Biraz Daha Sabret: İstanbul’un Kenar Mahallesinde Tek Başına Hayatla Mücadele Eden Bir Ablanın, Kız Kardeşinin Okul Masraflarını, Annesinin İlaçlarını ve Ailenin Bütün Yükünü Sırtladığı Beş Yıllık Fedakârlık Öyküsü – Umut, Hayal Kırıklığı, Kırgınlıklar ve Kendine Açılan Yeni Bir Hayat Kapısı

Anne, bu Ayşenin gelecek dönemi için harçlık.

Meryem zarfı, mutfak masasındaki eski, solmuş muşamba örtünün üstüne bıraktı. Yüz bin lira. Üç kez saydı bu parayı evde, minibüste, apartmanın önünde. Her seferinde tam olarak gereken kadar çıkıyordu.

Hacer elindeki örgüyü bıraktı, gözlüklerinin üstünden kızına baktı.

Meryemciğim, biraz solgun görünüyorsun. Bir çay koyalım mı?
Yok anne, gerek yok. Yalnızca uğradım, ikinci vardiyaya yetişeceğim.

Mutfak haşlanmış patates ve hafif bir ilaç kokusuyla doluydu ya eklem kremiydi ya da Meryemin annesi için her ay aldığı damlalardan biri. Şişesi dört bin liraydı, üç hafta yetiyordu. Üstüne tansiyon ilaçları, üç ayda bir yapılan kontroller…

Ayşe stajı bankada bulduğu zaman çok sevinmişti, Hacer zarfı cam gibi dikkatlice kavrayarak konuştu. Orada güzel geleceği var, dedi.

Meryem sessiz kaldı.

Ona ilet, bu son paramız okul için.

Son dönem. Beş yıldır yükü Meryem taşıyordu. Her ay anneye bir zarf, kız kardeşe havale. Hesap makinesi elinde bitmek bilmeyen çıkarma işlemleri: kira, ilaç, annenin mutfağı, Ayşenin üniversitesi. Elde kalan? Paylaşımlı bir evde kiralık oda, altı senelik kışlık palto ve çoktan unutulmuş bir ev hayali.

Bir zamanlar Meryemin hayali İstanbula gitmekti, hafta sonu için bile olsa. Topkapı Sarayını, Boğaziçini görecekti. Para biriktirmişti ama sonra annesinin ilk ağır krizi gelince, biriktirdiği her kuruş doktorlara gitti.

Biraz dinlensen keşke kızım, Hacer elini okşadı. Hiç halin kalmamış.
Dinleneceğim. Yakında.

Yakında yani Ayşe iş bulunca, annesi biraz toparlanınca, kendini düşünme zamanı gelince. Meryem bu yakındayı tam beş yıldır tekrarlıyordu.

Ayşe diplomasını haziranda aldı. Üstelik onur belgesiyle Meryem özellikle izin alıp mezuniyetine gitmişti. Küçük kardeşi sahneye çıkar çıkmaz, yeni elbisesiyle ki onu da Meryem almıştı umutlandı: Her şey değişecek. Bundan sonra Ayşe çalışacak, kazanacak, Meryem de nihayet her kuruşun hesabını yapmak zorunda kalmayacak.

Dört ay geçti.

Meryem abla, anlamıyorsun, Ayşe koltuğa bacaklarını toplayıp pofuduk çoraplarıyla telefona bakıyordu. Ben beş yıl okudum, üç kuruşa çalışayım diye mi?
Elli bin lira üç kuruş değil.
Sana göre değil.

Meryemin dişleri sıkıldı. Asıl işinden kırk iki bin alıyordu. Ek işten, şansı yaver giderse yirmi bin daha. Altmış iki bin lira. Kendine kala kala on beş bin…

Ayşe, yirmi iki yaşındasın! Bir yerden başlamak zorundasın.
Ben de başlayacağım. Ama öyle uyduruk bir yerde elli bin liraya değil.

Hacer mutfakta tabakları tıkırdatıyordu. Güya duymuyormuş gibi davranıyordu. Kızları tartışınca hep böyle yapardı; gider saklanır, sonra Meryem tam çıkarken kısık sesle Ayşeye kızma, daha genç, anlamıyor, derdi.

Anlamıyor. Yirmi iki yaşında ve hâlâ anlamıyor.

Ben sonsuza dek burada olmayacağım Ayşe.
Abla, dramatize etme. Para istemiyorum ki! Sadece düzgün iş arıyorum.

İstemiyor. Teknik olarak istemiyor. Ama anne istiyordu. Meryemciğim, Ayşenin kursa ihtiyacı var, İngilizceyi geliştirmek istiyor. Telefonu bozuldu, CV göndermesi lazım. Kış geliyor, yeni palto baksan Ayşeye?

Meryem hep ödedi, sustu. Çünkü düzen buydu: O taşırdı, evdekiler alışkanlıkla kabul ederdi.

Ben gidiyorum, kalktı. Akşama ek iş var.
Dur, sana börek koyduydum! diye seslendi anne mutfaktan.

Börekler lahana dolgusuydu. Poşeti kaptı, rutubet ve kedi kokan soğuk apartmandan çıktı. Durağa on dakika hızlı yürüyüş. Sonrası minibüste bir saat. Sonra sekiz saat ayakta. Şansı yaverse bir dört saat de ek iş bilgisayarda.

Ayşe ise evde oturup iş ilanı bakacak, evrenin ona evden çalışma imkânı ve yüz elli bin maaşlı bir pozisyon sunmasını bekleyecekti.

İlk büyük kavga kasımda yaşandı.

Hiçbir şey yapıyor musun gerçekten? Meryem sabrını kaybetti, kardeşini yine aynı koltukta görünce. Bir tane CV gönderdin mi?
Üç tane gönderdim.
Bir ayda üç mü?

Ayşe gözlerini devirdi, telefona gömüldü.

Şimdi iş piyasası acayip rekabetli, uygun ilana başvurmak lazım.
Uygun dediğin ne? Yatarken maaş verenler mi?

Hacer mutfaktan başını uzattı, ellerini gergince havluyla sildi.

Kızlar, çay koyayım mı? Börek de var…
Sağ ol, anne, Meryem şakaklarını ovaladı. Üç gündür başı ağrıyordu. Açıkla o zaman, ben neden iki işte çalışıyorum da o birinde bile çalışmıyor?
Meryemciğim, Ayşe daha genç, yavaş yavaş bulacak…
Ne zaman? Bir yıl sonra mı? Beş yıl sonra mı? Ben onun yaşında çalışıyordum!

Ayşe birden dik oturdu.

Affedersin, ben senin gibi olmak istemiyorum! Hayattan başka bildiği iş olmayan bir yük beygiri!

Sessizlik. Meryem sessizce çantasını aldı ve çıktı. Eve gidene dek minibüsün camında kendini süzdü: Yük beygiri. Demek başkasının gözünden böyle görünüyordu.

Hacer ertesi gün aradı, alınmamasını rica etti.

Ayşe öyle demek istemedi. Şimdi zor durumda, daha genç. Biraz daha sabret, bulacak işini.

Sabret… Annesinin en sevdiği kelime. Baban kendine gelene kadar sabret. Ayşe büyüsün, sabret. İşler düzelsin, sabret. Meryem hep sabretti.

Kavgalar alışkanlık haline geldi. Her anneye gidişte Meryem kardeşine ulaşmaya çalışıyor, Ayşe küstahça karşılık veriyor, Hacer arada kalıp barışı sağlamaya çalışıyordu. Sonra Meryem evine dönüyor, Hacer arayıp özür diliyor ve döngü baştan başlıyordu.

Anlayışlı ol Malum, kardeşin, diyordu annesi.
O da anlamalı ki ben banka değilim.
Meryemciğim…

Ocakta Ayşe ilk kez kendi aradı. Sesi alışık olunmayan bir heyecan taşıyordu.

Meryem abla! Meryem abla, evleniyorum!
Ne? Kiminle?
İsmi Mustafa. Üç haftadır görüşüyoruz. O kadar iyi biri ki… Abla, inan harika biri!

Üç hafta. Üç haftada evlilik kararı. Meryem aslında çılgınlık diyecekti, en azından insan bir süre tanımalı, demedi. Belki iyi olurdu. Evlensin, işi gücü olur, Meryem de biraz nefes alır.

O naif umut aile akşam yemeğine kadar sürdü.

Her şeyi düşündüm! Ayşe neşeliydi. Yüz kişilik restoran, canlı müzik, elbisem Bağdat Caddesinde harika bir dükkanda…

Meryem çatalı yavaşça battı tabağa.

Kaça mal olacak bunların hepsi?
Yani… Ayşe omuz silkerek masumca sırıttı. Beş yüz bin civarı. Belki altı yüz. Ama bir kere evleniyorum, düğün bu!
Peki kim ödeyecek hepsini?
Abla, sen anlarsın… Mustafanın ailesi borçlu. Annemiz neredeyse emekli maaşıyla geçiniyor. Herhalde senin kredi çekmen gerekecek.

Meryem bakışlarını önce kardeşine, sonra annesine çevirdi. Hacer yere baktı.

Cidden mi?
Bu özel bir gün kızım, annesi, çocukluğundan beri bildiği tatlı sesiyle konuştu. Ömründe bir kez. Sade olmaz, ayıp olur…
Çalışmayan birinin düğünü için yarım milyon kredi mi çekeyim yani?
Sen kardeşimsin! Ayşe yumruğuyla masaya vurdu. Mecbursun!
Mecbur muyum?

Meryem ayağa kalktı. Kafası ilk defa böylesine temizleşti.

Beş yıl. Beş yıl boyunca senin okulunu, annenin ilaçlarını, yemeğinizi, faturalarınızı ödedim. İki işte çalışıyorum. Ne arabam var ne evim ne de tatilim. Yirmi sekiz yaşındayım ve kendime bir yıldır yeni kıyafet alamadım.
Meryem, biraz sakinleş… Hacer başlamak istedi.
Hayır! Yeter! Sizin için yaşadım, hep tuttum, artık bitti. Bundan sonra kendim için yaşayacağım!

Kapıyı hızlıca çekip çıkarken ceketini kaptı. Dışarısı eksi yirmiydi ama Meryem hiç üşümüyordu. Sanki sırtında senelerdir taşıdığı taş yığını birden yok olmuştu.

Telefonu durmadan çaldı. Meryem meşgule aldı, ikisinin numarasını da engelledi.

…Altı ay geçti. Meryem sonunda kendine küçük bir odalı ev tuttu. Yazın İstanbula gitti dört gün, Topkapı Sarayı, sahiller, beyaz geceler. Yeni elbise aldı. Hatta bir tane daha. Ve ayakkabı.

Ailesinden bir haberi, eski okul arkadaşından tesadüfen öğrendi annesinin mahallesinde çalışıyormuş.

Senin kız kardeşin evlenmedi mi, doğru mu? dedi.
Meryem elindeki kahveyi kaldırdı.

Nasıl yani?
Duyduğuma göre damat gitmiş. Paraymış, yokmuş, hemen çekip gitmiş.

Kahvesinden bir yudum aldı. Acıydı, ama garip biçimde hoştu.

Bilmiyorum. Artık görüşmüyoruz.

Akşam yeni evinde pencere kenarında otururken, içinde en ufak bir intikam ya da sevinç olmadığını düşündü. Sadece sessiz, huzurlu bir tatmin vardı artık: nihayet yük beygiri olmak zorunda değildi…

Rate article
Lifequest
Biraz Daha Sabret: İstanbul’un Kenar Mahallesinde Tek Başına Hayatla Mücadele Eden Bir Ablanın, Kız Kardeşinin Okul Masraflarını, Annesinin İlaçlarını ve Ailenin Bütün Yükünü Sırtladığı Beş Yıllık Fedakârlık Öyküsü – Umut, Hayal Kırıklığı, Kırgınlıklar ve Kendine Açılan Yeni Bir Hayat Kapısı