Mutfaktaki mermer zeminin soğuk, sert ve acımasız hissi hâkimken, o buz gibi zeminin üzerinde 72 yaşındaki Fatma Hanım oturuyordu. İnce bedeni büzülmüş, titrek elleri kucağında dinleniyordu. Önünde, soğuk bir tabakta bir avuç çürümüş yemek kalıntısı duruyordu.
Mutfak kapısı, hafif bir gıcırtıyla açıldı; anahtarların çınlaması ve dolaptan duvara çarpan bir tepsi sesi yankılandı.
Anne? sesini koridor boyunca duyan Emirin sesi geldi. Geldim.
Fatma Hanımın kalbi bir anda göğsünde çarptı.
İçgüdüsel olarak ayağa kalkmaya çalıştı. Tabakı bir kenara iterek, sanki gördüğü bir suç deliliğiymiş gibi uzaklaştırdı.
Artık benim, diye fısıldadı titreyerek. Kıskanç bir hücum içinde, kocasıyla özdeşleşen sevgilisi, ölüm döşeğindeki eşinin oksijen tüpünü zorla çekti
Ayakları halsiz olmaya başladı, ona karşı gelmedi.
Titrek bir kaşık, ellerinden kaçıp mermer üzerine hüzünlü bir çınlama ile düştü.
Deniz, bir anda gerildi. Gözleri bir saniyeliğine öfkeyi yansıttı sadece kocanın gelişiyle değil, zihninde tiyatro sahnesi olarak gördüğü kayınvalidenin geri dönüşüyle de.
Hızla tabakı yerden alıp lavaboya koydu, musluğu açtı; sadece bulaşıkları değil, o anın tamamını yıkamak istercesine bir hareketti.
Emir! sahte bir tatlılıkla bağırdı. Ne sürpriz, bugün geç gelecek sandım!
Emir, kravatını gevşetmiş, göz altı morluklarıyla, iş dünyasının baskısıyla yıpranmış bir yüzle mutfağa girdi. Yıllar önce köyün toprak yolunda koşan çocuktan kalan bakış hâlâ içinde saklıydı.
Annesini yerde, kırık bir kuş gibi büzülmüş otururken gördü, bir an durdu.
Anne sesi kısık, kafası karışık. Burada neden oturuyorsunuz?
Fatma Hanım bakışlarını çiniğe yöneltti. Deniz hemen devreye girdi.
Ah, bu anneciğim gözlerini devirebilir bir tebessümle söylerken, ona her zaman kalkma demiştik ama kendisi tek başına mutfağı temizlemek istiyor. Kalkmaya çalışırken dengesini kaybetti, tekrar yere yığıldı. Ben de ona bir tabak yemek verirken ona yardım ediyordum.
Yalan Fatma Hanımın sesinden bir tel gibi bir şey geçti.
Deniz, gelin çocuğunun ayağını hafifçe bastı; sadece ikisinin duyduğu sessiz bir uyarıydı.
Değil mi, Fatma Hanım? çocuğu elleriyle sımsıkı tutup sordu. Tekrar takıldı mı?
Emir bir kaşını kıstı. Bir şeyler uyuşuyordu.
Soğuk yemek kokusu hâlâ havada süzülüyordu; musluk açıkken bile. Lavabodaki tabaktaki yapışık pirinç, sararmıştı. Tavuk taş gibi sertleşmişti. Ve annenin ifadesi sadece bir kayma değil, utanç ve aşağılanmaydı.
Anne, neden ağlıyorsun? diz çökerek yanına oturdu. Bir şey mi acıdı?
Fatma Hanım gülümsemeye kalktı; dudağı titredi.
Hayır evlat, sadece yaşlılık boş bir hüzün. Her şey biraz fazla duygulanıyor.
Emir kolunu inceletti; mor bir iz buldu.
Bu ne? sesindeki ton ciddileşti. Nereden düşmüş?
Dolap kapısına çarptım, birkaç gün önce uydurdu Fatma Hanım.
Deniz bu sırada buzdolabına yöneldi, sıradan bir tavırla.
Emir, bir kahve ister misin? taze ekmek yaptım. Anneniz yedi, ama sen ister misin, ısıtıp servis ederim
Emir yavaşça ayağa kalktı, anneye bakarken cevabı beklemedi.
Anne, neden yerde oturuyorsun? ısrarla sordu. Sandalyen, kanepen, hatta yatak var Neden burası?
Fatma Hanım ağzını açtı, kapadı; utanç boğazında düğüm gibi sıktı. Oğlunu utandırmak, evliliğini karanlık bir çatlağa sürüklemek istemiyordu. Hayatı boyunca Javiere (Emire) bir şehir hayatı, bir eğitim, bir ev vermek için fedakârlık yapmıştı. Şimdi ise bu evdeki karmaşanın kaynağı olmak istemezdi.
Bazen boğazını yuttu, susuz bir çiçeğe su vermek gibi seramik daha soğuk, sırtım ağrıyor burası daha iyi geliyor.
Emirin gözleri karardı. Annesinin işe bulaşmayan çabalarını tanıyordu. Deniz, havayı hissetti ve tezgaha yaslandı, sahte bir gülüşle.
Ah, Emir, böyle mi? Annenin bu takıntıları Ben her şeyi onun uğruna yaparım. Doktor, kıyafet, hatta onun bir kötü karakter olduğuna inanıyorlar
Emir, karısını döndürdü.
Seni hain diye çağırmadım sakin bir sesle. Sadece bu evde ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Deniz kollarını kesti.
Gerçek şu ki, annen yaşlanmayı kabul etmiyor patavatsızca söylerken yalnız yapması gerekeni istiyor. Bir huzurevi, profesyonel bakıcılara ama sen hâlâ görmezden geliyorsun.
Fatma Hanım gözlerini kapattı; huzurevleri kelimesi ona bir soğuk rüzgar gibi çarptı.
O, engel değil Emir, sert bir sesle karşılık verdi. Bu ev de onun evi.
Deniz, alayla güldü.
O da mı ev? tekrarladı. Kaç yıldır? Tabloyu imzalayan kim? Tuğlaları kim ödeydi?
Emir derin bir nefes aldı.
O, benim hayatımın ilk tuğlasını koydu dedi. O olmadan okula gidemem, şirket kuramam, ev almazdım. Anneni böyle konuşma.
Deniz gözlerini açtı, şaşkınlıkla.
Sen de bağırıyorsun sesindeki ton pek alışık olmadığı bir sertlikti.
Emir, teşekkür borcu dediği gibi bir dram sahnesi başlatmakla tehdit etti.
Şimdi bir şeyler pişireceğim, yeni bir tabak dedi. Ve sonra konuşuruz.
Deniz alaycı bir kahkaha attı.
Sen de mutfak başına geçeceksin mi? büyük bir işadamının ocakta çırpması…
Emir, sesini yükseltmeden, Fatma Hanımı yavaşça kaldırdı. Vücudu hafif, ama zayıflamıştı.
Kilo kaybetmiş endişeyle sordu. Son kontrolünden beri?
Yaşlanmak bizi kurutur şakayla yanıtladı Fatma Hanım. Endişelenme.
Emir bir sandalye çekti, annesini oturttu, buzdolabı açtı; yumurta, domates, soğan, bir tutam zeytinyağı. Uzun yıllar önce bahçeden toplanan yumurtayı çırpıyordu; çocukken annesinin çabuk biten ekmeğini gördüğünde bir yumurta çırpmak bile bir ritüeldi.
Deniz, öfkesiyle izlerken, Emire seslendi.
Çok abartıyorsun sözcükler bir suikast gibi çarptı. Bu sadece çürük bir yiyecek onu atacakmıştım, o ısrar etti.
Emir yumurtaları bırakmayı bıraktı.
O, çürük yemek yiyip yere oturmayı mı zorladı? dönerek sordu.
Deniz boğazını çırttı.
Sen anladın sözcükleri kaçtı… O, tabakları itip bir yardım istemedi ama
Yeter Emir, sesini keserek. Bu konuşma daha sonra. Şimdi anneme düzgün bir yemek ver.
Yemek basitti ama saygı doluydu: yumuşak omlet, taze pilav, sıcak fasulye, bir dilim avokado. Emir bütün tabakları bir tepsiye koyup annesine masada servis etti; yere değil, sandalyeye.
Ye, anne sevgi dolu bir sesle. Sıcak.
Fatma Hanım tabağa bakıyordu, bir ziyafet gibi; boğazı sıkışmış, yemek neredeyse inemiyordu.
Sen yorgunsun fısıldadı. Çalışmadan bıktım.
İşten eve döndüğümde annemi zeminde çöp gibi görmem beni yorar dürüstçe cevap verdi Emir. Bu benim ruhuma dokunur.
Bir lokma yedi, gözyaşları tekrar akmaya başladı.
İyi mi? sordu.
Evet anne onayladı, ama gözleri hâlâ damla damla.
Deniz, telefonundan gözünü ayırmadan, odanın köşesinde kaydırıyor, iki yüzlü bir korkuyla bir kez daha evin kontrolünü elde etmeye çalışıyordu.
Akşam, Emir annesini yatak odasına götürdü; yastığı düzenledi, battaniyeyi hafifçe çekti.
Yarın doktora gideceğiz dedi. Yeni tetkikler, sonra anne.
Fatma Hanım başını eğdi.
Emir karının
Karım her şeyi cevaplayacak araya girdi Emir, sesindeki sertlik bir fısıltı gibi. Ama gerçeği duymalıyım. Sessiz kalmakla beni korumaz. Şimdi, ne olursa olsun, bana söyle.
Ağlaması bir düğüm gibi birikmişti; cesaret bir kıvılcım gibi yanıyordu.
Bir gece mırıldandı. Beni yerde yemeğe zorlayarak seninle bir an dahi huzur bulamadım. Lütfen bir gece daha uyuyayım, yerde oturmadığım bir gece
Emir onu gözleriyle izledi; yılların yorgunluğu ve çocuğun göz kırpması bir arada.
Tamam dedi yumuşak bir sesle. Yarın
Alın üstüne bir öpücük kondurdu, odayı terk etti. Koridorun sonunda Deniz bekliyordu.
Şimdi konuşalım mı? kollarını çarpıttı.
Konuşuruz Emir, düşük bir sesle. Ama bağırarak değil.
Salonun koltuğuna oturdu; Deniz karşısındaki koltukta oturdu. Sessizlik bir ölçü gibi süzüldü.
Şimdi ne? Deniz başladı. Beni suçlayacak mısın, sesimi duymadan?
Emir yüzünü elleriyle sildi.
Annenin evde ne olduğunu anlamaya çalışıyorum dedi yorgun bir sesle. Bu ev değişti, rutin kırıldı. Ama şiddetle acımasızlık arasında bir fark var.
Deniz kaşlarını kaldırdı.
Acımasızlık mı? ters bir sesle. Gündüzümde yaşlı bir kadına çürük yemek atmak başka bir isim bulamıyorum.
Deniz koltuğa vurdu, öfkesi bir çığ gibi patladı.
Bilmiyorsun! bağırdı. Sen dışarıda işinle meşgulsün, bir dizinin kahramanı gibi beni öpüyorsun, benimle aynı çemberde değilsin! O ilaçları unutuyor, kahveyi döküyor, gardırobumu kirli ayaklarla işaret ediyor, televizyonu çığ gibi açıyor, çocuklarla kavga ediyor Ben tek başıma her şeyi hallediyorum! Yorgunum, Emir!
Çocuklar? Emir kesti. Okula gidiyorlar, burada bakıcı var. Sen sadece yemek odasına inip bizimle oturmuyorsun.
Deniz, bir an sustu, gözleri kırılgan bir ışıkla parladı.
Ben aile imajını koruyorum! savundu. Toplantılar, sosyal sorumluluklar Senin annenin kıymetini azaltmak, bir otel beş yıldızlı servisinde bir çatal gibi
Deniz, sus Emir, alçak bir sesle ama çelik gibi. Burada annenin hak ettiği bir saygı var. Senin görünüm yoksa, işin de yok.
Sokak sesleri bir an sustu; evde bir ağırlık hâlâ asılıydı.
Ne söylüyorsun? Deniz, alaycı bir gülümsemeyle. Senin annene bir otel çatalı vermek gibi bir şey?
Ben sadece bir yemek hazırladım, anneme yeni bir tabak dedi Emir. Sonra konuşuruz.
Deniz, gözlerini kısarak, bir kez daha bağırdı.
Sen çok fazla kurtarıcısın! bağırdı. Anlamıyorsun ki benim bir şeyler vermem gerek! Şimdi, bir gece daha, yerden yemek yememi isteyecek Bu kadar!
Emir, bir kez daha susmadı.
Ben bir avukat, bir raporu, bir raporu, bir tıbbi raporu alacağım. Kanıt, rapor, bir hak. Sonra bu evdeki görünmez zincirleri kıracağız.
Deniz bir çığ gibi kahkaha attı.
Hadi gel, arabada bekliyorum dedim. Çıkmak istemiyorum, ama seni evden atacağım.
Emir, bir karar verdi; bu ev benim, adımı almıştım diyerek, taşınma planını yürüttü, valizler odalara doldu. Fatma Hanım, odadan gelen çırpınan sesleri duydu; başlangıçta korktu, sonra bir özgürlük rüzgarı gibi esti.
Aylar sonra, ev yeniden inşa edildi; Fatma Hanım bir bakım hizmeti buldu; Elif adında, yaşlı ama enerjik bir kadın; Ben yaşlı değilim, sadece tecrübeli bir kadınım dedi.
Elif, Fatma Hanıma gülümseyerek, Kıyamet değil, iki yaşlı birlikte bir çay demleyelim mi? dedi. İkisi birlikte hamur yoğurur, eski köy şarkılarını söyler, bir arada çay içerdi.
Emir, haftada bir iki gün evden çalışır, annesiyle birlikte yemek yer, birlikte oturur, bir zamanlar çökük mermer zemini hatırlayıp, artık orası bir hatıra, ama artık yalnızca ayaklar ayakta, dizler yere değil, sevgiyle oturur.
Bir gün, torunları Daniel, on yaşında, mutfağa girip bir dilim pasta bulur, annesine sorar:
Anne, gerçekten zeminde yemek yemiş miydin?
Fatma Hanım, Evet, önce bazen ama şimdi masada oturuyoruz. Neden? diye sorar.
Çünkü ben senin gibi bir yerin sadece masada oturması gerektiğini öğrendim der Daniel. Bir masada otururuz, göz göze bakarız, birbirimize değer veririz.
Fatma Hanım gülümseyerek, İyi ki sen varsın, torunum der ve bir öpücük bırakır.
Kasabanın kilisesinde bir pazar günü, rahip, sessiz bir sesle topluluğa hitap eder:
Ve herkes, sevgi ve adaletin ışığında, yeni bir sabaha doğru umutla yürümeye başladı.




