Üçüz doğurdum, kocam korkup kaçtı – hatta hastaneden bile beni karşılamadı.

Üç bebek doğurdum, ama kocam korkuya kapıldı, birden kayboldu doğum odasından bile benimle kalmadı.

Üç bebek mi? Sen gerçek bir kahramansın, Vali Yıldız! Hepsi sağ; bir erkek ve iki kız çocuğu! Bu bir mucize!

Ben sadece bir anne, diye gülümsedim yorgunluğun sisinin içinde, son on sekiz saatte yaşananları kavramaya çalışırken.

Bu gerçekten bir mucizeydi, aynı zamanda bir kaygı kaynağı. Doğum odasındaki ilk günler sis gibi geçti yorgunlukla sınırsız mutluluk arasında bir denge.

Sert bir hastane yatağında uzanıyordum, zor doğumun ardından güç toplamaya çalışıyordum, ve Fikretin ilk kez çocuklarımızı göreceği anı hayal ediyordum.

Akşam düşüncelerimde Alinin gözleri, kızların ise benim gibi koyu kahverengi saçları vardı. Doktorlar, tüm tıbbi işlemler tamamlanır tamamlanmaz bebekleri getireceklerini vaat etti.

Fikretin yarın gelmesini bekledim ama o gelmedi. Postaya bir not bıraktım, belki bir telefon kaçırmıştır diye düşündüm. Köydeki tarım müdürlüğü üç gündür tarlaları dolaşıyor, belki de orada takılmıştır?

Üçüncü gün bana bir kavanoz komposto, taze lor, temiz bezi getirdiler. Ama bu onun gönderisi değildi komşu kadının nazik bir yardımıydı.

Kırtaslı bir kağıda şu satırlar yazılmıştı: Fikret yine içki içiyor, Vali. Dede Ahmet seni alacak sanırım. Merak etme, omuz veriyoruz. İmzalar: Ayşe, Fatma, Hatice.

Ellerim birden soğudu, yapışkan bir korku derime işledi.

Beş gün önce sadece ilk çocuğunu bekleyen bir köy kadınıydım, şimdi ise babası bile görmek istemeyen üç çocuğun annesiydim. İhanet hissi göğsümü sıkıyordu.

Koridordan ağır adımların sesi duyuldu.

Vali, dedi hemşire Gül, Dede Ahmet seni almaya geldi, yan komşumuz diyor. Tahmin et, gölde bir araba ile geldi! Depo girişinin yanında, yemekhanenin karşısında bekliyor.

Hemşire çabuk çabuk eşyaları topladı, bebekleri giydirdi. Ellerini ustalıkla, güvenle, şefkatle hareket ettirerek miniklerimizi battaniyelere sardı.

Al, uzattı bir paket. Bu büyük kızın.

Elifi kucağıma aldım. Onu sessiz demeyi seçmiştim; üç bebekten en sessiz o. Jinekolog, iki dakika önce dünyaya geldiğini söylemişti.

Diğer kızı Zeynep koydum güçlü olacağına inandığım bir isim. Erkek çocuğa da Ali adını verdim, dedem gibi.

Bahçeye çıktım, her adımım bedenimde bir çarpıntı gibi yankılandı.

Dede Ahmet eski bir araba, içine oturmuş inatçı bir kız atla duruyordu. Bizi görünce kar içine bir sigara attı.

Hazırsın anne? Hadi gidelim, diye mırıldandı, hemşireden iki beşiği alıp hazırlanan örtülere koydu. Yola çıkıyoruz.

Ben suskun kaldım, kar kalınlaşıyor, ama yolu çamura gömülmüş, araba çamurda nazikçe süzülüyordu.

Dede arada sırada dizginleri hafifçe çekiyor, kendi kendine mırıldanıyordu. Köy tarlalarını, orman kenarını, çayırlı bir köprüyü geçtiğimizde uzaktan evimizin çatısı göründü.

Biraz daha dayan, homurdandı, beni arabadan indirmeme yardım ederken.

Bebekler arabada kaldı, bir an bile gözümü ayırmak istemedim. Fakat kapıyı açıp ocakta odun yakmam gerekirken, Dede bebek beşiğini alıp elleri yorgun ama endişeli bir şekilde eve ilk adımı attı. Ben de peşinden giden bir gölge gibi içeri girdim.

Oda ortasında Fikret duruyordu. Açık bir bavul, dağınık eşyalar arasında. Başını kaldırdı ve bana yabancı bir bakış attı.

Ne oldu? sesim boğuk, kendi kendine konuşuyormuş gibi çıktı.

Hazır değildim. Üç bebek beklemezdim, dedi gözleri bana kayarak. Kendin halledeceksin. Affet.

Dede Ahmet beşiklerini şöminenin yanına özenle koydu, boynundaki damarlar kanla dolmuş gibi beliriyordu.

Delirdin mi, Fikret? Üç çocuğu ve annesini bırakıp gidecek misin? sesi gök gürültüsü gibi çaldı.

Karışma, yaşlı! diye bağırdı Fikret, tekrar eşyalarla uğraşmaya başladı.

Vicdan yok! Dede Ahmet omzunu sıktı, ama Fikret çantasını bağlayıp kaçtı.

Fikret, bir adım attım öne, en azından bir bak da onlara

O, beşiklere bakıp sessizce kapıya yöneldi, bahçeyi geçti, çit üzerinden çıktı ve kar fırtınasında kayboldu. Sanki hiç var olmamış gibi.

Yere oturdum, içimde bir şeyler söndü. Nefes alıyordum ama yüreğimde bir boşluk hâkimdi.

İlk yıl bir sınavdı; düşman bile istemezdi böyle bir denemeyi.

Her sabah şafağa kalkar, gece yarısına kadar bezi, bodysi, biberonu, emzikle uğraşırdım. Hayat sonsuz bir bakım döngüsüne dönüştü. Birini beslerken diğeri ağlardı

Üç çocuğu sarmışken yeniden aynı noktaya dönüyordum. Ellerim sürekli yıkama suyu ve deterjanla çatlaklar içinde, parmaklarım nasırla kaplıydı.

Mucize sayesinde ayakta kalıyorduk. Her sabah kapının önünde bir şey belirirdi bir litre süt, bir çuval bulgur, bir odun demeti. Köylüler sessizce, sözsüz yardım ederdi.

En çok gelen Ayşe idi. Bebekleri yıkamayı öğretti, sütüm azaldığında karışım hazırlamayı gösterdi.

Dayan Vali, dedi şefkatle Aliyi sarmalarken. Köyde kimse kaybolmaz. Fikret aptal, sen ise şanslısın. Tanrı çocuklarınla seni kutsamış.

Dede Ahmet her akşam kontrol eder, ocak yakıtının yeterli olup olmadığını, çatıda su sızıntısı olmadığını sorardı.

Bir gün birkaç işçi getirtti; çardak tamir edildi, çürük tahtalar değiştirildi, pencere araları kapatıldı.

İlk soğuklar bastırınca Fatma yün çoraplar getirdi; üç farklı büyüklükte, üç çift. Çocuklar gün sayısı değil, saat sayısıyla büyüdü; kısıtlı beslenme ve zor koşullara rağmen.

İlkbahar geldiğinde yüzleri gülmeye başladı. Elif dengeyi, dünyaya bakışıyla sanki her şeyi anlar gibi duruyordu.

Zeynep ise sesli, talepkar, sık sık yüksek bir ağlamayla dikkat çekerdi. Ali meraklı, dönmeyi öğrendiğinde her şeyi keşfetmeye koşardı.

O yaz yeni bir hayat öğreniyordum. Bir beşiği sırtıma bağlar, iki çocuğu kendim hazırladığım bir arabaya koyar, bahçeye giderdim. Beslemeden, yıkamadan, kısa uykulardan arta kalan zamanlarda çalışırdım.

Fikret hiç ortaya çıkmadı. Ara sıra komşu köyde gördüğüne dair haberler gelir; şişman, tıraşsız, gözleri sisli.

Artık ona kızmamaya karar verdim; öfkelenmeye gücüm kalmamıştı. Tek kalan şey çocuklara duyduğum sevgi ve her yeni gün için mücadeleydi.

Beşinci kışta hayat yavaş yavaş düzene girdi. Çocuklar büyüdü, bağımsızlaştı.

Birlikte oyun oynar, sonra da anaokuluna giderdi. Ben kütüphanede yarı zamanlı çalışmaya başladım; akşamları kitap getirir, çocuklara yatmadan önce okurduk.

Kışın köye yeni bir çilingir geldi; adı Andi, sakalı beyaz, gözlerinde kırışıklıklar. Dört kırk yaş civarında görünse de, genç bir adam gibi enerjikti. Şubat ayında kar fırtınası söndüğünde kütüphaneye girdi.

Günaydın, hafif boğuk bir sesle sordu. Akşamları okuyacak bir şey var mı? Dumas var mı?

Biraz yıpranmış Üç Silahşör cildini uzattım. Teşekkür etti, ertesi gün bir tahta oyuncağı taşıyarak geri döndü.

Çocuklarınız için, diyerek oyuk bir at arabasını gösterdi. Marangozlukta yetenekliyim.

O günden beri sık sık gelir, kitap değiştirir, yeni oyuncaklar getirirdi.

Ali hemen ona koşar, elini tutar, hazinelerime doğru çekerdi. Kızlar temkinli davranırdı, zamanla da ona bağlanırlardı.

Nisanda kar erirken Andi bir torba patates getirdi.

Size, dedi basitçe. İyi bir çeşit, ekim için.

Ben bir an şaşırdım; Fikretten sonra bir erkeğin yardımı bana yabancı gelmişti.

Teşekkür ederim, ama ben de kendime bakabilirim

Biliyorum, diye başını salladı. Herkes senin güçlü olduğunu bilir. Yardım kabul etmek de güçtür.

Tam o anda, köşeden Ali bir sopa tutmuş koşarak geldi:

Amca Andi! Bakalım ne kadar kılıç yapacağız!

Hadi bakalım! gülümseyerek oturdu. Kızların için de güzel bir şey yaparız.

Birlikte ahıra gittik, gelecekteki eserleri planladık. Uzun bir süredir ilk defa içimde bir sıcaklık filizlendi.

Yaz boyunca Andi sık sık gelir, bahçeye yardım eder, çiti onarır, çocuklarla vakit geçirirdi.

Elif ve Zeynep artık utangaçlıklarını yitirmiş, sırlarını ona anlatırdı. Ben de onun yanında huzur bulurdum; söz az, sessizlik çok.

Eylülde çocuklar uyurken verandada oturduk. Başımızın üzerinde yıldızlar, uzakta köpek havlamaları duyuluyordu.

Vali, dedi Andi, sadece misafir değil, yanına bir şeyler eklemek istiyorum. Çocuklarını seviyorum sanki kendi evlatlarım gibi.

Gözlerinde samimiyet parıldıyordu, şüpheye yer yoktu.

Sessizce yıldızları izledim. Kader bazen bir şey alır, yerine daha fazlasını koyar; sadece beklemek gerekir.

On beş yıl geçti; zaman bir an gibi akıp gitti. Bahçemiz değişti; sağlam bir çit, yeni çatı, sağlam bir ahır ve büyük camlı bir veranda inşa etti Andi.

Şimdi akşamları orada otururuz Ali, artık yüksek bir genç, Andiyi aşmış; elleri nasırlarla dolu, bütün yazı demirci atölyesinde çalışıyor. Elif öğretmenlik fakültesine hazırlık yapıyor, Zeynep ise yaratıcı, şiir dolu bir genç.

Ben kütüphanede tam zamanlı çalışırım; çocuklar bana Vali diye hitap eder. Bazen öğretmen yerine geçer, edebiyat dersleri verir, yaşam, seçim ve irade üzerine düşüncelerimi paylaşırım.

Andi her işten bir şeyler tamir eder, kilitten motora kadar her şeyi onarır. Ali saatlerce yanında kalır, becerileri öğrenir; uzun zamandır Andiye baba der, kızlar da bizim der.

Vera mezuniyet günü eve dönerken bir ses duyduk. Okul çitinin yanında Fikret belirdi; kırışık, yorgun, yıpranmış bir ceket içinde. Birkaç adım attı.

Andi, yardım et, emeklilik bir onluk para

Anne, bu kim? Ali kaşlarını çattı.

Kalbim bir an kırıldı; o artık tanıdık bir baba değildi.

Elif önümde bir kalkan gibi durdu, Zeynep Andiyi sarıldı.

Şimdi, dedi Andi, bir onluk para çıkararak.

Fikret çocuklara baktı; belki bir tanıdık yüz arıyordu, ama artık onlar ona ait değildi. Onlar bizim oldu.

Sizinki mi? sordu, başını sallayarak.

Bizim, Andi kararlı bir sesle yanıtladı.

Fikret parayı aldı, geri dönüp yürüdü. Bir kelime etmedi, bir bakış bile atmadı.

Anne, bu kimdi? diye sordu Zeynep, kapıyı kapattığımızda.

Bir zamanlar tanıdığım biriydi, sessizce, kapıyı kapatırken fısıldadım. Çok uzun zaman önce.

O akşam her zamanki gibi geçti; kahkahalar, hikâyeler, sıcaklık. Uzun mücadelenin ardından gelen huzur.

Çocuklar uyurken Andi ve ben verandada oturduk, ellerimiz birbirine kenetlendi.

Ne düşünüyorsun, Vali?

Hayatı Her düşüş son değil, çoğu yeni bir başlangıçtır.

Böylece anladım ki, başımıza gelenler boşuna değildi. Şimdi elimde her şey vardı; hayal ettiğimden çok daha fazlası.

Rate article
Lifequest
Üçüz doğurdum, kocam korkup kaçtı – hatta hastaneden bile beni karşılamadı.