Mutluluğun Tarifi
O yıllar Sokağın girişinde herkes yeni taşınanları izliyordu, ikinci kattaki daireye kim geliyor diye merakla bakıyorlardı. Burası küçük bir Anadolu kasabasında, şehrin en büyük fabrikasının imalathanesinde ustabaşı olarak çalışan bir adamın ailesiydi.
Eski apartmanda ne işleri var ki? diye söylenmişti emekli Nermin Hanım arkadaşlarına, Onların bağlantılarıyla, yeni yapılan sitelerde güzel daireler kaparlardı hani.
Anne sen de her şeyi kendine göre düşünüyorsun! diye düzeltmişti kızı Şebnem, otuz yaşında hâlâ evlenmemiş, her daim bakımlı ve renkli allıklar içinde Buradaki apartman taş gibi, yüksek tavanlar, geniş oda, ayrı salon, geniş antre, balkon dedin mi oda gibi Hem hemen telefon da bağlamışlar dairelerine! Bizim binada üç telefondan biri onlarda, dokuz dairede sadece üç tane var
Senin aklın hep telefonda, diye azarlamıştı annesi Nermin Hanım, Komşuları bezdirdin. Sakın ha onların kapısını aşındırma. Ciddi insanlardır, işleri güçleri var
O kadar da ciddi değiller. Daha gençler, kızları var daha dokuz yaşında, adı Gülce, demişti Şebnem, kırgın bakışlarla annesine Benden pek farklı değiller yaş olarak, belki beş yaş büyüklerdir.
Zamanla komşuların yeni sakinleri saygılı ve nazik insanlar olarak tanımasına şaşmadık. Kadının adı Laleydi, kasabanın okulunda kütüphanecilik yapıyordu. Eşi Kemal ise fabrikada on yıldır çalışıyordu.
Şebnem, akşamları apartmanın küçük bahçesine inip kadınlarla oturduğunda hep bu aileden bahsederdi.
Kız sen nereden biliyorsun bunları? diye dalga geçerlerdi kadınlar, Gerçekten komşu savcısı gibisin
Telefonlarını kullanmamı izin veriyorlar, diye üstü kapalı bir gönderme yapardı Şebnem, bazı komşuların onu kapıda görünce, Yine uzun uzun konuşacak diye içeri sokmadığından dert yanarak.
Başlarda sık sık annesiyle evdeki sade elbiselerini giyinerek ya da süslenerek o aileye gidip telefonda arkadaşlarıyla sohbet ederdi Şebnem. Sanki dost olmak ister gibiydi.
Bir seferinde, Kemalin kasten televizyon izlediği odanın kapısını kapattığını fark etti. Hatta bu birkaç kez tekrarlandı. Şebnem konuşmayı bitirince, mutfağa Lalenin yanına uğrayıp teşekkür ediyor, ama Lale hep kısa bir selam verip çıkarken kapıyı da kapatmasını istiyordu.
Kapı kapanınca kilit hemen oturuyor, gösterirdi Lale elleri hamurda, Arkamdan çekiver.
Ne yapıyorsun ki yine? Yine poğaça mı? Ay maşallah sizin evden kurabiye kokusu eksik olmuyor Ben hiç beceremem. derdi Şebnem.
Sabah için peynirli çörek yapıyorum, sabah aceleye geliyor, akşamdan hazırlıyorum, diye gülümser, tekrar hamuruna dönerdi Lale.
Şebnem hafifçe burnunu kıvırıp sessizce üzülerek ayrılırdı. Onunla pek samimi olunmak istenmiyordu.
Bir akşam Kemal, Lale, anlıyorum hayır diyemiyorsun, ama bizim telefon akşamları sürekli onun için meşgul, arkadaşlarım ulaşamıyor, olmaz böyle, dedi.
Fark ettim, farkındayım, çok rahat girip çıkıyor. Sanki kendi eviymiş gibi oturuyor dedi Lale biraz burukça.
O akşam süslenip gelen Şebnem yine arkadaşını arıyordu.
Şebnem, daha konuşacak mısınız? Telefon bekliyoruz, dedi on dakika sonra Lale.
Şebnem anlayışla telefonu kapadı, ardından çantasından bir tablet çikolata çıkarıp, mutfağa geçti.
Bugün size tatlıyla geldim! Tanışma şerefine çay içelim.
Yine de, Lale nezaketle,
Olmaz, kaldırın lütfen. Gülce görür, istemez; ona yasak, alerjisi var. Bizde çikolata tabu. Kusura bakmayın, ama mümkün değil.
Nasıl yani, tabu mu? diyen Şebnem yüzü kıpkırmızı gitti.
Minnettarlığa gerek yok, ama bir daha telefon için uğramayın. Yalnız acil, doktor, ambulans, itfaiye işleri olursa, gece bile gelin. Onlar ayrı, dedi Lale zorlukla Kocamı işten arıyorlar, Gülce ders çalışırken sesi dağıtıyor, biz de sessiz olmaya gayret ediyoruz.
Şebnem çikolatayı alıp sustu. Kapıyı nazikçe çekti ve gitti. Ona olan tavırlarını anlayamayıp kesin kıskanıyor, genç ve güzel olduğum için beni kendi eşine kıskandı diye annesine şikayet etti.
O benden genç ve alımlı olduğumu biliyor tabii, işte kıskandı. Ben sadece samimi yaklaşmak istedim, bir bardak çay bile ikram etmedi, dedi.
Sen de bir tuhafsın kızım, dedi annesi Nermin Hanım, Her şey bahanesiyle başka aileye sürekli girilmez. Onların telefonuna ihtiyaçları yok. Demek istemediklerini belli ettiler. Sen ise küstün, kıskançlık çıkardın. Git kendi yuvan için uğraş, kendi telefonunu kur, senin komşuların aramak isterlerse gelsinler
Son barışma hamlesi olarak Şebnem bir defterle uğradı.
Size bir ricam var, bana şu peynirli çörek tarifini verir misiniz? Artık öğrenmem gerek.
Sen annenin defterine bak bence, dedi Lale şaşkınca, Ben hep göz kararı yaparım, sayılar yoktur, ellerim bilir. Ayrıca acelem var, çıkmam lazım. Annenin yanına, dedi tekrar gülümseyerek.
Şebnem kızardı ve evine döndü. Elbette biliyordu ki, annesinin mutfak dolabında kenarları yıpranmış bir defter vardı, içine küçük harflerle sayısız tarifler yazılmıştı; salatalar, köfteler, sulu yemekler Ve tabii en çok da pastalar, börekler, çörekler.
Aslında kendisi yapmak istemiyordu, annesi de kiloları ve yüksek tansiyonu yüzünden çoktandır pişirmiyordu. Fakat o gün, defteri açtı, reçeteye göz attı, şaşıran annesine döndü.
Bir şey yapmak mı istiyorsun yoksa? dedi Nermin Hanım merakla.
Bu kadar şaşırmana gerek yok, diye yanıtladı Şebnem, seçtiği sayfayı kenara ayırırken.
Sahi Sarpla yeniden mi görüşüyorsun? dedi annesi Tam bitti sandım, bütün eski flörtlerin gibi.
Nereden çıkarıyorsun, istersem döner yine peşimde dolaşır, diye kızdı Şebnem.
Hadi canım, etsene sen, çoktan evlenmelisin diye Annem tekrar sordu, sana tarif lazım mı, yardımcı olayım mı?
Gerek yok, hazırlanıyorum ben daha, dedi kızı.
Fakat birkaç gün sonra annesi eve döndüğünde, mutfağı mis gibi taze çörek kokusu sarmıştı.
Böyle bir şey var mı, mis gibi çörek kokuyor! Delirdin mi kız? âşık oldun galiba!”, dedi kadın şaşkınlıkla.
Bağırma tüm apartmana, gelsene tadına bak, poğaça değil, peynirli çörek, geleneksel usül, dedi Şebnem gülerek sofrayı kurarken.
Çay demlenmiş, masada bardaklar, çaydanlık ve güneş gibi parlayan peynirli çörekler duruyordu.
Kız senin elin iş tutuyor, dedi annesi, Birlikte ne vakit yapardık eskiden Unutmuş sandım ama, başarmışsın, helal olsun.
Dürüst ol ama, gerçekten olmuş mu? diye merak etti Şebnem.
Elin var, yapsana kendin bak, harika! deyip çaydan aldı Nermin Hanım. O an Şebnem, rahmetli babasının eski cümlesini hatırladı: “Bu yenir, vallahi yenir!” Bu en büyük iltifattı.
Pekâlâ, o zaman Sarpı çaya çağıracağım. Bu çörekleri de ona yapacağım. Sence sever mi?
Hem de nasıl! Benim de baban çöreklerimin hastasıydı, öyle ki benle de daha çok ilgilenirdi! Sen de pişir, çağır, ben de o esnada Hülya ablaya geçerim, film açarız. Yakışıklı avlamak sadece süslenmekle olmaz.
Artık Sarp, Şebneme daha sık gelmeye başladı. Artık eskisi kadar tartışmaz olmuşlardı, annesi de kızının daha fazla mutfakta vakit geçirmesine ve Sarpın ona yardım etmesine alıştı. Birlikte şen kahkahalar duyulurdu evden.
Aylar sonra, günün birinde Şebnem annesine, “Biz Sarpla nikâh başvurusu yaptık”, dedi. O anda Nermin Hanımın gözleri doldu, nihayet dedi sessizce.
Şebnem değişmişti. Zayıflamış, yaklaşan düğün öncesi fazlalıklarını vermeye çalışıyordu. Sarp ise sık sık,
Çörekleri bıraktın mı? Düğün için de pişirecek misin? diye sormadan duramıyordu.
Düğünden hemen önce, evde yapılan sade düğün hazırlığında üç kadın mutfaktaydı: Şebnem, annesi, bir de annesinin kız kardeşi. İki gün boyunca, yirmi kişilik bir davet için pişirdiler, kekler, börekler, çörekler, sarmalar
Sonra gençler evde kendilerine düşen büyük odayı ayırdılar. Bir yıl sonra apartmandaki herkesin evine telefon bağlandı. Şebnem mutluydu; artık aramaları kısa tutuyor, uzun uzun sohbet etmiyordu.
Rita, sonra konuşuruz, hamurum kabardı, Sarp işten gelecek, deyip hemen mutfağa koşardı Şebnem. Kasede pofuduk kabaran hamur onu beklerdi. Yakında doğum iznine ayrılacak, ama bir yandan peynirli çörekle kocasını mutlu etmeye devam edecekti. O da en az eşi kadar, mis gibi ev yapımı çöreğe doyamıyordu, huzurun ve mutluluğun kokusu evlerini sarıyorduVe bir akşam, mutfağın penceresinden sokağı seyrederlerken annesi sessizce gülümseyip Şebnemin omzuna dokundu.
Bak şu yeni taşınanlara, dedi alçak bir sesle. Kapının önünde küçük bir kamyon, dar merdivenden temkinli adımlarla içeriye giren başka bir aile Ellerinde bir kutu, başlarında titrek bir çocuk.
Şebnem yüzünde koca bir tebessümle hemen hamur ellerini temizledi, Anneme az önce öğrettiğim gibi, diye için için gülümsedi. İçinden geçen o eski duyguyubirinin evine yabancı hissedip hissedemeyeceğini, misafirliğin ağırlığını, kibarlığın dozunuartık çok iyi biliyordu. Kap daha sıcakken, küçük bir tabak çöreği tabağa dizdi, narince üzerini örttü. Sokağa indiler, annesiyle yeni komşunun kapısını çaldılar.
Kapı açıldığında şaşkın yeni komşuya yumuşakça uzattı tabağı; Hoş geldiniz, bu apartmanda gelenek olmuş, ilk akşam çörek paylaşılır, dedi. Çocuğun gözünde yanıp sönen mutluluk pırıltısı, annesinin minnettarlıkla dolu bakışı o günü unutulmaz kıldı.
O akşamdan sonra, herkes bilir oldu: Mutluluğun tarifi, yalnızca hamurda, peynirde, çörekte değil; biraz cesaret, bir tutam nezaket ve iyi komşulukla yoğrulmuştu.
Ve Şebnem, o eski deftere çocuklarının adını yazarken mırıldandı: Paylaşılan her tabak, evde huzur, sofrada neşe, yıllar boyunca kapanmayan bir sıcaklık olur. Mutluluğun tarifi buydu; eski bir defterde saklı, ama her gün yeniden pişirilen bir tarif Herkesin sofrasında, herkese yetecek kadar.




