Güzel Bir Hayat Kurmak

İyi bir hayat kurmak

Melek adında bir kız, adıyla da söylenir ya, kaderin çarptığı bir yolda yürür, başını çökük tutar, bir şeyler göstermeye çalışmaz; neredeyse hiç bir başarısı yoktur. Görünüşü ortalama bir Türk kadını gibidir.

Eşi Mehmet, ona hep her şeyin normal olduğunu söyler. Melekin güzelliğini bir türlü fark etmez, yıllar önce kaybetmiş gibidir.

Bir zamanlar Melek, üniversitenin en güzel kızlarından biriydi; ince, sevimli, ince kemikleriyle zarif bir yapısı vardı, ama köyden gelen sağlam, biraz kaba ama çabuk öğrenen anneannesi Ayşe, yine köylü bir kadın, tıpkı taş gibi sert bir genleştirmişti; bilim karşısında bir şey söylemezdi

Melekin kanında hem şehirli hem de köylünün genleri vardı. Babası, yüksek öğrenim görmüş, mühendislik ve edebiyatla uğraşan bir entelektüel, annesi de öğretmen; ikisi Meleki incelikle şekillendirmiş, ona iyi bir eğitim vermişti. Burnu şehirli bir kadınınkine benzer, omuzları fazla açılmamış, ayakları ise şehir çocuğu gibi hafif ve narin.

Böylelikle Melek, annesinin köylü sertliği ve babasının şehirli inceliği arasında doğmuş, utangaç ve sessiz ama hâlâ güzel bir kız olmuştu. Büyükanne Ayşe ise, ağzı açık bir şekilde eleştirir, kulakları çubuğa saplanır, etrafı eleştirir. Melekin annesi Fatma da evlenince aynı tavırı takındı; Mehmetle evlendikten sonra da bir süre suskun kaldı, ama sonradan dili kısıp sessizleşti. İyi bir dairede, lobiye bir ficus ağacı konulmuş, komşuları akademisyen ve bilim insanı; bir eksik yaparsanız, kapıdan dışarı atılır!

Fatma sustu, Melek ise daha da sessizleşti.

Eğitmen kız çocuğu yetiştir! diye bağırdı, eski çizmelerinden çıkıp gelen, artık parlamayan bir kadın, Meleke, Sende de zayıfladın. Boş bir bozkır gibi, sadece çimen var! Rüzgar nereye eserse, sen de oraya yönel! diye bağırdı. Bizim köyümüz nerede, Mimar Sinan Mahallesi, ya? dedi bir an önce.

Mehmet omuz silker, annesine ait sarımsak ve Karadeniz çorbasının kokusundan uzak bir köşeye çekildi, kendi odasına gitti ve Fatma mutfakta annesini çayla beslerken o da hayatını anlatırdı.

Büyükanne Ayşe hiç acele etmezdi. Önce köy haberlerini, komşularını, kimin kiminle kavga ettiğini anlatır, sonra bahçe ve mahsul sohbeti getirilir, ardından cam kapının arkasında saklanan torununa seslenirdi.

Melek çekingen bir şekilde annesine bakarak çıkar, annesi dönüp bakmazdı. Mehmet kayınvalidesini selamlamazdı, o da turşu biberleri bir türlü çabuk içemezdi, ama torun Melekle iletişimi kısaltmak istedi. Fatma, Meleki odasına göndermek zorunda kalmıştı. Oysa Fatma yeni doğmuş bebekle çok ilgilenmiş, üç yaşındaki Nisan hastalandığında ona bakmış, ateşle mücadele etmişti. Anna Vlasovna adında bir kadın, çocuğu soğuk havada, kalın bir paltoyla, bir belediye arabasında götürmüş, çocuğu alıp götürmüşti.

Mehmet, Böyle yapmamalıydık diye bağırdı, ama Fatma onu sakinleştirdi. Köyde güzel bir beslenme ile Nisan çabuk iyileşti, annesi geldiğinde başını kucağına yasladı, Özledim diye iç çekti. Mehmet sadece elini salladı, ağzını açıp kapattı, kayınvalidesine gözüne bakarak.

Ayşenin bir gücü vardı; kararlı, güçlü, bilinci parlatan bir ışık gibi, Fatmanın düşüncelerine girer, Melekin düşünmesini engellediği şeyleri aydınlatırdı. Bu yüzden kayınpederi biraz korkardı.

Neden beni selamlamıyor? Düğünde güzel para verdim sana! Güzel konuşamıyorum, suç değil, benim hatam! diye yüksek sesle ağladı Ayşe, torununa büyük bir Alenka çikolatası uzattı.

Melek başını salladı, çikolatayı masaya koydu, yemedi.

Yavrum, ısır! Aç! dedi misafir, ama Fatma onu durdurdu.

Mehmet akşam yemeğinden önce tatlıya izin vermiyor. Bizde böyle bir gelenek var dedi usulca.

Bu bizde diyince Ayşenin yüzü kızardı, Fatma da utanmıştı. Evdeki erkek vardı, başı belirdi, ama Fatma hâlâ evin sorumluluğunu taşıdı, misafir gelince sofra kurar, gülümser, başını sallardı. Ne söylerdi ki, o daima evde, işte kalır, akıllı konuşmalar olmazdı.

Melek, annesinden kabarma dersini aldı.

Bir süre sonra Anna Vlasovna, damadın evinde kalmaktan bıktı, bütün şeylerden rahatsız oldu, birkaç tartışmadan sonra artık gelmemeye karar verdi. Bazen yalnızca Mehmet evde yokken telefon eder, ton ton çalan sesleri dinler, sonra Melekin sesini duyunca birden sevinirdi.

Canım, nasılsın? Neden gelmiyorsun? diye fısıldar Ayşe, gözlüğünü silerek gözyaşlarını bir mendille siler. Son zamanlarda sık sık ağlardı, sinirden.

Her şey yolunda, anne. dedi Melek, üniversitede okuduğunu, bugün izin günü olduğunu, annesinin hastaneye gittiğini, babasının işte olduğunu söylerken omuz silker.

Dünya bir kurallara, geleneklere göre işliyor, ailesiyle sınırlı bir evren vardı; her şey basitti, doğru ve açıkça anlaşılıyordu.

Baba akıllı, eğitimli; anne ise hâlâ kavuk çekirdeklerini çiğnemekte, avuç içinde tükürmekte. Baba buna kızıyor, daha kültürlü bir tüketim isteğiyle anneyi balkona gönderiyor.

Orada otur, anlamıyorsan ne kadar tiksindirici! diye bağırdı baba, balkona doğru işaret ederken.

Anne, bir evcik içinde, başındaki buklelerle, hüzünle kabuğu çiğnemeye devam eder, ayaklarını inceltir, beyaz ve yumuşak olur. Fatmaya, Beni sevdiğin için, köyden alıp getirdiğin için, her şeyi affettiği için teşekkür ederim der.

Fatma, öğretmen okulu okumuş, bir parkta bir dans gösterisinde Mehmeti görmüş, aşık olmuş, Meleki doğurmuş, evlenmek zorunda kalmıştı. Babasının ailesi, iki dünyayı birleştiren bir evlilik olarak görmüş; şehirli entelektüel ve köylü sertliğin birleşimi asil bir hareketmiş. Fatma, o evde çok iyi yerleşmişti.

Melek de annesinin izinden gidip üniversiteyi bitirmiş, öğretmen olmayı seçmişti, ama bir gün bile çalışmamıştı, annesi gibi. Mehmetle evlenmişti. Eşi daha basit biriydi, ama yine bir entelektüelden geliyordu; gençlik yıllarında, stilistlerin modern kıyafetleri popülerdi.

Mehmet ise retro biriydi, renkli takımlara takılmazdı, klasik ve ağır felsefi kitaplar okurdu. Mehmeti bir proje aracılığıyla tanıdıklar, sorumluluk sahibi, titiz ve alçakgönüllü biri olarak görüp, Melekin evliliğini onaylamıştı. Melek de bu evliliği kabul etmişti.

Melek, Mehmetin üç odalı dairesine taşındı. Mehmetin büyük bir kız kardeşi vardı, ama o uzun zaman önce Amerika ya da Fransaya gitmişti. Mehmetin anne babası yaşlıydı, işlerinden çabuk çekildiler; kayınvalide evin kontrolünü gelinine devredecek, birkaç eşya alıp, damadı ve babasını yazlık eve götürmeye zorlayacaktı.

Siz evlenince ne olacak, sadece Tanrı izin verince. dedi kayınvalide. İki kadın bir mutfağı kaldıramaz, ben kalmak istemiyorum. diyerek ayrıldı.

Daire, karanlık ahşap duvarlarla, kirlilikle dolmuş çarşaf ve yastık yığını, renkli kumaş parçaları, demir parçaları, dört set çatal-kaşık ve türlü kristallerle doluydu; loş lambalar, perdeyle örtülmüş pencereler, komşunun ne yaptığını görmemek için. Melek, bunların sıkıcı olduğunu düşündü.

Perdeleri, mobilyayı, parke cilasını yenilemek istedi ama bu çok pahalıydı, Mehmet zaten rahat bir hayat sürüyordu. Anne, sabahları ona irmik pişirirdi; artık annesi yoktu, Melek onun yerini almıştı, ona aşkla yaklaşıyor, genç, cinsel hazlara aç, memnun etmeye çalışıyordu.

Hafta sonları Mehmet, yeni bir şey almadan, eski çamaşır içinde kahvaltı yapar, yeni para harcamaz, hiçbir şey yok. Melek ise uyanıp, saat kaç olduğunu merak eder, eşinin nerede olduğunu düşünür, çoğu zaman evde otururlardı. Mehmet sinema ya da tiyatroya gitmez, Meleki de götürmez; tasarruf etmek zorundaydılar.

Bu tutum, tasarruf çılgınlığı, ilk başta fark edilmedi. Melek, Mehmetin sadece her kuruşu sayan bir adam olduğunu düşündü. Kadınların karar vermediği, erkeğin her şeyi yönettiği bir evde büyüdü. Mehmet, bir entelektüeldi ama düşük sınıflardan geliyordu; annesi babası yüksek eğitimli değildi, basit işlerde çalışıyordu; ama oğulları ve kızlarıyla gurur duyuyorlardı, soylarını yüceltmek istiyorlardı.

Mehmetin bir hayali vardı; bilim insanı olmak, neredeyse kırk yaşında bir doktora tezi hazırlıyordu, ama elleri yazmayı bırakmamıştı; planları büyük, hatta bir yazlık evin yenilenmesi bile vardı. O, kararların efendisiydi.

Nasıl gidecek? diye sordu Anna Vlasovna, Nisanın torununu ziyaret ederken. Neden ona bir ev lazım? Normal adamlar çok var!

Sen anlamıyorsun anne! Melek iyi bir seçim yaptı. İstanbulda bir daire, Mehmetin işi benim babam gibi saygın. Kadın iyi bir yere oturmalı, ne kadar aşağılayıcı gelirse de. İşi tutmak bu aileden geliyor. Eskiden her kuruş sayılırdı, hatırlıyor musun? dedi Mehmet.

Anna Vlasovna hırçınlaştı. Parayı hiç harcamaz, ama Meleke hiçbir şey eksik bırakmazdı; kazağı, kıyafeti güzel seçer, pahalı olsun umursamazdı; komşulardan borç alır, geri öder, Melekin her şeyi olur.

Anna Vlasovna, Meleke bir elbise aldırmak için onu bir terziye götürdü; o elbise Melekin babası Mehmetle tanıştığı bir gün almıştı. Böylece Anna Vlasovnanın Meleke para takması artık yoktu.

İletişim koptu, hiç aramaz, hiç ziyaret etmezlerdi

Melek ve Mehmet birlikte yaşadı. Mehmetin tutkusu çabuk söndü, bu sevgi dalgası ona sıkıldı, yaşları onda fazlaydı, romantik hayaller artık yoktu.

Melek her şeyi normal kabul etti. Eşim var, sevdiğini söylüyor, bu yeter, dedi. Anne ve baba memnun, Melekin seçimini övdü. Diğerleri ise kitaplarda anlatılan gibi; bir fısıltı, bir kelebek kanat çırpışı, intim deyip geçerdi. Para olmadan zor olurdu.

Mehmet, Melekin maaşının da kendi kasasına gideceğini fark etti, çocukların sorunu uzadı, Meleki çalıştırması, yetkinliğini artırması ve maaşını yükseltmesi gerektiğini savundu. Melek okula öğretmen olarak girdi, çocukları severdi, akşam yorgun döner, ayakları sürüklenir, mutfak masasına oturur, Mehmet yatağa uzanmış, kitap okur, akşam yemeğini beklerdi.

Melek, akşamın çabuk bitmesini hayal eder, Vazgeçmek isterdi; Mehmet ise bir rakı kadehi doldurur, felsefe fısıldar. Sen bir şey değilsin, boş bir yer, derdi; Öğretmen misin? Allahım bu komik!

Bir gün RONAya geçersen ne olur? derdi, Belki kreş öğretmeni olursun! diye kafasını sallayarak eklerdi. Kışa kadar bir ceket almazsın, bahar gelince düşünürüz, diyerek sonucu kapatırdı.

Bir gün Melek, Hamileyim. dedi, Lütfen, iyi değilim! diye ağladı. Mehmet, Hayır, bu zaman değil, diye itiraf etti, Şimdi çok geç, çocuğu al. dedi, bir an için nefesini tutmuş gibi bakışlarını kaçırdı. Melek gözyaşlarını Mehmetin dizine döktü.

Mehmet öfkeyle ayağa kalktı, Meleki mutfağa sürükledi, bulaşık suyu dökerek bağırdı, küfür etti. Birden Melek ortada yoktu; odada sadece hafif kokulu bir parfüm, bir çay bardağı, bir kaç çorap kaldı.

Mehmet, evi boş bıraktı, apartmanın bir köşesinde oturdu, bir rakı kadehi doldu, televizyon açtı, hava haberleri gösterdi; yine yalanlar

Melek, zamanında bir erkek çocuk doğurdu, adını Kiraz koydular, ince bir bebek, Kıtır Kıtır gibi. Fatma, torunla oynarken, Mehmet de Çocuk Dünyası oyun setini getirirdi.

Babacım, sadece altı ay! diye gülerek Melek söylerdi.

Ne? Şimdi alacağız, sonra teşekkür ederim! diye cevap verir, oyuncakları masaya koyar, Kirazı yönlendirirdi.

Kirazın doğumu, aileye yeni bir hayat getirdi; Anna Vlasovna zaman zaman gelir, Bu ne kadar güç? der, Kendimizi yetiştirmeliyiz. derdi, Diploma ve unvanlar sadece toz, ama içimizdeki karınca karar verir. diye bağırırdı. İyi bir düzen kuracağız, ama ruhu beslemeliyiz. diyerek çayını içti.

Üç nesilbüyükanne Ayşe, Fatma ve Melekbir çay masasında oturur, her şeyin iyi olmasını diler, bir çay bardağını bir kez daha kaldırırdı. Güneşin altında rüya gibi bir hayat sürerlerdi, bir çadır gibi hafif, bir gökyüzü gibi sonsuz.

Rate article
Lifequest
Güzel Bir Hayat Kurmak