Oksana’nın Yeni Yıl Masalı: Bir Ankara Akşamında Beklenmedik Bir Kar, Kırık Bir Bilek ve Hayatını Değiştiren Tanışıklık—Aşk, Anneler, Eski Eşler ve İyileşmek Üzerine Duygusal Bir Yılbaşı Hikayesi

İclal, müsait misin? diye sordu annem, odama kafasını uzatıp.

Bir dakika anne, hemen mailimi gönderip geliyorum, gözümü ekrandan ayırmadan cevap verdim.

Salata için mayonez yetmedi. Hesaplayamamışım. Dereotunu da almayı unutmuşum. Markete bir uğrasan, kapanmadan önce?

Tamam anne.

Kusura bakma seni tekrar rahatsız ettim. Saçını da yeni yaptırmıştın zaten. Bu bayram telaşı başımı döndürdü vallahi, diyerek içini çekti annem.

Tamam, hallettim artık, dedim, bilgisayarımı kapatıp anneme döndüm. Ne dedin?

Çizmelerimi ve montumu giydim, ama saçım bozulmasın diye şapka takmadım. Zaten market hemen bitişik apartmanda, üşümeyecektim. Dışarıda hafif bir ayaz vardı, incecik bir kar serpintisi, tam yılbaşı havasıydı.

Markette pek kimse yoktu. Kiminin telaştan bir şeyleri unutup koşturduğunu görebiliyordun. Dereotu neredeyse hiç kalmamıştı, yalnızca maydanoz ve yeşil soğanla karışık solgun bir paket vardı. Annemi arayıp sormak istedim yine de alayım mı, yoksa onsuz mu yapalım diye ama telefonumu evde unutmuşum. Biraz düşündükten sonra, yine de paketi aldım. Raflarda azalmış olan mayonezden bir paket seçip kasada ödedim ve marketten çıktım.

Marketten yeni çıkmıştım ki köşeden hızla dönen bir araba farlarını yüzüme tuttu. İçgüdüyle yana sıçradım. Çizmemin topuğu, ince kar örtüsünden gizlenen buzu yakalayınca kaydım ve kendimi yerde buldum. Elimdeki poşet de fırlayıp gitti.

Yerden kalkmaya uğraştım ama bileğimi bastırınca öyle bir acı saplandı ki gözlerimden yaşlar aktı. Cebimde de telefonum yok. Etrafta kimse yoktu, ne yapacaktım? Tam o sırada arabadan biri indiğini duymadım bile.

Kötü düştünüz galiba. Kalkabiliyor musunuz? Yardım edeyim, diyerek genç bir adam bana doğru eğildi.

Sanırım ayağımı kırdım sayenizde! Şurada araba sürüyorsunuz, yolu buz pistine çevirdiniz! dedim, sinirle elini geri iterek.

Topukluyla bu saatte ne işiniz var, kendi düşmüşsünüz, dedi, o da biraz sertçe.

Git işine, dedim, burnumu çekerek.

Burda sabaha kadar mı oturacaksınız? Ben kötü niyetli biri değilim. Nerede oturuyorsunuz?

Şurada, diyebildim, karşıdaki apartmanı işaret ederek.

Birden adam ortadan kayboldu. Birkaç dakika sonra motor sesi duydum. Araba geri gelip önümde durdu.

Şimdi sizi kaldırmam gerekecek, sakın acıyan ayağınıza basmayın. Bir, iki, üç… daha kızmaya fırsat bulamadan, bir hamlede kaldırdı ve yavaşça sağlam ayağımla kaldırdı. Diğer ayağımı yere basmamaya çalıştım.

Durabiliyor musunuz? diye sordu kapıyı açarken. Şimdi bana tutunun ve oturun.

Poşetim, diye bağırdım, arabaya otururken.

Adam poşeti yerden aldı, arka koltuğa koydu.

Apartmanın önünde beni arabadan çıkarmama yardım etti ve sonra döndü, birden beni tamamen kucağına aldı. Ayağıyla kapıyı kapattı.

Apartmanın giriş kapısında durdu.

Anahtar çantada mı? Evde kimse var mı?

Annem var.

O zaman kapı kodunu gir ve anneni çağır.

Apartmanda asansör olmadığı için beni üçüncü kata kadar kucağında taşımak zorunda kaldı. Ben de ona sıkı sıkı tutundum. Nefes alışları hızlanmıştı, alnından terler süzülüyordu eski loş ampullerin altında. Oh olsun, bir daha market önünde hız yapamazsın, diye içimden geçirdim biraz sinirle.

Bırakabilirsiniz. Kalanı ben çıkarım, dedim dairemizin kapısında.

Adam hiçbir şey demedi, sadece nefes nefeseydi. Bir anda kapı açıldı, annem kapıda belirdi.

İclal? Ne oluyor?

Adam hızla annemi geçip içeri girdi. Annem de şaşkınlıkla ona yol verdi. Adam beni yavaşça yere bıraktı, ağır bir nefes aldı.

Bir sandalye getirin, dedi anneme, hâlâ korkmuş bir halde askılığa tutunan anneme.

Annem mutfaktan sandalye getirdi, ben de hemen acıyan ayağımı uzatıp oturdum. Adam önümdeki dizine çöktü.

Neler oluyor burada? dedi annem.

Adam annemi duymadı bile. Bir eliyle ayağımı tutup diğer eliyle çizmemin fermuarını ani bir hareketle açtı. Canım yanınca bağırdım.

Ne yapıyorsunuz? Çok acıyor!

Ne oluyor! Yapmayın! Annemle aynı anda bağırdık. Bileğim hızla şişip morarıyordu, çorap üzerinden bile görünüyordu.

Ambulans çağıracağım, dedi annem.

Sadece çıkık. Ben doktorum. Buz getirin, çabuk! diye emretti adam.

Annem hemen mutfağa koştu, bir torba dondurulmuş tavukla geri geldi.

Şunu bileğine koyun, dedi adam ve kalkıp kapı koluna yöneldi.

Gidiyor musunuz? diye sordum ürkekçe.

Arabadaki elastic bandajı almam gerek. Ayrıca çantanızı da getireyim, dedi ve çıktı.

Çantanı arabada mı bıraktın? Kim bu adam? Annem bana eğilip dondurulmuş tavuğu bileğime koydu.

Acıdan nefesimi tutmaya çalıştım.

Köşeden araba çıktı, ben de yere düştüm. Beni eve kadar getirdi. Daha fazlasını bilmiyorum.

Dolandırıcı mı acaba? Çantanı alıp kaçar mı? Çantanda kartlar, anahtarlar var. İclal, istersen polisi arayalım, dedi annem fısıltıyla.

Ne polisi anne? Beni soymak istese, marketin orada bırakırdı. Beni eve kadar getirdi.

Bilmiyorum… dedi annem, ama emin olamamıştı.

Tam o sırada kapı zili çaldı.

O geldi. Anne, açar mısın? dedim.

Adam odaya girdi, hem bana hem de anneye dikkatlice baktı, çantamı vestiyere koydu.

İsterseniz içindekilerini kontrol edin, dedi ve ceketini çıkarıp yere serdi, dizini üzerine koydu.

Şimdi canın acıyacak. Çıkığı yerine oturtmak lazım. Sandalyeye sıkı tutun, daha kolay olur.

Bir eliyle ayağımı kavradı, hafif büktü. Acıdan inledim, dişlerimi sıktım.

Sizin mutfakta bir şey yanıyor, dedi birden anneme.

Annem hemen mutfağa koştu.

Bir anda öyle bir acı girdi ki bileğimde, gözüm karardı. Bütün omurgamdan başıma tırmandı ağrı.

Sakin ol, şimdi daha iyi olacak, dedi adam sessizce.

Annem gelip de kapıda donakaldı, ben ağlıyordum.

Fırında bir şey… dedi şaşkınca, ama adam sözünü kesti.

Çıkığı yerine oturttum. Birkaç gün acır, üstüne basma, dedi ve dikkatlice ayağımı yere indirdi, montunu giydi.

Çok teşekkür ederiz. Hakkınızda çok kötü düşündüm, kusura bakmayın, dedi annem. İsterseniz kalın biraz? Yılbaşına çok az kaldı. Eve dönmeniz zor olur şimdi. Zaten her şeyim hazır, dedi aceleyle.

Adam bir an sustu, düşündü.

Rahatsızlık da etmem inşallah.

Estağfurullah. Hatta bize yardımcı olup şampanyayı açarsınız.

Anne! dedim anneme bakarak.

Ne var bunda? Ben fırından eti çıkarayım, genç adam, siz de İclale yardım edin, dedi annem.

Onun koluna tutunarak zıplaya zıplaya salona gittik. Ayağım ağrıyordu, ama ona yaslanmak da hoşuma gitmişti, kolunun sıcaklığı iyi geldi.

Sağ olun, dedim, kanepeye oturup ayağımı uzatırken.

Asıl ben özür dilerim, size zarar verdim, dedi adam.

Yok, sizin bir suçunuz yok. Zaten ben de ani hareket ettim. Adınız ne bu arada?

Adım Tolga. Sen de bana sen diyebilirsin istersen.

Tamam. Gerçekten doktor musun?

Cerrahım ben. Akşam marketten bir şey alacaktım da… dedi, yanımda kanepeye otururken.

Eşiniz bekliyor mu sizi şimdi? Merak eder diye düşündüm…

Eşim altı ay önce terk etti. Artık benimle yaşamak istemediğini söyledi. Hafta sonu bile sürekli hastaneye çağırıyorlar, sıkıldı. Kızını da alıp annesine gitti.

Eminim şu anda çok kötü görünüyorumdur, dedim mahcupça.

Bilakis, tam tersi, dedi ve bana gülümsedi.

Yılbaşını böyle üç kişi birlikte geçirdik. Yılbaşı nasıl geçerse, yılı da öyle geçer derler.

Tolga gece gidince annemle yatmaya geçtik. Uyuyamadım. O güçlü kolunu hâlâ belimde hissediyordum. Beni taşıdığı anları hatırlıyor, dokunuşlarını düşlüyordum. İnsan böyle bir şeyi unutabilir miydi?

Sabah ayağımın üstüne basabiliyordum. Bileğim daha çok şişmişti, bandaj sıkıydı. Ama yürünebiliyordu.

Tolga tekrar geldiğinde sevincimi gizleyemedim. Bandajı çözüp yeniden sardı.

İyi görünüyor. Basabiliyor musun?

Sen demiştin dün senli benli olduk di mi? Basabiliyorum, dedim.

Çay içer misin? dedi annem.

Sonra, nöbete yetişmem lazım, dedi Tolga.

Yine gelecek misin? diye ekledim hızlıca.

Tolga gülümsedi.

İki ay içinde ben Tolganın evine taşındım.

Daha boşanmadı bile! Ya karısı geri dönerse? diye mızırdandı annem, ben valizimi hazırlarken.

Dönmez. Tolga da söyledi, onun da hayatında biri varmış.

Bilemem, acele etmesen diyorum, dedi annem.

O yıl dolu dolu geçti. Tolganın kızını her görüşüne için için kıskanıyordum. Eski karısı da sürekli işin içindeydi. Kadını görmüştüm, çok da güzeldi.

Onunla yaşarken, Tolganın eski eşini anlamaya başladım. Gerçekten sürekli hastaneye, acile çağırıyorlardı. Hafta sonu, bayram yoktu; bir de gece nöbetleri… Hastanedeki genç hemşireler de cabasıydı. Tolga gibi bir adama âşık olmamak zordu. Ama ne zaman yanında olsa, dünyanın en mutlu insanı oluyordum.

Bir yıl geçti, yine de o yıl hep mutluluk doluydu. Yalnız bir türlü boşanamadı. Sadece bu içimi burkuyordu. Annem de sürekli aklıma giriyor, adamla konuş, ne istediğini açıkça sor, deyip duruyordu. Ama ben hep geciktiriyordum.

Yılbaşı arifesinde mutfakta koşturdum. Salonda ışıl ışıl yılbaşı ağacı vardı. Yatak odasında ise yeni aldığım elbisem hazırdı. Fırına baktım, telefon çaldı. Odaya geçtiğimde Tolga cam kenarında biriyle konuşuyordu.

Tamam, şimdi geliyorum, dedi ve bana döndü.

Yine hastane mi çağırıyor? dedim sesi titreyerek.

Hayır. Eski eşim aradı. Kızım ağlıyor, babam olmadan uyumam diyor. Hemen gidip döneceğim.

Tolga, yılbaşıya üç saat bile kalmadı… zor tuttum kendimi ağlamamak için.

Merak etme, uykudan önce dönerim. Hediyesini de veririm. Hemen gelirim, deyip yanağımdan öptü ve gitti.

Kendimi kıskanmamaya, kaygılanmamaya ikna etmeye çalıştım ama başaramadım. Tüm hazırlıklar bitmiş, elbisemi giymiştim. Saatler ilerledikçe Tolga dönmedi. Aramadım, arabada olabilirdi. Mesaj attım, cevap gelmedi.

Beklemekten ve belirsizlikten yorulup, hazırladığım sofraya bakıp mumları üfledim. O anda Tolganın eski eşini daha iyi anladım. Ya gerçekten annemin dediği gibi karısı geri dönmeye karar verirse? Ben ne yaparım? Çünkü Tolgayı çok seviyordum.

Daha fazla bekleyecek gücüm kalmadı. Aklıma alt kattaki yaşlı komşu geldi. Hiç çocuğu olmamış, hiç evlenmemişti. Tolga da demişti, ömrü boyunca yalnız yaşamış. Ben de şimdi yalnızdım. Yılbaşını yalnız geçirmek insana dokunuyor. Mutfaktan iki kap aldım, birine salata, birine pasta dilimi koyup yaşlı kadının kapısını çaldım.

Birkaç defa seslendikten sonra gözü pek görmeyen ninesi kapıyı açtı.

Size salata ve pasta getirdim. Kırılmazsanız, birlikte oturup yiyelim mi?

Gel bakalım, dedi.

Biraz büzülmüş, yaşlıca bir kadındı. Ama ev tertemizdi, sıcak ve samimiydi. Ne ağaç, ne de süslü bir masa vardı, sadece küçük bir televizyon açıktı.

Bak işte, dedi, getirdiğim kapları masaya koyarken.

Sağ ol kızım. Otur. Ben çayı koyarım, dedi ve mutfağa yöneldi.

Sen Tolga Beyle mi yaşıyorsun? çayı dökerken sordu.

Evet, dedim ben de.

Yaşlı kadın başını salladı, onaylar gibi.

Onun karısı kimseyle selamlaşmazdı, burnunun ucunu görmezdi. Sadece kendini düşünürdü, çalışmazdı bile. Sen öyle değilsin. Yine acile mi çağırdılar?

Kızına gitti, dedim.

Tekrar başını salladı.

Döner kızım, merak etme. O aklı başında, efendi adamdır.

Siz hiç evlenmediniz mi?

Benim bütün ömrüm tek başıma geçti. Gerekirse çocuk da yapılmalıymış o yaşta. Ama işte, neyse… Benim de bir sevdam vardı, çocukluk aşkımdı. Ama bir arkadaşım aramıza girdi.

Nasıl yani?

Liseden mezun olunca hemşirelik okuluna gittim, şehre taşındım. Oysa sevdiğim, Fikret köyde kaldı. O yılbaşının gecesi okuldan sonra otobüsle ona gitmek istedim. Otobüs arızalandı, lastik patladı. Hava iyicene karardı. Cep telefonu yok tabi. Şoför yardım için yakındaki köye gitti, biz otobüste kaldık. Yılbaşı yaklaşıyor…

Yürümeye başladım. Belki yolda otobüs beni yakalar diye düşündüm. Ama kar fırtınası çıkınca, geri dönmedim. Aşk dedikleri böyle bir şey işte. Yolda yılbaşını karla, fırtınayla geçirdim.

Eve vardığımda yüzüm, parmaklarım donmuştu. Dört gün ateşler içinde yatmışım. Ayıldığımda arkadaşım gelip, Fikret artık benimle, ben ondan hamileyim dedi.

Ona sormak istedim, ama onu affedemedim, çok genç ve gururluydum. Şehre döndüm, onun yüzünü bir daha görmedim. Sonra öğrendim ki arkadaşımın hamileliği yalanmış. Fikret üzüntüsünden içmiş içmiş, bir kış günü evinin önünde donup kalmış…

Bir daha kimseyle evlenemedim. Hep onu sevdim. Affetmedim, hayatım da böyle geçti. Keşke o zaman konuşup barışabilseydim. Her şey başka olurdu, derken yaşlı kadın gözlerini silerken ağladı.

Seni hep camdan görüyordum. Tolga Bey seninle hiç bu kadar mutlu olmadı. Eğer seviyorsan onu, affet, kıskanma. Hatta birlikte bir yere gidin bence. Eski karısı huzur vermez sana. Benim hatamı yapma kızım, kalbindekini dinle.

Daireme döndüm, sofrayı kaldırdım, yiyecekleri buzdolabına koydum. Tolga ancak ertesi gün geldi.

Özür dilerim. Nasıl oldu inan bilmiyorum. Galiba çaya bir şey kattı, ancak bir saat önce uyandım, başım zonkluyor.

Neden ondan boşanmıyorsun? Hâlâ seviyor musun onu?

Tabii ki hayır. Sen de tanısaydın, bana sormazdın. Ben çocuğumu seviyorum. İclal, seni bekletmişim, aklından neler geçtiğini biliyorum. Hiçbir şey olmadı aramızda, bana inanıyor musun?

Yanına gidip boynuna sarıldım, gözlerinin içine baktım.

Gidelim buradan. Nereye olursa olsun. Her yerde hastane var. Sen iyi bir cerrahsın…

Şimdi konuşacak halim yok. Kafam kazan gibi. Sonra konuşuruz, tamam mı? Seni seviyorum.

Tolga hemen uyuyakaldı, ben de yanına uzanıp yaşlı kadının sözlerini düşündüm.

Onun kızı daha çok küçük. Çocuklar çabuk unutur. Yarım yıldır birlikte yaşamıyorlar. Bütün bu oyunları eski karısı kuruyor. Belki tek istediği benim pes etmem, Tolgadan vazgeçmem. Boşa uğraşıyor. Ben onun için savaşacağım. Uyanınca bunu mutlaka konuşacağız…

Yılbaşı ağacının ışıklarını kapatıp Tolgaya sımsıkı sokularak uzandım.

Aşk… Bu kelime her şeyi anlatamaz. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Her biçimde, her tonuyla. Ama seni seviyorum.

Annie Halldan:
Seviyorsan, her şeyi affedebilirsin… Ama bir şeyi asla: Seni artık sevmemelerini.O yılbaşından birkaç gün sonra Tolgayla bavulumuzu topladık. Annemi öptüm, korkma, her şey güzel olacak dedim, hem kendime hem ona. Koca şehir bizi bekliyordu; üzerinde kar taneleri dolaşan yeni bir başlangıç.

Taşındığımız ev küçük, sıcacık, manzarası garnitürlü apartmanlar değil, upuzun gökyüzüydü. Her sabah Tolga hastaneye giderken bana kapıda dönüp şöyle derdi:
Akşam kesin geliyorum, bu sefer söz. Yılbaşında verdiğim sözü tutmak istiyorum artık.

Bazen yine yalnız kahvaltı yapardım, bazen soğuyan yemeklere bakıp içim burkulurdu; ama kapı her açıldığında Tolganın ayak seslerini, kolunu, gülüşünü beklemek de hayatın bir parçasıydı.

İlkbahar gelip pencereyi açtığım bir sabah sevinçle ona haber verdim:
Hastaneye gitmeden önce bir şey söyleyeceğim.
Tolga elini elimin üstüne koyup fısıldadı:
Ne oldu?
Hamileyim.

Tolga gözlerime kocaman bir gülümseyişle baktı, sonra beni kucaklayıp döndürdü, sokakta yürüyen biri şaşkın şaşkın bize bakıyordu ama kimseye aldırmadık.

O gün, eski hikâyemizi, canımın yandığı ve kalbimin ta derininden evet dediğim o yılbaşını düşündüm. Dışarıda rüzgâr eserken, içeride çocuk sesleri, kahkahalar ve umut dolu fısıltılar çoğalacaktı.
Ve dedim ki kendi kendime:
Bazen hayat, market dönüşü yerde kaldığın, çaresiz hissettiğin bir anda başlar. Bazen de o çaresizlik, bir ömrü paylaşacağın insanı yanında bulursun diye gelir.

Sonraki yılbaşında sofrada üç kişiydik. Ve biliyordum; aşk, hayatta insanın başına gelen en tuhaf, en güzel kazaydı.
En güzel tesadüf, en güzel başlangıçtı.

Rate article
Lifequest
Oksana’nın Yeni Yıl Masalı: Bir Ankara Akşamında Beklenmedik Bir Kar, Kırık Bir Bilek ve Hayatını Değiştiren Tanışıklık—Aşk, Anneler, Eski Eşler ve İyileşmek Üzerine Duygusal Bir Yılbaşı Hikayesi