyorum. Bu bölgeye kaçıp ormanda avlanmak istedim; bir eğerci olarak çalışırken ormana girdim, arabamı kaybettim, domuz sürüsüyle çarpıştım, ayağım kırıldı.

Yaralı bacağını gösterir. Silahım vardı, ateş ettim ama sonuç ne bilemiyorum. Neyse ki sürü kaçtı, buraya yürüyerek geldim, silahı verandaya attım.

İlayda, Geç oldu, size bir yatak hazırladım, iyi geceler. der.

Ertesi sabah, Kemalin ateşi yükselir, yara iyileşmez. Yolculuğuna devam edemez. Kar fırtınası dinmiştir; İlayda ve Emir, ormanda yarı gömülmüş bir araba bulur, kar yığını gibi durur.

Kendimi kendim tedavi etmem gerekecek, der Kemal; Arabamda bir ilk yardım çantası var, ilaçlar da.

Biz yardım ederiz, der Emir, çantayı getirir.

Kemal birkaç gün ilaçlarla tedavi olur, akşam Emirle satranç oynar. Sağlığı biraz iyileşince, şehre dönmeye hazırlanır; yeni yıla üç gün kala yola çıkar.

İlayda, Ruh hâliniz hâlâ acıyor mu? diye sorar.

Kemal bavulunu toplar, gözlerine bakar ve Şimdi ağlıyor, der, ardından arabasına biner ve gider.

Köyde sessizlik hâkim olur; İlayda bir eksikliği hisseder. Kemali çok beğenmiş, onunla rahat ve huzurlu hissetmişti, ama artık beklemez.

Fırtına hâlâ esiyor ama daha hafif; rüzgâr ara ara eser, kar hafifçe düşer.

Her şey iyi olacak, der İlayda, Kısa bir süre burada kalması bile bize yeter, diyerek kendini teselli eder.

Kemal bir daha aramaz, söz verdiği gibi şehre ulaşamaz. Onun işleri ve sorumlulukları var, diye düşünür.

Yeni yıl yaklaşır; İlayda sabah erken bir arabayla kasabaya gider, bir haftalık yiyecek ve tatlı alır; birikmiş gelenekleriyle yeni yılı yalnız iki kişi de kutlayacaklardır, ağaçlarını sürelidir.

Akşam kar yine bastırır; İlayda, Anne, biri kapıyı çalıyor, diye sorar Emir.

Rüzgâr, der, ama dinler; yine tıkırtı duyulur.

Kapının önü, ışıklar içinde gelen Kemal, çantalarla durur.

İzin verir misiniz? der, kapıyı zorlamadan içeri girer.

Emir sevinçten bağırır: Dede Kemal! ve koşar ona.

Kemal, Emir, çantaları al, anneni öpebilirim, der.

İlayda şaşkın, ama Kemal ona bir buket çiçek verir; kalbi çarpar, sesini duyar.

Kızım, hayatım siz olmadan mutlu olamaz, der, bir kutu yüzük çıkarır. İlayda, benimle evlenir misin?

Şehre gittiğiniz için mi? diye sorar, o da gülümser ve başını sallar.

Emir umutla annesine bakar, İlayda da ona bakar, ve Kabul ediyorum, ama buradan ayrılamam, der.

Kaldığımı söylemek zorunda değilim; burada kalıyorum, avcı da burada gerekli, diye güler Kemal. Şehre arabayla gidip işimi yönetebilirim.

İlayda, Tamam, diyerek omzuna yaslanır.

Zaman geçer; Emir on yaşında, üniversite öğrencisidir. İlayda ve Kemal köyde büyük bir ev inşa eder; Kemalin ruhu artık acımaz, gözyaşı dökülmez; etrafında sevgi ve neşe vardır.

Rate article
Lifequest
Ruh artık ne acı çekiyor ne de ağlıyor