Yeter artık, Mehmet. Daha fazla dayanamayacağım, boşanma davası açıyorum.
Bu sözler ağzından hafifçe, sıradan bir akşam sohbeti gibi dökülmüşti. Elif de bu hafifliğe şaşırmıştı. Yılların biriktirdiği kırgınlık, uykusuz geceler, sabaha kadar beklediği anlar, hepsi iki kısa cümlede toplanmıştı.
Mehmet başını çevirip Elife baktı. Yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi.
Ciddi misin? Ne yüzünden?
Neden diye soruldu. Elif alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi. Başkasının parfüm kokusundan, tesadüfen gördüğü mesajlardan, sanki bir mobilya gibi ona bakmasından; yıpranmış, atılamayan bir eşyanın hâlâ evde durmasından. İş yerindeki kadınlardan, üst kattaki komşusundan, yıldönümlerinde gittikleri kafedeki garsonkadından.
Hepsinden omuz silkti. Yorgunum.
Boşanma süreci aylarca uzandı, yorgunluk harika bir kabusa dönüştü; Elif ara sıra yemek yemeyi unuturdu. Mahkeme, evraklar, bitsin bilemeyen duruşmalar, sudan bir çamur gibi içine çektiği bir rüyaydı. Eski hamilelik elbisesiyle duruşma salonuna girerdi; kumaş kalçalarına yapışmış, sırtındaki fermuar tam kapanmamıştı. Elif bunu, tüysüz, kolu uzamış tek bir ceketle örterdi.
Mehmet karşısında yeni bir takım elbiseyle oturmuştu. Ceket mükemmel oturuyordu, kravat ise son moda, gösterişli bir desenle süslenmişti. Elif o kravatı izleyip, en son ne zaman bir şey satın aldığını hatırlamaya çalıştı. Bir gün önce neredeyse hiç parası kalmamıştı; Arda için kışlık botları bulmuş, beş yüz lira vermişti, satıcı komşu semtte bir bakkaldı. Otobüste kalabalık içinde botları alırken, oğlunun yeni pantolonlara, yazlık şortlara ve bir ceket, bir bereye ihtiyacı olduğunu düşündü.
Sonra avukat masaya belgeleri koydu.
Banka dökümüne göre avukatın sakin, işlek sesi davalı son on sekiz ayda restoranlar ve eğlence mekanlarına aile bütçesinin tamamına eşdeğer bir harcama yaptı.
Elif sayılara bakıp bir bütün oluşturamadı. Restoranlar, eğlence yerleri, ayrı bir satırda çiçekçi; ama çiçek almadığını biliyordu. Kuyumcu küpe, kolye, yüzük; hiçbirini ona almadığını hatırlıyordu.
O anda Ardaya bir muz alıp almayacağını düşünüyordu. Kelek değil, tek bir muz; çünkü kelek lüks olurdu. Elma dilimlerini ince ince kesip birkaç güne yaymaya çalıştı. Süt pahalandığı için suyla lapasını pişirdi, çayı boş içti, kendine bu şekle iyi gelir diyordu.
Mehmet öksürüp kravatını düzeltti.
Bunlar benim kazandığım para. Kendi param.
Duruşmadan sonra Mehmet otoparkta Elifi yakaladı, kolunu tutup dönüştü.
Bir şey kazanacak mısın? sesi zehir gibi süzüldü. Oğlum Ardayı alacağım. Duydun mu? Alacağım.
Elif sessizce ona bakıyordu. Beş yıl birlikte yaşamış, bir oğul doğurmuş, annelik iznine girip işini, yetkinliğini, kimliğini kaybetmiş bir kadın.
Sen aptalsın, zafer gibi bağırdı. Hiçbir şey yapamazsın. Ne verebilirsin? Yoksulluk mu? Ben senden bir adam yetiştiririm, çırpı çırpı değil. Nafaka bana ödeyecek, sen değil!
Sen aptalsın kelimesi daha önce de dudaklarından çıkmıştı.
Sen aptalsın, temel şeyleri anlamıyorsun.
Sen aptalsın, bir kez daha unuttun.
Sen aptalsın, senden ne alacağız.
Elif bu sözleri yutarak kabul etti; çünkü sevmişti, aile için, çünkü böyle yapılması gerekiyordu.
Eski eş telefon açıp aramaya devam etti. Oğlunu ona vermesini, kendi etkisini korumasını, nafakayı boşa harcamamasını istiyordu. Bir kez daha çeviren hatları duyunca Elif dayanamadı.
Tamam dedi. Al.
Telefonun diğer ucunda bir sessizlik.
Ne?
Dedim ki, tamam. Yarın Ardayı getiririm.
Ve getirdi.
Arda, Mehmetin evinin koridorunda küçük bir çocuk, dinozor şekilli bir çanta, içinde sevdiği pijama, uzay kitabı, bir kulağı eksik peluş tavşan vardı. Mehmet oğlu sanki boş havadan çıkmış gibi izledi.
İşte Elif çantayı yere koydu. Büyüt.
Anne? Ardanın sesi titredi.
Elif oturup çocuğu sarıldı, başına sıkı bastı, çocuk şampuanının ve güneşin kokusunu içine çektirdi.
Babanla biraz konakla, tamam mı? Bu bir macera. Ben de eksik olacağım, her gün ara.
Elif sessizce dışarı çıktı, köşeyi dönüp duvara yaslandı, ellerini yüzüne bastı. Allahım, ne yapıyor? Ama Mehmetin çağrılarından, sesinden, eleştirilerinden bıktı. diyerek içini çekti.
Elif, bu… bir saat sonra Mehmet seslendi. Ardayı kreşe ne zaman bırakacağız? Yarın mi?
Kreşe? Elif göz kırptı. Mehmet, o her gün sabah sekizde kreşe gider. Biliyor muydun?
Nasıl bilirim… Tamam, bakarım.
Mehmet bir şey anlayamadı. O akşam Ardayı Veli Hanımın yanına bıraktı, bir iki saat, işimi hallederim dedi, sonra gözüyle kayboldu.
Dördüncü gün eski kayınvalidenin numarası ekranda belirdi; bir anlık, kurnaz bir gülümseme attı ve konuştu.
Vicdanı kayboldu mu? Çocuğu teslim edip eğlenmeye mi gittin? Ben altmış yaşında, kan basıncım yüksek! Veli Hanımın sesi öfkeyle çınladı.
Oğlumu size vermedim Elif nazikçe, hemen hemen şefkatle söyledi. Ona babasına verdim. Baban, gerçek bir adam yetiştireceğim diye yemin etmişti. Mahkeme, tehdit, her şey.
O çalışıyor! Zamanı yok!
Ben de çalışıyorum. Her gün. Tek başıma hallediyorum.
Ama o…
Veli Hanım Elif sözünü kesti çocuğu Mehmetin isteğiyle ona verdim. Bırakın büyütsün, söz verdiği gibi. Yardım edemem.
Sustuk, ardından kısa bir tık sesi geldi.
İki gün sonra Veli Hanım tekrar aradı; sesi farklıydı: yorgun, sönük.
Gel, Ardayı al. Artık dayanamıyorum.
Elif akşam geldi. Arda kapıdan atlayıp bacaklarına tutundu, yüzünü göbeğine bastı.
Anne, anne, anne…
Bunu bir büyü gibi tekrarladı, Elif de başını okşadı.
Artık macera bitti, evimize dönelim.
Veli Hanım kapıda çapraz durdu, elleri çapraz. Gözlerinde bir hayal kırıklığı parıldıyordu; pişmanlık değil, sadece planının başarısız olması.
Mehmet bir daha ortaya çıkmadı. Arama, mesaj, tehdit yoktu; sadece bir sis gibi dağıldı. Ailesi de torununu ziyaret etmedi. Birkaç yıl içinde Arda yedi, ikinci sınıfa geçip yüzme öğreniyor, LEGO setleri topluyordu.
Bir gün çocuk kapıyı açtı, yabancı insanlara baktı.
Kim var siz?
Arda! Veli Hanım ellerini çırptı. Biz senin büyükanne ve büyükbabamsınız!
Arda kaşlarını çattı, bir an döndü:
Anne, burada tanımadığım insanlar var.
Kısa ve tatsız bir sohbet oldu. Veli Hanım, torununun tanımamasına, selam vermemesine öfkelendi; Nikolay İbrahim de modern ebeveynlik hakkında bir şeyler mırıldandı.
Onlar gitti, ardında Çocuk berbat, terbiyesiz, annesi gibi aptal diye bir fısıltı bıraktı. Elif kapıyı kapatıp gülüştü. Ne bekliyordular ki?
Zaman bir çırpıda geçti; Arda on bir yaşına geldi. Uzun boylu, Elifin kararlı çenesi ve alaycı bakışı miras kalmıştı. Babasını sormazdı; belki bir gün sorar, Elif de içten, süssüz bir cevap verir. Şimdilik iki baş başa ayakta dururlardı.
Geçmiş bir anda, eski bir arkadaşının, Kâmilin gözyaşlarıyla çiğnenmiş bir mutfakta, Elifin önüne oturmuştu.
O, Serkanı alacak diye tehdit ediyor Kâmil hıçkırarak fısıldadı. Avukat tutacak, evrak topluyor Ne yapacağımı bilemiyorum!
Elif çay ikram etti, şeker kabını yana kaydırdı.
Kâmil, bir tavsiye ister misin?
İstiyorum. Çıldırıyorum.
Çocuğu ona ver.
Kâmil bir yudum çayla dondu.
Ne?
Eşyaları topla, Serkanı babasına götür. Büyüt de. Üç gün… belki iki gün. Sorun çözülecek.
Ciddi misin?
Kesinlikle. Benim tecrübemden bir örnek.
Kâmil, şaşkın ama umut dolu bir bakışla Elife baktı.
Sonra ne olur?
Sonra? Elif çayını bitirip sırtını sandalyeye yasladı. Sonra normal bir hayat yaşarsın. Senin sadece aile etiketiyle anılan insanlara ihtiyacın kalmaz.
Mehmet, onun ailesi aklına geldi; hepsi geçmişte kalmıştı. Ama Elif dersini çok iyi öğrenmişti. Kâğıt üzerindeki notları bir yana koymuş, hayatı onurla yeniden inşa etmişti.




